
Günün ayması için kahvaltı şartmış. Gerçi beni ayıltmaya yetmez ama neyse, annemin fikri zaten, benimsemedim hiç. Ama yine de bu gibi külfetlere katlanmam gerek, çünkü hayattaki en büyük vazifesi evlatlarına bakmak olan kırılgan bir annenin kanatları altında yaşıyorum.
Bugün, üç haftalık eve kapanma sürecimin ardından annemin baskılarına daha fazla dayanamayıp dışarı çıkacağım. O bakımdan benim için tarihi bir gün. Ayrıca bu çıkışım öyle hava alıp gelmek için değil, annemin hayati(!) gördüğü pazar alışverişi için olacak. Benim de artık bu işe el atmam gerekiyormuş.
Aklımda tutamayacağım için alınacakların listesini mesaj atmasını söyleyip evden çıktım.
Yaşımdan büyük merdivenleri inerken fark ettim, bizim için yeni başlayan gün, bazı komşularımız için çoktan öğleni bulmuş; yaptıkları yemek kokuları kapı altlarından sızarak kirden ve rutubetten yeterince boğucu olan merdiven boşluğunu daha da geçilmez kılmıştı.
Apartmandan çıkınca olduğum yerde kalakaldım. İşin burasını hiç düşünmemiştim.
Soldan gidersem berberinden kırtasiyecisine kadar akraba mahiyetinde beş altı tanıdık dükkân vardı; mutlaka birileri tutup hâl hatır sorar, kaç zamandır görünmediğimi söyler, maazallah işsizliğime imalarla gel bizim yanımızda çalış falan derdi. Ben de karşılarında ezilip büzülür bir şeyler gevelerdim sonra da bu zayıflığım için, için için kendimi yerdim.
Sağdan gidersem Aysel Teyze vardı; camekânın dibindeki dikiş makinesinin ardında hem işini yapar hem de gelip geçene bakardı. Ne kadar hızlı gidersem gideyim beni görmeme ve ardımdan seslenmeme ihtimali yoktu…
Karşıda, iki koca apartmanın ıkına sıkına kenara çekilmesiyle meydana gelmiş, beni mıknatıs gibi kendine çeken çamurlu bir dehliz vardı. Oradan gitmek yolumu gereksiz yere uzatacaktı ama başka çarem yoktu. Gururumu ayaklar altına alıp anneme ve komşularına söylene söylene vurdum kendimi bu pis geçide.
Hava, yağacak gibi durmasa da kapalıydı. Bu havaları seviyordum. Yere göğe hâkim olduğunu sanan insanlarımıza, arada bir kırbaç şakımasıyla yıldırımlar gönderip had bildirmesi içimin yağlarını eritiyordu. Dakikası dakikasına yapılmış hesapları bozuyor, kendilerini benden üstün tutan o soğuk yüzlü iş güç sahiplerini benle aynı acziyet seviyesine düşürüyordu. Sosyal yalnızlığımı dindiriyordu bir bakıma.
Çeyrek asırdır yaşadığım; bildiğim ve bilindiğim sokaklarımızdan, şehrin nispeten daha hızlı aktığı, insanların iş güç telaşıyla tanıdıklarına bile yabancı olduğu ana caddeye çıktım. Burada, araç uğultularının eşliğinde gönül rahatlığıyla kalabalığın yalnızlığına sığınabilirdim.
Fakat yalnızlık ne mümkün! Eski bir sevgili gibi gelip gözüme battı bilmem ne yetkili servisinin tabelası. İki ayı geçmişti iş görüşmesine geleli. Umudum olmasa da cevap bekliyordum hâlâ.
‘Biz size döneriz’miş… Dönseydiniz ya!
Tecrübem olmadığını duyduklarında sakız gibi sünen bir “yaaa…” küçümseyişini işitmiş ve daha orada görüşmenin bittiğini anlamıştım.
Ama umut işte… Hiç olmazsa elimde konu komşuya sunacak bir işsizlik bahanem olmuştu: “Haber bekliyorum.”
Bozulmuş asabımla bir hayli yürüdüm. Aslında yürümüyor, ayaklarımla, kafamın içindeki sesleri ezmeye çalışıyordum: “Kocaman adam evde mi oturur? Adam gibi bir bölüm okusaydı ya? O kadına yazık değil mi, iki çocuk yetmezmiş gibi evin yükünü de omuzlamış? Zaten kocası bir var bir yok!…”
Kimsenin kimseye saygısı yok!
Çalışmak zorunda değildim ben, anlamıyorlardı. Babamın gönderdiği para bize yetiyordu. Yetmiyorsa bile yetiniyorduk. Konu komşu karışmasa annem de bir şey demezdi. Ama işte güne falan gittiğinde üzüyorlardı kadını.
Bunaldım…
Böyle uzun süre yürümeyeli çok olmuştu. Yol kenarındaki parkta oturup soluklandım.
Yeni biçilmiş çim kokusunun esrikliğiyle içim bir hoş oldu. Belediye işçileri bodur ağaçları buduyor, ortaya değişik figürler çıkarıyordu.
Aslında sanatçıydı bu işçiler. Yanlış bilmiyorsam kadroları da “Sanat sınıfı personel” diye geçiyordu. Fark edilmek için kıyafetlerine şerit şerit fosforlar işlenmesine karşın kimse tarafından fark edilmeyen, değerleri anca yokluklarında anlaşılan benim gibi sanatçı ruhlu kişiler…
Boşa dememiş büyüklerimiz, insan nereye bakarsa baksın gördüğü hep kendidir, diye.
Katlı pazara girdiğimde telefonu çıkarıp annemin gönderdiği listeye göz attım. Hayli uzundu.
Tezgâhlar arasında sağa sola bakınarak ilerlerdim. Derken sol taraf tıkanıp kabarmaya başladı. Sağda sadece dar bir hat kaldı. Kimseyi ittirmeden o dar alandan yürümeye çalışırken esnafın birinin “Kaliteden adım adım uzaklaşıyorsun abim.” diyen tatlı sitemiyle afalladım. Yüzümdeki sertlik yumuşayıverdi. Nedense o an hayata ve topluma karşı biraz sert bir tavır takınmış olduğumu hissettim. Tabii aynı zamanda kendime de şaştım. Onca sitemim, kinim meğerse pamuk ipliğine bağlıymış.
Yürüdüm. Bu defa, yüzümü kaplayan hoşnutlukla etrafa dikkat kesilerek…
Esnaf canhıraş ürünlerini satmaya çalışıyordu. Kimi güzel maniler söylüyor, kimi sade ağzını eğip bükerek “Gel, gel!” diyordu. Kimisi de ucu fıskiyeli ibrikle yeşillikleri canlandırıyor, ortalığa hoş kokular saçtırıyordu. Hatta kimisi de tatmam için ağzımı sulandıran karpuz dilimleri uzatıyordu.
Aslında burası güzel bir yerdi. Çarşının olanca soğukluğuna karşın burada insanın içini ısıtan hoş bir samimiyet vardı. Kendimi bildim bileli burayla bağlantılı olduğumu anımsayınca her şey daha da sevecen görünmeye başladı ve içimde tuhaf bir aitlik hissi kıpırdandı.
Sakin olan meyve tezgâhlarından birinde durdum. Fiyatlar makul geldi. Elime bir elma alıp sağını solunu yokladım.
Annemin meşhur kompostoları için kiraz ve kayısı biraz da elma istedim.
Ellili yaşlarındaki tezgâhtar, yanındaki kirli sakallı, iri kıyım gençle sohbet ediyordu. Konuşmasını bölmeden başını hafifçe sallayarak beni onayladı ve eline bir poşet aldı. Meyveleri, kendine alıyormuş gibi özenle seçerek doldurmaya başladı. Derken yanımda, elektrikli bir engelli arabası belirdi. Geçmesi için az daha kenara çekildim ama hareket etmedi, tezgâhtara selam verdi.
Orta yaşlı, zayıf, çolak bir adamdı. Tezgâhtar yine sohbetine ara vermeden benim poşetimi bırakıp arka tarafa uzandı. Önceden hazırlamış olduğu, ufak tefek bereleri olan karışık meyve dolu poşeti reyonun üzerinden uzanarak adama verdi. Çolak adam benim bile zor duyduğum bir sesle teşekkür ettikten sonra poşeti arkasındaki sepete yerleştirdi. Ardından sesini bir ton yükseltip “Kolay gelsin.” dedi ve para vermeden uzaklaştı. Tezgâhtar olağan bir şey yapmış gibi “Afiyet olsun Aliş.” deyip yeniden benim poşeti eline aldı.
Şaşkın gözlerle olan biteni izliyordum. Aliş denen adam az ötedeki şarküterinin önünde durdu. Orada kocaman, sıcak bir gülümsemeyle karşılandı.
“Aliş hoş geldin. Ciğer yer misin? Biraz ayırdım sana.” dedi adam ve Aliş’in cevap vermesine fırsat bırakmadan dolabın köşesindeki poşeti alıp arabanın yanına kadar getirdi. Aliş boğuk ve mahcup sesiyle “Allah razı olsun abi.” dedi. Şarküteri sahibi, elini şefkatle Aliş’in omzuna koydu ve babacan bir tavırla hafifçe sarstı. Sonra Aliş yoluna devam etti.
Ben de o sırada “Bereket versin.” diyerek para üstünü uzatan tezgâhtara döndüm ve “Bereketini gör.” deyip Aliş’in ardından giden aklımın peşi sıra yürüdüm.
O an kapalı pazar yerinde güneş açtı, her yer ışıl ışıl aydınlandı. Ve ben bu havadan buram buram huzur soludum. Her nefeste uykudan uyanmış gibi biraz daha ayılmaya, biraz daha canlanmaya başladım. Hayatımın unutulmaya yüz tutmuş insani duyguları filizlenip gün yüzüne çıkmıştı. Etrafa sezdirmemeye çalıştığım ürpertiler yaşayarak insan olduğumu anımsadım. Ben insandım. Sadece düşünebilen sanal bir yaratık veya bir figüran değil, kanlı canlı bir insan; eşrefi mahlûkatın bir parçasıydım. Aliş’in olmayan elini tutan bu yüce kalpli insanlarla aynı türdendim.
Ben vardım. Hem de gururlu, soylu bir var oluşla…



















