Masthead header

Öykü: Ben ölmeden önce | Hülya Aydın

Lisedeydi. Ders öncesi tüm öğrenciler, bahçede sıraya dizilmişti. Müdür konuşma yapmak için hazırlanıyordu. Bazı öğretmenler, öğrencilerin arasında düzeni sağlarken, bazıları kürsünün yakınlarında yerini almıştı. Nihal ise kürsünün biraz arkasında bekliyordu. “Hep forma giyerdik biz, niye sivilim acaba?” Der gibi, şaşkın bir ifade vardı yüzünde. Derken genç bir adam Nihal’in eline kırmızı bir gül tutuşturdu. Nihal’in şaşkınlığı mutluğa dönüştü.  Öğrenci sıralarından gelen uğultu sesleri müdür öğrencileri selamladıktan sonra kesildi ve müdür konuşmasına başladı. İlk cümlesi bittiğinde büyük bir alkış koptu. Nihal’i kürsüye davet etti ve Nihal hala neler olduğunun farkında değilken onu yanaklarından öpüp sarıldı. Sonra tarih öğretmeni, sonra edebiyat öğretmeni, sonra diğer öğretmenleri sırayla onu tebrik edip, sarılıp öptüler. Aklından “mezun oluyorum ya ondan bu tören, ama niye sadece ben?” diye geçirdi.

Kolu acımaya başladı birden. Acıyla inledi. Uzaktan gelen boğuk bir sesle irkildi. “Özür dilerim Nihal, damarını bulamadım bir türlü, seni uyandırdım.” Dedi hemşire. Odanın penceresinden sızan akşam güneşini fark edince, günün bu saatlerini ne kadar çok sevdiğini hatırladı. Birazdan güneş tamamen kaybolacak yerini o tatlı ana bırakacaktı. Aydınlıktan karanlığa geçişteki an.  Prova çıkışlarında bu vakitlerde buluşurdu dostlarıyla. Bu vakitlerde alırdı eline kırmızı şarabını. Kimi gün keyifli, kimi gün derin sohbetler ederek, lezzetli anların ardından giderdi evine. Kimi gün ise hemen eve gider aynı anı kendi içine kaçarak yaşardı. Doruk yurtdışı konserlerinden döndüğünde ise onunla yaşardı bu anları. Şimdi sadece damarından vücuduna yayılan zehirle birlikte yaşıyordu gün batımını. Doktorlar bu evreden sonra bile iyileşen hastalar olduğunu söylese de, Nihal’i iyileşeceğine ikna edemiyordu.

İki saat geçti. Zehir zamanı bitmişti. Hemşire kolundan iğneyi çıkardı. O çıkarken elinde bir tepsiyle hastabakıcı geldi. “Bugün kendin içebilirsin çorbanı değil mi? Yarın ben içireceğim, sen istemesen de. Hem bak az kaldı beşinci kürün bu, altıda son.” Deyip televizyonu açıp gitti. “ Ve sonra gerçek son…” Diye düşünerek gözünü televizyona çevirdi Nihal.

Bir kaşık çorbayı ağzına götürürken haber bülteninde spiker, “ Gezi Parkı eylemleri sebebiyle, yargılanan yüz on beş sanığın beraatına karar verildi. “ dedi. Üç yıldır süren dava nihayet sonuçlanmıştı. Buruk bir sevinç yaşadı. Bu kişilerin içinde eski dostları da vardı. Onlar adına sevindi. O günlere gitti. Nasıl da dökülmüşlerdi sokaklara çalgılarıyla. Katılan herkes gibi haklılığına inanmıştı. Gösterilere katılamadığı zamanlarda evde internetin başından ayrılmamış, saat saat, dakika dakika gelişmeleri takip etmiş, twitterda her twiti satır satır okumuştu. “Doruk da olsaydı o zamanlar yanımda.” Diye geçirdi aklından. Televizyonu kapattı. Komodinin çekmecesinden bir defter çıkardı. Arasındaki kalemi alıp birkaç satır bir şeyler yazarak tekrar yerine koydu. Gözlerini kapattığında dört yıl önceki o muazzam sahne canlandı yine.

Albinoni’nin Adagio’sunu çalarken adeta kendinden geçmişti Doruk. Provalardaki stresinden eser yoktu. Mimiklerinde görünen hüznü, çellosunun ağzından konuşuyordu. Çellosuyla bulutların üzerinde süzülüyor, notalar eşliğinde yeryüzüne yumuşak bir iniş yapıyordu adeta. Bu konser için çok çalışmış olması heyecanına engel olamıyordu. Alkış seslerinin arasında başını arka tarafa çevirip, kemanı elinde ona gülümseyen Nihal’e baktı. O da mutluydu. “Benimle gurur duyuyor olmalı” diye geçirdi aklından Doruk. Güzel bir final yapmıştı. Orkestradaki herkesin gözü onun üzerindeydi. Alkışlar karşısında selam veren şefin de memnun olduğu her halinden belliydi. Bu sahneyle uykuya daldı Nihal.

Ertesi gün, kızının başını -saçlarını hayal ederek- okşuyordu kadın. Kirpiksiz gözleri, çukurlarının içine gömülmüş ince bir çizgi gibiydi Nihal’in. Kadının yoğun şefkat duygusu o çizgi gözlerin belki de bir daha açılmayacağını sezmesine engeldi. Nihal’in vücudu gözlerinin önünde adeta yavaş yavaş erimişti. Birazdan doktor gelecek diye sağı solu düzeltmek istedi kadın. Komodinin üzerindeki solmaya yüz tutmuş çiçekleri aldı vazodan, çöpe attı. Islak mendil paketini koymak için çekmeceyi açtı. Orada gördüğü defter ilgisini çekti. Çekinerek aldı defteri kızının yüzüne bakarak. Şöyle bir karıştırdı. Uzun süredir yazılmış notlar değildi bunlar. Başka zaman olsa okumazdı belki ama şimdi okumak istiyordu. Birkaç saniyelik ikircikli bir duygudan sonra ilk sayfadan itibaren okumaya karar verdi. Gözleri doldu, yaşları yanaklarından aşağıya doğru akarken sandalyesine oturdu tekrar. Her sayfada uzun ya da kısa bir cümle veya sadece bir paragraf vardı.

22.Şubat.2016

Günün içinde kendimle olan bu küçük kaçamaklar, gizli gizli şarap içmeler, Bach dinlemeler… Topu topu yarım saat gibi bir zaman, yeter mi seni sağaltmaya? Bir ömrün içinde başka ömürlerim de olsaydı eğer;  şarabı yudumladığım o an dinlenme ömrüm olurdu. Doruk’un gidişinin yaktığı ateş anı; -dev gibi bir ejderhanın ağzından çıkan alevler gibi- en bedbaht geçen ömrüm olurdu ki, beni dünyaya epeyce bir zaman göndermezlerdi herhalde; ruhum dinlensin, tamir olsun diye. O kadar yakıcı bir ateş değdi ki yüreğime, hücrelerimin içi kavruldu.

İlk sayfa henüz bitmemişti ki Nihal kıpırdandı. Kadın hemen defteri kapattı. Uyumaya devam ettiğini anlayınca okumaya devam etti;

Sonra sen o yanık yerlerini iyileştirmek için önce dirilmen gerektiğini bilirsin. Ancak dirilmek istemezsin ki.  Bilincin açık bir ölüsündür. Elin, kolun, ayağın kıpırdamaz. Yüreğin kuzey kutbundaki buz dağları gibidir. İklimin değişip onu eritebilmesi için uzun zamanlara ihtiyacı vardır. Değişsin ister misin? Belli değil? Orada öylece kalmak istersin. Ölü. Ölüm. Bu kelimenin tatlılığını daha önce hiç düşünmemişsindir. Ölüm acıdır. Öyle öğretilmiştir. Sonra bir sahne düşlersin.  Ağaçlar çiçek açar, sen ölüsündür. Mevsim yaz olur, meyve verir ağaçlar, sen ölüsündür. Güz. Güzbahar  -ne güzel bir kelime-. Rüzgar eser, yapraklar sararır, düşer, uçar, sen ölüsündür. Kış gelir, kuşlar göçmüştür çoktan. Yeni çocuklar doğmuştur büyümeye hazır. Sen ölüsündür. Her şey değişir. Durmaz dünya, durmaz insanlar. Her şey sürekli hareket halinde, ancak sen ölüsündür. Seni diriltecek bir değer olmasını istersin belki de. O değer bile ölü kalmak istemenin yanında bir tüy hafifliğindedir.

Sonraki sayfaya başlamadan önce gözlerinde yaşlarla Nihal’e baktı yine kadın;

25.Şubat.2016

Bedenime sığmayan acılarım var. Her şey benim elimdeyse niye baş edemiyorum? Baş ediyor muyum yoksa Doruk?”

“Baş edeceksin kızım, baş ediyorsun kızım” diye geçirdi aklından kadın, sayfayı çevirirken;

27.Şubat.2016

Artık kendimi başka bir insanla tanımlamakta zorluk çekiyorum. Doruk’un sevgilisi, Aysun’un arkadaşı, annesinin kızı gibi hissedemiyorum. Hayattaki her zorlukta ya da aşamada daha kendinle kalınıyor sanırım ve hayata bu şekilde devam ediliyor belki de. Ama ben buna nasıl dayanacağım. Çok yalnızım Doruk. Sana sarılmaya ihtiyacım var, eskiden olduğu gibi. Nerede herkes?”

01.Mart.2016

Hava kararıyor, akşam oluyor ama ışıklar yanmıyor bir türlü. Gitgide daha siyah, daha karanlık oluyor. Kemanım görünmüyor, ellerim görünmüyor. Çok karanlık oldu burası Doruk!

11.Mart.2016

Kanser hücreleri için kemoterapi almaktan dolayı tüm hücrelerin zarar görmesi gibi, bir yanlışlık duygusu var içimde, bu yanlışlık beni sana getirir mi Doruk?”

Son nottaki ilk paragrafı da okumaya başladı kadın, doktorun gelme saati yaklaşırken;

15.Mart.2016

Bugün bir rüya gördüm Doruk. Lisedeydim. Albinoni’nin Adagio’sunun melodisi geliyordu derinlerden. Ders öncesi tüm öğrenciler bahçede sıraya dizilmiş bekliyordu. Ben ise kürsünün biraz arkasında bekliyordum. “ Hep forma giyerdik biz. Niye sivilim acaba” diye düşünerek şaşkın bir haldeydim. Sen geldin sonra, elime kırmızı bir gül tutuşturdun. Şaşkınlığım mutluluğa dönüştü birden. Öğrenci sıralarından gelen uğultu sesleri müdür öğrencileri selamladıktan sonra kesildi ve müdür konuşmasına başladı. İlk cümlesi bittiğinde büyük bir alkış koptu ve beni kürsüye davet etti, yanaklarımdan öpüp sarıldı. Sonra tarih öğretmeni, sonra edebiyat öğretmeni, sonra diğer öğretmenler sırayla beni tebrik edip sarılıp öptüler. Aklımdan “mezun oluyorum ya ondan bu tören, ama niye sadece ben” diye geçirdim. Kolumdaki acıyla uyandım birden.”

Doktorun odaya girişiyle kadın defteri hızlıca kapatarak yerinden kalkarken, defterin arasından düşen kağıt parçasını fark etmedi. Nihal’in yanına gelen doktor, elini kulağının arkasında birkaç saniye beklettikten sonra kadına baktı. Kadın da ona baktı.

                                          *****

 Boş odaya gelen hastabakıcı, çarşafları değiştirip yerleri temizlemeye başladığında bir gazete kupürüyle karşılaştı. Haberin altına el yazısıyla bir cümle eklenmişti.

“Çello sanatçısı Doruk Demir, yirmi sekiz yaşında kalp krizi geçirerek hayata veda etti. Genç yaşına rağmen kariyerinde hızlı adımlarla ilerleyen, dünya çapında bir sanatçıydı.”

Ben ölmeden önce, sen ölmeden önceydi…

edebiyathaber.net (11 Ağustos 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r