Öykü: Yılbaşı çiçeği | İsmail Demir

Nisan 22, 2026

Öykü: Yılbaşı çiçeği | İsmail Demir

“A be abi, alasın bir yılbaşı çiçeği de götüresin ablama, sevindiresin garibi!”

Genç adam bakmadan yürüyüp gitti. Menekşe, arkasından söylendi:

“Bakmadı bile batasıca, o kadar da dil döktüm! Sen de öyle düşünüp durma kukumav kuşu  gibi Gülizar, canlan biraz.”

“ Takılma be abla, hiç keyfim yok bugün.”

“ Niye kız? Yine mi o oğlan geldi aklına?”

Kızardı genç kız. Bakışlarını kucağına, rengi solmuş eteklerine düşürdü.

“Yok be abla. Geceyi anamla hastanede geçirdik. Sabaha karşı ancak dönebildik eve. Alamadım uykumu, gözlerimden uyku akıyor. Bir sıra vardı, Allah inandırsın belediyenin ekmek kuyruğundan daha kalabalıktı.”

“Hayrola Gülizar? Ne olmuş anana, nesi var?”

“Aha da bu çiçekler yüzünden abla. Dün eve bir vardım, elleri kan çanağı gibi olmuş; şişmiş, morarmış. Dokundurmaz bile canının acısından. Zor ikna ettim doktora götürmeye.”

“Peki, ne dedi doktor? Buluverdi mi bir çaresini, merhem falan yazdı mı?”

“Yok be abla, çaresi mi var bunun?

“Var var da, el mahkûm be Gülizar.”

Caddenin uğultulu kalabalığı arasından sıyrılıp üzerlerine doğru gelen kadına hemen gözü takıldı Menekşe’nin. Elindeki alımlı kırmızı demetleri havaya kaldırarak seslendi:

“Gel ablam gel! Hep erkeklerden beklemeyin, kapıverin bir demet, götürüverin evinize. Uğur getirsin, neşe katsın hanenize!”

Kadın, bu içten çağrıya hafif bir tebessümle karşılık verip adımlarını hızlandırarak yoluna devam etti.

“Bugün işler kesat Gülizar, kimse yüzümüze bakmıyor,” dedi içini çekerek. “Bir telefon ediver anana da o da dinlensin bugün. Boşuna yormasın kendini.”

Gülizar esnemesini bitirince:

“İyi dersin be abla… Yapmasın bugün kokina falan. Parmakları kan içinde kalıyor, azıcık elleri rahatlasın,” diye karşılık verdi.

Aradı annesini. Hal hatır sorduktan sonra: “Yapma ana, dinlen biraz bugün,” dedi sesi titreyerek. Ancak telefonun ucundaki ses, hayatın yükünü omuzlamış bir kadının hırçınlığıyla yankılandı. Kadının bağırtısı telefondan taşıp sokağın gürültüsüne karışıyordu: “Yapmayıp da ne alt edeceğiz? Ne bok yiyeceğiz? Aç kalmak istiyorsun galiba! Boş boş konuşup da oyalama beni, zaten yetiştirmem gereken dünya kadar iş var. Gelirken iki ekmek almayı da unutma sakın!” Deyip telefonu yüzüne kapattı.

Gülizar, kapanan telefonun ekranına bir süre öylece baktı. Amacına ulaşamamış, yediği fırçayla kalmıştı. “Ha, tam onu deyiverecektim abla,” diyerek konuyu değiştirdi.

Menekşe merakla başını kaldırdı, gözlerini devirerek sordu: “Neyi kız?”

“Doktoru be abla! Şok oldu adamcağız anamın ellerini görünce. Şaşkınlıktan dili tutuldu, bir süre öylece bakakaldı. Sonra bir anda “Ne oldu ellerine teyze?” diye soruverdi.”

Menekşe müşteri yakalama derdini bir tarafa bırakmış ona odaklanmıştı. “Eee, anan ne cevap verdi peki?”

Gülizar, o anı yaşıyormuş gibi gözlerini uzaklara dikti. “Önce derin bir ‘of’ çekti. Tam anlatmaya başlayacakken.

Menekşe dayanamadı “Çatlatma adamı Gülizar, anlat hadi! Bak, gelen giden de yok zaten; konuş da dinleyeyim.”

Gülizar, annesinin o titrek sesini taklit ederek devam etti:

 “Kokinadan oğlum, dedi doktora. Bu ellerimi o kokinalar bu hale getirdi. Şimdi bu çiçekleri öyle rastgele değil, ince ince, nakış işler gibi açmak gerekir. Sonracığıma o kırmızı topları tek tek, özenle eklemek lazım. O incecik dikenler öyle bir batar ki evladım, can dayanmaz. Şimdi kuzum, önümüz yılbaşı ya; azıcık çok yapayım da üç beş kuruş fazla kazanayım diye, yaptım da yaptım, yaptım da yaptım… Ben sardıkça o kör olası dikenler de battı da battı, battı da battı. Aha da ellerim sonunda bu hale geldi.”

Menekşe genç kıza yan gözle bakıp gülümsedi. “Az nefes al kız,” dedi kıkırdayarak, “Motorun soğusun biraz!”

Gülizar, burnunu çekip cevap verdi.

 “Dur be abla, dalga geçme benimle.”

Doktor bir acıdı, bir acıdı anama; sorma, adamın resmen yüzünün şekli değişti. Bilmiyormuş kokinaların o dikenli dallardan nasıl tek tek yapıldığını.

Şaşkınlığını üzerinden atınca:

 “Ne yapıyorsunuz bu yaptığın kokinaları?’ diye sordu”

Kenarda sessiz oturmaktan sıkılmıştım, daral gelmişti. Hemen lafa atladım:

“Ben satarım bunları Bağdat caddesinde,” dedim.

Doktor şaşırdı, “Hepsini mi satıyorsun?” dedi.

“Yok abi yok, dedim. Her akşam üç tane, bilemedim beş tane… Gerisini AVM’deki o süslü çiçekçiler alır bizden, hem de yok pahasına. Onlar bizden ucuza kapatır, sonra üstüne kar koyup, artık Allah ne verdiyse.”

Menekşe derin bir iç çekip omuzlarını yukarı kaldırdı, ayazın etkisinden korunmaya çalışıyordu.

 “İyi kız, hadi bakalım. Yeter bu kadar, içim bayıldı vallahi. Hava da iyice ayaza çekti, baksana akşamın karanlığı da çöküyor. Donacağız buralarda boş boş bekleyerek.”

“He valla abla,” dedi Gülizar, parmaklarını birbirine sürterek. “Buz tuttu ellerim, hissetmiyorum artık.”

Menekşe toparlandı, dizlerindeki eski battaniyeyi kenara itip ayağa kalktı. Üzerindeki tozu silkelerken emreder gibi ama şefkatle konuştu: “Hadi kalk Gülizar. Al şu yılbaşı çiçeklerini eline de yürüyelim biraz. Hareket berekettir, kısmetimiz belki yoldadır. Azıcık sesin çıksın bakalım, hadi göreyim seni!”

Gülizar, sepetini koluna taktı, o ince ama sokağı inleten yanık sesiyle çığırmaya başladı:

“Gelin abiler, gelin ablalar! Alıverin bir demet. Kokinanız şenlendirsin evinizi, renk gelsin yeni yılınıza! Uğur getiren çiçek geldi!”

Yorum yapın