
Latif Bey, balkonda vakit geçirmeyi pek severdi. Şemsiyesinin güvenli gölgesinde arzu ettiği kadar güneşi bedenine değdirir, sokağın tekinsiz hallerine yukarıdan bakar, canı sıkıldığında da yine kimseye görünmeden içeri geçer ama bir şekilde dış dünyayla bağlantısını sürdürdüğünü düşünüp kendini tatmin olmuş hissederdi. Ne sadece eve kapalı olmanın karanlığı ne kalabalıklara karışmanın bunaltıcı hengâmesi olurdu balkonda. İnsan içinde, ama değil gibi bir durum. Hele elinde çayı, kitabı varsa ondan keyiflisi olmazdı. Bazen karşı evlerde süren karmaşayı izlerdi balkon kenarına dizili sardunyaların arkasından. Kelleşmeye yüz tutmuş kafası güneşin vurmasıyla pırıl pırıl parlar; o, saksıdaki çiçeklerin kendisini sakladığını düşünerek cephedeki askerler gibi bakınırdı etrafına. Komşuları Latif Bey’i bilirler, ses etmezlerdi. Kendi halinde adamcağız, sıkılıyor evde bir başına, diye düşünürlerdi.
Yalnızlıktan mıdır bilinmez, Latif Bey, çok düşünürdü. Okuduğu kitapları, gazeteleri, izlediği filmleri, bitirdikten sonra bir de kendi kafasında ayrıca tartar, hoşuna giden lafları, düşünceleri bir kenara not alır, başka bir yerlerde ben de böyle derim diye kafasında kendini her hikayeye katardı. Çok düşünürdü Latif ya kendini de çok dinlerdi. Bilmem ne komşunun sırtına vuran ağrının böbreklerden kaynaklandığını duyduğu günün akşamı ufaktan sırtına ağrılar girer; daha yeni yaptırdığı tam kan sayımı üzerinden çok geçmemesine rağmen yine test yaptırmaya giderdi. Aile hekimi başta hoş sohbet bulduğu Latif Bey’i gördüğünde artık gözlerini sağa sola huzursuzca deviriyor, kısa kısa halini hatırını soruyordu. Latif Bey, erken teşhis için hemen harekete geçilmesi düsturuyla vücudunda ancak çok dikkatli insanların fark edebileceği hırıltıyı keşfetmenin heyecanıyla konuşur da konuşurdu.
Tüm dünyayı etkisi altına alan salgın döneminde Latif Bey, hayatı boyunca bu anı beklemişçesine hazırdı. Vitaminleri, boğaz gargara suyu, deniz tuzlu burun spreyi, bağışıklığı artıran başka bir takım içecekleri ile evinde bir üs kurmuş gibiydi. Gazetelerde çıkan her yeni semptomu okur okumaz, elindeki gazeteyi bırakır, gözlerini beyaz tavana diker, kanının damarlarında akışını duyacak kadar keskin sessizlik içinde gürültüyle yutkunur, boğazındaki acıma derecesini tartmaya çalışırdı. Eğer bu virüs ülkeye giriş yaptıysa kuşkusuz önce Latif Bey’i yoklayacaktı.
O gün de, boğazının ağrıdığını tespit etmişti. En sevdiği mekânına, balkonuna çıktı. Gözlerini deli gibi sokakta gezdirirken dışarıda dolaşan birileri varsa ona potansiyel mikroplu gözüyle bakacak ve boğazındaki acıdan muhtemelen o kişiyi sorumlu tutacaktı. Elleri terliyor, kalbi hızlanıyor, kendi kendine vücut ateşini yükseltiyordu. Hemen dedi, acile gitmeliyim. Müdahale etmeliler.
Sonra durdu. Hastanelerin nasıl da virüslerin en çok bulaştığı yerler olduğuyla ilgili okuduğu haber geldi aklına. Balkon demirine tutundu, güneş gözünü yakmış, başını döndürmüştü. Yetmez gibi karşı apartmandaki sinir bozucu oğlan çocuğu, ona el kol işaretleriyle bağırıyordu. İçeri geçti. Kendini gerçekten de halsiz hissetmeye başlamıştı. Hastaneye gitmeye mecbur hissediyordu ama bu kadar mikrop varken gidemezdi. Kapalı kalma korkusu ya da yükseklik korkusu gibi bir şey uçuştu gözlerinin önünde. Doktorsuz kalma korkusu!
Derin nefes aldı, bir bardak soğuk su içti, her yudumda acı var mı diye boğazını yokladı ve bir süre sonra sakinleşti. Ateşi normale döndü. Hemen camın önündeki kanepeye bıraktı kendini. Ara ara rüzgar teskin edercesine serinliğini içeri veriyor, hemen dışarda dallarını kucaklamak ister gibi Latif Bey’in evine uzanan söğüt ağacı ona hüzünlü bakışlar atıyordu. Seninle birlikte ne yıllarımız geçti Söğüt Hanım, dedi Latif Bey. Kumrulara yuva, bana arkadaş, pencereme gölge oldun, hey gidi. Söğüdün dallarına baka baka kanepede uyuyakaldı Latif.
Gözünü açtığında saat gece yarısını çoktan geçmişti. Evin içinde gündüzken açık unutulmuş pencerelerin karanlığı dolaşıyordu. Latif Bey, pencerenin önünde upuzun saçlı bir kadın gördü, altları sarkmış çıplak kolları ona doğru uzanıyordu. Karanlık öyle bir açı yaratmıştı ki yüzü görünmüyordu. Ufak bir çığlık koptu Latif Bey’in boğazından. Tuhaf şey boğazım hiç acımıyor, diye düşündü o anda. Korkuyla geri çekilirken yanı başındaki sehpadaki su bardağı yere düştü. O sessizlikte kurşun gibi geceyi yardı şangırtı. Birden kendine geldi o da. Camın önündeki eski dostu Söğüt Hanım, kadim büyücüler gibi gelmişti ona. Karanlık açısını değiştirmişti, yaşlı dalları tanıdı. Gündüz zamanı uyuyakalıp da tam uyku saatinde gözünü açanların laneti gelmişti bir an üstüne. Kanepeden kalktı, evin içinde dolaşmaya başladı. Açık balkon kapısından huzurlu balkonuna göz attı hızla. Erken saatlerde yaşadığı panik atağa benzer anını aklına getirdi ve hastalık hastası olduğunu kendine itiraf etti.
Gündüz uykusu yaramış, Latif Bey, kendiyle asıl derdini bulmuştu. İşte boğazı ağrımıyordu, ateşi yoktu, öksürmüyordu. Hayatı çok mu seviyorsun Latif? dedi kendi kendine. O yüzden mi hastalıktan, ölümden bunca korkman? Kaybedecek neyin var ki? diye düşünürken çok sevdiği yeğeninin fotoğrafına denk geldi, televizyonun yanında. Her gelişinde çeşit çeşit kitap getiriyordu yeğeni ona. “Kafana takma”, “Unut geçmişi, önüne bak”, “Her şey güzel olacak, bir izin verirsen”, “Hastalık yaratma!” isimli ve benzer konulu bir sürü kişisel gelişim kitabı… Hepsine şöyle bir göz atmış, bir iki sayfa sonra sıkılmıştı bile. Her ziyaretinde yeğeni soruyordu okudun mu diye. Okudum diye geçiştiriyordu da yeğeni anlıyordu okumadığını. Vaz geçmiyordu ama daha başka kitap getirmekten. Birinden biri yaşlı dayısını yola getirecekti kuşkusuz. Kafası bunca çalışan adam kendi derdini de elbette çözecekti. Annesi boşuna uğraşıyorsun, diyordu kızına. Altmış yıllık abim değişir mi ayol…
Evde her şeyin normal olduğunu tespit ettikten sonra yatağına uzandı Latif. Nafile… Gündüz uykusu düzenini bozmuştu işte, uyuyamıyordu. Kalktı. Evde birkaç tur daha attı. Yeğeninin getirdiği kitaplardan birini aldı mecbur. Şu sıkıcı şey uykumu getirir kesin, diye düşünmüştü.
İlk sayfada başlamıştı işte: “Hastayım dersen, hasta olursun…” Allah Allah diye alayla sırıttı. Bir sayfa, iki, üç, dört derken birinci bölümü bitirdi. Şüpheyle arkasına baktı kitabın. Huffington Post, Chicago Post, birkaç yabancı gazeteci ismi, kitap için “devrim açan” , “ışık tutan” demişlerdi. Tekrar Allah Allah dedi. Neyine devrim açmış ki bu, dedi ama okumaya devam etti. Okudukça, o sürekli okuduklarından kendine ders çıkaran Latif, kitabın verdiği akıllardan akıl beğendi. Ah, dedi evet işte bu benim. Sabaha karşı kitabı bitirdiğinde hastalık hastası olmasının sebebinin çocukken yaşadığı veya deneyimlediği ebeveynlerinden ilgi görememek korkusundan kaynaklandığına ve bunu şu dakika itibariyle çözdüğüne emindi. Annesine gidip de parmağının acıdığını söylerdi, annesi de Latif’i başından savmak için uyursa geçeceğini söylerdi. İşte, dedi sebep bu. Kucağında bitirdiği kitap biraz tuhaf bir açıyla tekrar uyuya kalmıştı.
Uyandığında Söğüt Hanım dallarını yine içeri uzatmış Latif’i selamlıyordu. Geceden tüm sorunlarını çözmüş olan Latif keyifle yattığı yerden vücudunu esnetti. O da ne, sağ bacağını kıpırdatamıyordu. Oynattığında baldırına korkunç kramplar giriyordu. Bütün gece huzursuzca evde dolaştıktan sonra tekrar camın önündeki kanepeye uzandığında kitabı bitirmeye yakın, yaptığı ters bir hareketle vücudunun tutulduğu aklına gelmedi hiç.
Cep telefonundan evine en yakın hastanenin ambulans hizmetini aradı. Tüm dünyayı etkisi altına alan salgının belirtilerinden biri de dayanılmaz eklem ağrılarıydı ne de olsa. O değilse bile kesin bu önemli başka bir şeydi ve erken teşhis hayat kurtarırdı.

















