Masthead header

Okurunu arayan yazar

Her yazar okurunu arar ve her şeyden önce bir okurdur. Öyle olmasaydı, Pascal Quignard, “Ben her şeyden önce okurum” demezdi; Ferit Edgü, yazdıklarından çok okuduklarına bağlı olduğunu söylemezdi.

Yazarların okurluğu üstüne düşünülse, Sartre’dan Proust’a, Borges’ten Calvino’ya kadar parlak bir liste ve heyecan verici alıntılar ortaya çıkar. Ve asıl önemlisi, her yazarın aslında kendi sevgili yazarına yazmış olduğunu fark ederiz. Necatigil, bir dizesinde, “ve şairler boyuna kimlere yazarlar” derken buna gönderme yapmıyor muydu? Bu durum, yazarın okuru yok saydığı anlamına gelmez. Fakat birkaç seçkin okuru yüzlerce sıradan okuyucuya değişmeyecek yazar yok gibidir.

Okur için yazmak suç mudur?

Tomris Uyar, ölümünden birkaç sene önce Varlık dergisine verdiği bir söyleşide bu soruyu sormuş ve cevaplamıştı: “Okur için yazmak suçtur.” O günlerde gerektiği kadar yankı bulmayan bu çıkış -ki Uyar, bunu son yıllarda yadırgadığı kimi tavırlara tepki olarak da dile getirmişti- her yazarın vicdanında duyduğu ikilemi özetliyordu aslında. Okur için yazmanın doğru olup olmadığına dair soruya verilecek tatmin edici bir cevap aslında okur ve yazar arasındaki görünmez duvarı da yıkacaktır. Burada okura düşen, yazarın özgürlüğüne saygı duymak; yazara düşense okurdan bekleyeceği çabaya bir sınır koymak olsa gerek.

Yazarların düşünceleri:

İLHAN BERK – Okuru da düşünürüm

Ben kendimi her zaman okur olarak düşündüm. Bildim bileli hep okudum, yüz binlerce şiir okuduğumu sanırım. Bütün yazdıklarım hep okumalarımdan kurulmuştur da diyebilirim. Ben bir kitabımı bitirdiğim zaman yenisine başlayacaksam beni etkileyecek kitapları aramaya başlarım. Dil bakımından Türkçesi iyi olan herhangi bir kitap beni ilgilendirir. Kendi okurlarımı doğal olarak düşünüyorum tabii. İnsan okuyarak var olabilir, özellikle de şairler. Yaşamak denilen şey okumakla vardır, okumakla bir kazanca dönüştürülebilir. Yazdığım bir şiiri okur nasıl düşünür diye aklıma geliyor tabii; ama sadece anlamasını istiyorum; anlamıyorsa da başka bir çabam olamaz. İnsan okuyarak gerçekten yaşamaktan zevk alıyor, insan kendisi için okumak zorunda, ne diyeyim! Görsel dünyanın bizi çok etkilediği doğru; ama insan bir gün bir şiirle karşılaşıyor, onun disiplinini merak ediyor, onun dünyasına giriyor. Böyle okurlar da var; hiç ummadığım yerde böyle okurları görüyorum. İşte o zaman, iyi ki böyle bir okurum var, iyi ki yazmışım, diyorsunuz.

 

HİLMİ YAVUZ – Okurdan beklentim var

Daha başından beri, genel olarak ‘okur’ için yazmanın doğru olmadığını düşünmüşümdür. Okur için yazmak, bana göre elbet, yazar özgürlüğünü sınırlar. Okur, benim için ‘öteki’dir ve ben , ‘kendisi-için-yazar’ım. Okur için yazmayı değil ama, ‘nitelikli okur’ tarafından okunmayı isterim. Dolayısıyla, benim okurdan beklentim, onun ‘nitelikli okur’ olmasıdır. ‘Nitelikli’ olmayan bir okurla, benim yazdıklarımın herhangi bir ilişkisi olsun istemem. Olur da bir ilişki kurulursa, o zaman, benim için Mina Urgan’ın Şakir Eczacıbaşı’na söylediği şu bilgelik dolu söz geçerlidir: ‘Acaba nerede yanlışlık yaptım?’

 

FÜSÜN AKATLI – Dikkatli bir okura hitap etmek isterim

Çok küçük yaşlardan beri okumaya çok düşkünüm. Alphonse Daudet’nin “Küçük Şey” adlı kitabı ile İki Çocuğun Devr-i Alemi adlı 10 ciltlik çocuk romanını ilk favorilerim olarak hatırlayabiliyorum.

Kendimi tutkulu bir okur olarak tarif edebilirim herhalde. Okumak, hayatımda ekmek-su gibi vazgeçilmez bir yer tutmuştur her zaman. Ayrıca “iyi” ve “saygılı” bir okur olduğumu da söyleyebilirim. “Okuduğunu değerlendiren”, ve “Edebiyata saygılı” anlamında.

Satır aralarını, gizli anlamları, göndermeleri gözden kaçırmayacak dikkatli bir okura hitap etmek isterim.

Okur için yazıyoruz elbet hepimiz bir anlamda. Ama bunu, bizi okumasını istediğimiz, seçtiğimiz okur için yazmak diye yorumlamalı. Yoksa satış yapsın diye belirlenecek kriterlere göre yazmak, edebiyatla bağdaşamaz diye düşünürüm. Yakın geleceğe kalmadan, son 20 yıl içinde bile nitelikli okur sayısında dehşet verici bir azalma olduğu kanısındayım.

 

ENİS BATUR – Kendim için yazıyorum

Nitelikli bir okur olduğumu söyleyebilirim. Nitelikli okur, okumayı hayatının eksenlerinden biri haline getirmiştir. Benim için hatta bu daha ileri, hayatımın ilk sırasındadır, yazmayı da önceler. İkincisi, nitelikli okur yeniden okuyan, başka bir gözle bakabilmek için farklı bir kavrayış için yeniden aynı kitabı eline alabilen okurdur. Üçüncüsü de okurken çapraz ilişkiler kuran okurdur. Yani okuduğu bir kitaptan sonra onunla paralellik kurarak film seyreden, müzik dinleyen ya da başka kitaplar okuyan, ansiklopedi karıştıran okurdur. Benim yazar Enis Batur olarak okurumdan beklentim de olsa olsa budur. Yani nitelikli bir okur kitlesi için yazmış olmak isterim, bunun sayısıyla ilgilenmiyorum.

Yakın gelecekte nitelikli okur ortadan tümüyle kaybolmaz; ama eskisi kadar çok yetişmeyeceğini düşünüyorum. Çünkü böyle bir dünyadayız; her şey görsellik üzerine kurulu ve bu pasifleştiriyor insanları. Oysa nitelikli okur dediğimiz, aktif olan kişidir.

En başta kendim için yazdığımı söyleyebilirim. Kaç kişinin beni okuyacağını önemsemiyorum. Tabii kimileri de çok insan tarafından okunmaktan mutlu olabilir; tercih meselesi. Ben az da olsa anlayan, aktif olan nitelikli okur tarafından okunmak isterim.

 

SADIK YALSIZUÇANLAR – Okur için en iyisi bir üstadın peşinden gitmek

Okurluk evrelerim oldu. Başlarda hasbi bir okurdum, yani karşılaştığım her kitaba önyargısız ve sevgiyle yaklaşarak okuyordum; fakat daha sonra kitaplarla aramda yavaş yavaş daha politik bir ilişki gelişmeye başladı. Seçmeye başladım; üniversite yıllarım öyle geçti. Daha sonra kitaba karşı biraz daha kıyıcı olmaya başladım, çok fazla seçmeye başladım. Yani sürekli okumam gerektiğine inandığım kitaplarla tanıştım ve sadece bunları okumaya başladım; okur olarak ilgi alanım son derece sınırlı olmaya başladı. Risale-i Nur ve daha sonra onun bir tür tamamlayanı, açanı, yorumlayanı, akrabası/kardeşi olan İbn Arabi ile tanıştım ve onu izleyen büyük bilgeler, Konevi gibi… Sadece bunları okumaya başladım, çok nadirdir bunun dışında bir şey okuduğum. Son olarak Leyla İpekçi’nin ‘Başkası Olduğun Yer’ kitabını okudum. O da İbn Arabi’den darbe yemiş bir romancıdır. Esasında okumanın, okur olmanın yolu buradan geçiyor. Bir kitap, bir üstad edinmek ve onu çok çok iyi okumak; okur için en işlevsel olanı bu.

Yazmanın çok çeşitli motivasyonları var. Bu, modern zamanlarda yazının bizatihi kendinden uzaklara savruldu. Para kazanmak, şöhret edinmek hatta çapkınlık yapmak için yazmaya başladılar. Benimki biraz kader oldu, yazıyor buldum kendimi.

Aslında her zaman nitelikli okur azdı ama günümüzde eskiye oranla daha az. İbn Arabi’yi en iyi Konevi okumuştur, Bediüzzaman’ı en iyi Fethullah Gülen hoca okumuştur mesela; ama o türden okurluk çok düştü. Çünkü insanın hakikatle ilişkisini zaafa uğratan ‘iletişim’ ortamları belirmeye başladı. Bütün semavi öğretilerin kökeninde yol vardır; tarik, tao yol demektir. Bir düşünceyi izlemek. Okumak da aslında böyle bir yolda yürümek gibi bir şey.

 

SEVİNÇ ÇOKUM – Hangi okur için?

Okumadan yazar olunamayacağını söylememe gerek yok. Okuma ve yazma bir arada yürütülen bir şeydir yazar için. Fakat artık seçerek okumayı tercih ediyorum. İyi bir kitap olmalı bu. Onun için kadın erkek yazar ayrımı yapmıyorum. Edebiyat dışı, psikolojik, sosyolojik eserler, yakın tarih, anı, anlatı türü kitaplar okuma alanıma giriyor. Edebiyatın farklı bilim dallarıyla beslendiğini belirtmeliyim.

Okurlarımdan beklentim şu olabilir. Kitabı oturup konuşsunlar. Yazarla gerekirse iletişim kursunlar. Her kitabımı yazışta kendimi yenilememi göz önünde tutarak okumalılar. Karşılaştırmalar yapabilirler. Benzerlikler, farklılıklar kurabilirler.

Okur için deyince “Hangi okur için?” sorusu da akla gelir. Okuru düşünerek yazmanın içerisinde ona ders verme, bilgi öğretme, iyi vakit geçirtme, heyecan uyandırma, yaşanan hayatın benzer yanlarıyla özdeşleştirme istekleri mi vardır? Ben bunların hepsinin üzerinden bir çizgi geçerim. Çünkü yazmak her zaman söyledim benim kendimle olan savaşımdır. Önemli olan, okur kitlesinin çokluğu değil, anlaşılır olmak da değil; sizin iyi şeyler yaptığınıza inanmanızdır.

 

AYFER TUNÇ – Melissa P.’yi okuyan, benim okurum olamaz

İyi bir okurun, yazar kadar -hatta daha ileri gideyim- yazardan daha önemli olduğunu düşünürüm ben. Yapıtları anlamlandıran okurdur. Okur yoksa yazmanın da anlamı, önemi yok. İyi okur, derin okurdur; derinleşerek okur. Varlığın sırrını ararcasına ve umutsuzca okur. Gözümdeki iyi okur imgesi böyle. Böyle bir okur var mı bilmiyorum. Ben tarif ettiğim kadar iyi bir okur değilim, keşke olabilseydim. Yazmanın benim açımdan böylesine varoluşsal bir anlamı olmasaydı iyi bir okur olarak hayatımı tamamlamaktan büyük mutluluk ve huzur duyardım. Her şeyi okumam. Mümkün olduğunca yeni çıkan kitapları takip etmeye çalışırım. Ama bu dünya üzerinde vaktimiz çok az. Kötü kitaplara ayıracak vaktim yok. Bu nedenle iyi kitapları seçmeye çalışıyorum. Tahmin edebileceğiniz gibi edebiyat öncelikli alanım. İnsan ruhunun karanlık koridorlarında gezinen bilimler; kültür tarihi, tarih ve sosyoloji öncelikli okuma alanlarım. Okurdan beklentim çok büyük. Ama bir yazar olarak değil, genel olarak. O kadar büyük ki bu nedenle istediğim türde okurun olmadığını varsayıyorum. Bir yazar olarak değerlendirirsem nitel okur umurumda benim, nicel okur hiç umurumda değil. Sert bir cümleyle söyleyecek olursak örneğin; Melissa P.’yi okuyan ve etkilenen bir okurun, benim de okurum olması eşyanın tabiatına aykırı. Nitelikli okur azalacağı kadar azaldı; daha da dibe vurur mu? Belki. Dünyanın yarınından duyduğum ürküntünden pek de farklı bir ürküntü değil bu. Nitelikli okur daha da azalacaksa dünya daha kötü bir yer haline gelecektir. İyi okur söz konusu olduğunda François Truffaut’nun Fahrenheit 451 filmini sık sık hatırlar oldum. O filmdeki gibi gelecek onyıllarda sığ toplumlardan dışlanmış iyi okurlar karanlık ormanlarda bir araya gelip iyi metinler mi okuyacak birbirine? İnsanlığın aldığı bütün derslere ve bütün insanlık birikimine rağmen öyle korkunç şeyler oluyor ki dünyada bir gün hepimiz Fahrenheit 451’deki gibi dünyanın dışında bulabiliriz kendimizi.

 

CEMİL KAVUKÇU – Okur için yazmanın edebiyatla ilgisi yok

Okur olma heyecanını uyandıran kitaplar çocukluk dönemime uzanıyor. İlk aklıma gelenler de çizgi romanlar oluyor; Tommiks, Teksas, Kinova gibi… Yolumu kendim bulmaya çalıştığım için, yer yer gereksiz okumalarla zaman yitirmiş bir okur olarak görüyorum kendimi. Başkalarının yönlendirmediği böyle bir arayış çabasının da önemli olduğunu düşünüyorum. Yazarken hiçbir okur profili belirmiyor gözümde. Yani, kimse için yazmıyorum. Yazdıklarımı birileri okuyorsa, onları bir biçimde paylaşıyorsam mutlu oluyorum. Okur için yazmanın edebiyatla, yazarlıkla bir ilgisi yok, o tamamen duygu sömürüsüne dayanan bir “zenaat”. Bunun bir suç olduğu düşünülemez tabii. Alıcısı olduğu sürece, edebiyat dışı metinler edebi bir kimlikle piyasaya sürülecektir. Gerçek edebiyat okurunun sayısı, nüfus artışına göre geriledi; ama son otuz yıldır da on binin altına düşmedi. Bu sayı artmasa bile düşmeyeceğine inanıyorum.

M. İlhan Atılgan’ın Kitap Zamanı’nda yayımlanan “Yazar, okurunu arıyor” adlı yazısından alıntılanmıştır.

edebiyathaber.net (25 Temmuz 2012)

  • KASIM KoCkAyA - 06/07/2014 - 06:40

    bulten yoluyormusunuzcevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r