
Hatırladıklarım bölük pörçük anılardan ibaret. Bir uğursuz değişim… Geldiğini hiç belli etmedi ya da verdiği ipuçlarını biz sıradan insanlar görmedik, fark etmedik. Biz diyorum ama ben küçüktüm. Olanları anlamlandırmakta zorluk çekiyordum. Belleğim benimle oyun oynuyor gibi hissediyorum. Kimi anılar her şeyin çok hızlı ve birdenbire değiştiğini düşündürüyor bana. Bazı anılar ise aslında çok uzun bir süreç olduğunu ve suyun içinde yavaş yavaş ısıtıldığımızı anlatıyor. Doğrusu ne, gerçekten bilmiyorum.
Tam ortasından deniz geçen çok güzel bir şehirde yaşıyorduk. Bir tarafta verimli toprakları üzerinde tarım yapılan Güney, diğer tarafta ise yaşlı ormanlarıyla Kuzey yakası bulunuyordu. Şehrin tüm sakinleri uyum içindeydi ve mutluydu, ben de mutluydum. On yaşında, hayatından memnun bir çocuktum.
Önce ailem parçalandı. Babam “Bazı konularda annenle anlaşamıyoruz. Biz bundan sonra beraber yaşamayacağız. Ama hep çok iyi arkadaş olarak kalacağız. Annen de ben de seni çok seviyoruz,” diyerek ayrılık haberini verdi. Ben ağlamaya başlayınca, annem “Babanı ne zaman istersen görebileceksin. Hafta sonları da babanın yeni evine gideceksin. Baban artık Kuzey’de oturacak. Sen oradaki ormanları çok seversin. Tatil gibi olacak senin için,” diye beni rahatlatmaya çalıştı.
Ben hayatımdaki bu beklenmedik değişikliğe alışmaya çalışırken, şehrimiz de engellenemeyen bir dönüşüm ile yüz yüze geliyordu. Neden oluştuğu anlaşılamayan müsilaj tabakası yüzünden, deniz hayat ışığını ve canlılığını kaybetmeye başladı. Güney yakasının üzerini gri ve ağır bir sis tabakası kapladı. Şehrin dışından gelen yabancı bir grubun, yönetimi ele geçirmeye başlaması da aynı zamana denk geldi.
Kuzey’dekiler en başından itibaren bu gruba direnç gösterdiler. Güney’liler ise başlarını tarım yaptıkları topraklara gömmüşlerdi, hiçbir şeye tepki vermiyorlardı. Yeni yönetim, güvenliği artırmak bahanesiyle kıyı şeridimize bir duvar örmeye başladı. Babama her gidişimde duvarın biraz daha yükselmeye başladığını görüyordum. Kuzey’e giderken oluşturulan kontrol noktalarında saatlerce beklemeye başladık. Siyah bereler takmış, silahlı adamlar bu noktalarda bitmek bilmeyen soru bombardımanına tutuyorlardı bizi. Babama gidişlerim yoldaki bu kontroller yüzünden seyrekleşti. Gidebildiğim zamanlarda da babam çok dalgın ve huzursuz görünüyor, benimle çok az konuşuyordu. Bir gün gizlice anneme telefonda “Bu yakaya gelmeniz gerekiyor. Sizin taraf her geçen gün daha tehlikeli oluyor, yeni yönetimle ilgili çok tatsız söylentiler var. Ben bir şeyler ayarlamaya çalışacağım.” dediğini duymuştum. Babama yakın bir yere taşınmak benim için sevindirici bir haberdi ama biz harekete geçemeden, akşamları sokağa çıkma yasağı kondu. Gün içinde şehir merkezindeki işlerimizi hızlı bir şekilde halletmeye çalışıyorduk. Annem eve gecikeceğiz diye huzursuz oluyordu. Otobüs durağında, sokağa çıkma yasağı başlamadan önce evlerine gitmeye çalışan insanlar kendi aralarında konuşuyorlardı.
- Duvar inşaatı tamamlanıyor, yaşadığımız yer açık hava hapishanesine dönecek!
- Topraklar mahsul vermiyor artık. Tarların üzerine tanklarını, askeri araçlarını park ediyorlar… Bunu yapanlar bu toprakları seviyor olamaz!
- Silahlı çatışmalarda ölenler olmuş!
Annem, yabancıların konuşmalarını dinlediğimi görünce, sertçe elimi tutup kendine doğru çekiveriyordu. Konuşulanları duymayarak, yaşananlarla aramıza bir mesafe koymak istiyordu belki. Bilmemek, dışarıdaki tehlikelere karşı görünmez bir kalkan olabilecekmiş gibi… Ama gerçeklerden kaçamıyorduk.
En sonunda bir sabah televizyonda şehrin resmen ikiye bölündüğü duyuruldu. Karanlık yüzlü, koyu renkli ceket ve gömlek giymiş bir spiker Güney’in bundan sonra bağımsız hareket edeceğini, güvenli ve huzurlu bir yer olacağını, şimdiye kadar yaşananların Kuzey’deki insanların çarpık inanışlarından kaynaklandığını tekrarlayıp duruyordu. Anneme “Babamın çarpık inanışı ne?” diye sorduğumu hatırlıyorum.
Televizyonda söyledikleri gibi Güney huzurlu bir yer olacaksa, neden tek tek evlerimiz arandı bilmiyorum. Kitaplar toplatıldı, yakıldı. Sakıncalı diye… Yasaklardan oluşan bir çemberin içine sıkıştırıldık. Dünyam büzülmüş gibi geliyordu bana. Babamın okumam için aldığı kitaplar, günlüğüm, ormanda yürürken giydiğim çok sevdiğim pembe yağmurluğum ve babam Kuzey’de kalmıştı. Hayatımın bir parçasını rehin vermiştim sanki…Ya da rehin olan bendim. Güneydeki tüm insanlar gibi…
Bu rengi çalınmış dünya içinde, günümü biraz olsun aydınlatan tek şey, komşumuzun 16 yaşındaki oğluydu. Onu gizli gizli gözetlediğimin farkında bile değildi. Arada bir şarkı söylediğini duyuyordum. Sesi çok güzeldi. Şarkıyı uzatırsa annesi sert bir şekilde müdahale ediyordu. Çünkü şarkı söylemek de yasaktı.
Annesi ile sık sık tartışıyordu. Kuzey’de hayatın eskisi gibi devam ettiğini, buradaki hayata tahammül edemediğini söylüyordu. Sanki tüm yaşananlar annesinin suçuydu. Bir gün elini duvara vurarak, “Burada nefes alamıyorum, ne yapıp edip diğer tarafa gideceğim!” diye bağırmıştı. Gökyüzünde Kuzey’den havalanan renkli balonları gördüğümde komşumuzun oğlunun haklı olduğunu düşünüyordum.
Şehir efsanesi gibi söylentiler dolaşıyordu, Kuzey’e kaçanlar olduğu, kaçarken yakalananların ağır bir şekilde cezalandırıldığı konuşuluyordu. Komşumuzun oğlu en sonunda kafasına koyduğunu yaptı. Ama başarılı olamadı. Kaçmaya çalışırken yakalandığını duyunca annesi perişan olmuştu. Aylar sonra eve döndüğünde saçları kazıtılmıştı. Yüzü yara bere izleri içindeydi. Artık şarkı da söylemiyor, söyleyemiyordu. Konuşamıyordu. Bir daha kaçma teşebbüsünde bulunmadı.
Hatırladıklarım bu bölük pörçük anılardan ibaret. Şu an 16 yaşındayım. Şehir bölündüğünden beri babamdan hiç haber alamadım. Güney’in üzerindeki gri sis tabakası daha da koyulaştı. Denizi duvar yüzünden görmüyoruz bile. Kolluk güçleri uyarana kadar, duvar kenarında durup Kuzey’in seslerini dinliyorum. Hayat dolu yakaya nasıl kaçabileceğimi düşünüyorum. Yıllardan beri bir parçamız eksik devam ediyoruz ve ben buna artık dayanamıyorum.

















