Masthead header

Öykü: Diriliş | Şermin Korkusuz Aslan

Teninde kabartılar çıkan, kızarıklıklar oluşan birinin merakla bedeninde olup bitenleri izlemesi gibi, ruhumu şaşkın, meraklı izliyordum. Benim dışımda, kendi başına hissediyor, kendi başına acı çekiyor, kendi başına çıkışlar arıyordu. Ben de dışarıdan biri olarak sadece mücadelesine tanıklık ediyordum. Ben, yaşadıklarımın tesiriyle felce uğramış gibi ne kadar kıpırtısız duruyorsam o o kadar çırpınıyordu. Adım atıyor, sendeliyor, emekliyor, kalkıyor, düşüyor, her döngüde, hapsolduğu çemberin çeperlerini daha bitkin bir hınçla tekmeliyordu. Bense bu çırpınışlardan büyük bir keşfe varacağımdan emin, bir sonraki aşamayı merakla bekliyordum. Ne yapacaktı? Nasıl çıkacaktı? Sonuç ne olacaktı? Neler değişecekti?

Bütün duyularını yitirmiş ben, ruhumun girdiği kılıklar karşısında hayretle dolmaktan kendimi alamıyordum. En büyük şaşkınlığımı, onu kırmızı şalvarlı, cılız bir asker olarak ilk kez gördüğümde yaşadım. Hayatla yalınkılıç çarpışıyordu. Hasmı bir adım ötesinde boş bir anını kolluyor gibiydi. En ufak bir bezginliğinde üzerine tonlarca ağırlıkta bir çığ gibi yığılmaya hazırdı. Bu yüzden ruhum zayıf kollarını bu büyük, keçeleşmiş, tehditkâr kütleye dirençle savuruyordu. Kaskatı, önümdeki sahneyi izlerken bir gerilip bir gevşeyen kaslarından anlamlar çıkarmayı deniyordum. Kendini yenilginin kıyısında ama mağrur bir mücadele adamı gibi gördüğünü anlıyordum. Ona bu haliyle her rastladığımda, gücünün son damlasını kullandığını sanıyordum. Oysa kâh geri adım attığı kâh ölümcül darbelerle burun buruna geldiği sürgit bir savaştı onunkisi. Ben çoğu zaman kılıç şakırtılarından sağırlaşmış halde seyrimi yarım bırakıyor, çarpışmanın yanıbaşında uyuyakalıyordum.

Onu, kimi zaman seyircinin çoktan sıkılıp terk ettiği bomboş bir gösteri salonunda tek başına yakalıyordum. İpin üzerinde geçirdiği uzun saatler boyunca izliyordum. Varlığını anlık bir denge kaybına bağlıyor, boşlukta sallanıyordu. Tamı tamına ortada. İleri adımı da geri dönüşü de aynı ölümcül ihtimali barındırıyordu. Oysa o kendini olduğu yere saplıyor, duruyor, yalnızca duruyordu. Cesaretinden çarpışma meydanında duymadığım şüpheyi, bu zamanlarda duyuyordum. İlk bakışta cesurca görünen cambazlığının, heves yoksunluğundan başka bir şey olmadığını fark ediyordum. Bıraktığı yeri de önünde duranı da yeterince tatminkâr bulmayan bir düş yorgunuydu o, anlıyordum. Arzuladığı ne ölümdü ne de yaşam. Yalnızca kendini bıraktığı boşluğu emmek, içini boşlukla doldurmak istiyordu.

Boşlukla didişmesinden istediğini hiçbir zaman elde edemiyor, işte o zaman yakası açılmadık hazların kucağında bıraktığı kavgasına koşuyordu. Bütün kalabalıkları kendine çekiyor, seyirlik bir nesne olduğunu çığırtkan kahkahalarla ilan ediyordu. Histerik şehvetlerini krallıklarının mahzenlerine hapsetmiş asilzadeler buluyor, onları kışkırtmaya soyunuyordu. Peşine kattıklarıyla, türlü türlü esrime vaat eden bir karnavaldan ötekine kayıtsızca dolaşıp duruyordu. Karanlığının içine bir renk cümbüşü gibi oturan bu karnavalların en edepsiz soytarısı olup çıkıyordu sonunda. Yanıbaşında bir ceset gibi sürüklenen ben, tanık olduklarım karşısında büyük bir acıma hissiyle doluyordum. Önümdeki tabloyu bir köşesinden kazımaya başlasam, çaresizliğin bütün renkleriyle birden karşılaşacağımı anlıyordum; çünkü onun, arsız sırıtışlarında unutuşun ve reddedişin hayalini gizlediğini görüyordum. Umutsuzca beslediği bir hayal.

O, hayalleri ve gerçekleriyle şu halden bu hale devrilmeye devam ediyordu, ben yanında sürükleniyordum ve günler uçurumdan yuvarlanan taşlar gibi döne döne geçip gidiyordu. Ne kadar zamandır bu şekilde yaşıyorduk bilmiyorum. Bu arada onu dirençli, öfkeli, umutsuz, yorgun, hırslı bin bir kılıkta izlediğim her sahne aynı bildik yenilgiye yazgılı gibi gelmeye başlamıştı bana. Sanki aynı oyun başka başka şekillerde baştan baştan oynanıyor, oyuncu tam zafere erişeceği anda yerileyeksan oluyordu. Ruhumun ayağa kalkışlarına eskisi kadar heveslenmiyor, hiçbir adımını olağanüstü bulmuyordum. Merak dolu bakışlarımdan eser kalmamıştı. Sadece, sonucunu baştan bildiğim karşılaşmanın hayalkırıklığını bekliyordum her seferinde. Hamlelerinin, beni de kendine katacak kurtuluşu getirmeyeceğini çoktan kabullenmiştim. Velhasıl ilk başlarda mucizeler umduğum bu gidiş, tatsız tuzsuz bir ezbere dönüşmüştü sonunda.

Onu izleyişim sırasında kabaran ve sessizce sönen umut dalgasının ardından, hareketsizlik isteğim büsbütün artmıştı. Günlerimin çoğunu uyuyarak geçirmeye başlamıştım. Arzusuyla yanıp tutuştuğum yok’luğu prova ettiğim bir cazibe alanıydı uyku. Zorunluluklar alanından tek çıkış kapısıydı. Uyuyordum. Sevgilisinin koynunda ölmek isteyen bir aşık gibi tutkuyla uyuyordum. Ona gelince, yapıp ettiklerini çok derinlerden bir yerlerden belli belirsiz yankılar olarak işitiyordum bazen; fakat halini tam olarak kestiremiyordum.

Yine, bir gün benliğime ılık ılık yayılan bilinç yitimine teslim olmak üzereydim. Derin bir uykunun kıyısına gelmiştim ki şiddetli bir sarsıntıyla gözlerimi açtım. Bir depreme tutulmuştum sanki. İlk hissetiğim, omuzlarımı kıracak gibi kavrayan iki eldi. Bir deve ait olabilecek irilikte ve adeta demirden ellerdi bunlar. Ben böyle duyumsuyordum. Korkudan donup kalmıştım. Kesilen nefesimi zorla sürdürmeye çabalarken, alacakaranlıkta parlayıp sönen gözlerin sahibi beni tuttuğu gibi yere savurdu. Çakıldığım yerde yeni ve daha şiddetli bir darbe beklerken o, ağır adımlarla odanın öteki köşesine yöneldi. Önündeki koltuğa, uzun uzun boğuşup da gücünü tüketmiş gibi çöktü. Vahşi hayvanını ürkütmekten çekinen bir bakıcı gibi tedirgin kalktım, süklüm püklüm yatağımın kenarına iliştim. Nihayet karşı karşıyaydık. Öfke beklediğim yüzünde bulduklarım korkumu şaşkınlığa çevirmişti. Bakışlarım üzerinde kaç zaman asıl kalmıştı bilmiyorum ama anlamıştım: Hayal kırıklğı. Üzerinden lime lime dökülen, onu varlıkla yokluğun ârafında melez bir yaratığa dönüştüren işte buydu. Kâinatın hangi noktasında, tarihin hangi anında olursa olsun insanlığa acziyeti tarif edecek görüntü karşımda oturuyordu. Yenik ve sitemkâr bakışları varlığımın bütün zerreleriyle tek tek temas ediyordu. Seyredilmenin tehdidi altında, sessizlik içime iyiden iyiye huzursuzluk yayıyordu. Konuştu:

– Sen! Sadece izledin.

– Sana inandım.

– İnanmakla ağırlığı bir kambur gibi sırtıma yükledin. Sorumluluk almadan inanmak alçaklıktır!

Son sözlerini içinden salıverdiği öfkesiyle haykırmıştı; ama oturduğu gibi sakin kalktı. Gidecek yeri olmayan birinin telaşsızlığı içinde odadan çıkıp gitti.

Sabah ateşler içinde uyandım. Geceki karşılaşmanın sıkıntısıyla bütün bedenim kavruluyordu. Zihnim düğüm düğümdü. Sitemini, hayal kırıklığını bana yöneltmişti. Haklı olabilir miydi? Bu soru beynimi her köşesinden kemiriyordu. Beynimin kıvrımlarında binlerce yanıt yarım yamalak belirip kayboluyor, uykuyla uyanıklık arasında titreme nöbetleri geçiriyordum. İçine hapsolduğum kâbusta durmadan aynı sahne takrarlanıyordu: İdama giderken celladımın dokunuşuyla sıçrıyor, yeniden dalıyor, kendimi tekrar asmaya götürülürken aynı yolda buluyordum. Ben suçluydum! Vicdanım suçunu utanç içinde kabul ediyordu. Onunla konuşmak istiyordum. Kimse son arzumu sormuyordu.

Ezberlediğim rüyadan bilmem kaçıncı defadır ona ulaşmak arzusuyla uyanmıştım. Artık emindim. Çektiğim azaptan kurtulmamın tek çaresi vardı; onu bulmak. Alçaklığımı önünde kabul etmek, affımı dilemek istiyordum. Devam etmesi için yalvaracak, bundan sonra yanında olacağıma söz verecektim. Kararım katiydi. Mekanizması bozulmuş bir kukla gibi ahenksiz hareketlerle yatağımdan çıktım. Azalarımı tutan ip kopar da bir yığına dönüşürüm korkusuyla temkinli adımlar atarak banyoya yöneldim. Yıkandım, giyindim ve uzun bir zaman sonra gün ışığına çıktım.

O günden sonra, her yerde onu aramaya koyuldum. Geceden sabaha, sabahtan geceye kitaplarının başında, savaş alanlarında, gösteri salonlarında, karnavalların kalabalıklarında onu arıyordum. Aklıma hangi ihtimal gelse oraya koşuyordum. Nerede ona dair bir iz görsem orada bekliyordum. Saatler, günler, aylar boyu yürüyor, yürüyordum. Bana inanacağından duyduğum şüpheyle tedirgin arayışlardı bunlar. Dünya onu bulmak için çok büyüktü.

*

Onu buldum. Saydam ve geçirgen bir varlığa dönüşmüştü. Yer bile kaplamıyordu. Gölge-varlığı, az sonra fark edilip silinecek bir yanlış gibi eğretiydi. Bir kâğıt yığınının arasında durmadan yazıyordu. Kendisine yaklaştığımı bildiği halde halini hiç değiştirmeden yazmaya devam ediyordu. Kutsal bir görevde gibi sessiz ve ciddiydi. Kafasını kaldırdı, göz göze geldik, ikimizin de gözlerinde bir çift ışık yandı.

edebiyathaber.net (24 Mart 2020)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r