Ödünç Hikâyeler  | Havanur Taflan

Mayıs 22, 2026

Ödünç Hikâyeler  | Havanur Taflan

Bazı şeyler anlatılmaz. Ama anlatılmadıkları için yok olmazlar. Sadece dilden çekilip davranışa, bakışa, suskunluğa yerleşirler. Bu sessizlik anlatılamama hali sözcüklerin eksikliğinden değildir yalnızca. Duygunun, deneyimin en önemlisi de hafızanın başka biçimlere taşınmasıdır. Belki de bu yüzden insanın en kalıcı mirası, söylediği değil, susturduğu şeydir. Ama tüm o susturdukları konuşmadığı için değil konuşmayı öğrenecek o dili kaybettiği içindir.

Ve tüm yaşamı boyunca bu dili arar.

John Berger’ın Domuz Toprak’ında sessizlik toprağın tam ortasındadır. Köylülerin hayatı emekle, hayvanlarla ve mevsimlerle örülüdür; ama bu yoğun deneyim çoğu zaman söze dönüşmez. Yaşanır, taşınır, bedene yazılır. Fakat anlatılamadığı ölçüde kırılganlaşır. Çünkü dünya yalnızca yaşanarak değil, anlatılarak da var olur.

Faruk Duman’ın Sus Barbatus’unda ise susmayan doğadır. Orman, hayvanlar ve özellikle yaban domuzu, insanın diline sığmayan bir varlığın ağırlığını taşır. Duman’ın anlatısında masallar bu yüzden vardır; doğrudan söylenemeyeni dolaylı bir hafızaya dönüştürmek için. Çünkü insan bazı şeyleri açıkça söyleyemez. Ama onları imgelerle, hikâyelerle, kıvrılarak anlatabilir. Tüm o çatlaklardan içeri sızarak… Bastırılan şey böylece yok olmaz; yalnızca biçim değiştirir. Anlatının kendi dili yetmediğinde devreye başka hikâyeler girmesi bu yüzdendir.

Sus Barbatus!’taki Öğretmen Mustafa’nın ağzından Sefillerin Jean Valjean’ına yapılan gönderme de bu yüzden yalnızca metinlerarası bir referans değildir. Valjean, bir karakter olmaktan çıkıp; anlatının eksik kalan yerini dolduran ödünç bir bilinç biçimine dönüşür. Anlatı, kendi deneyimini kendi iç dinamikleriyle kuramadığında… Dışarıdan alınmış bir hikâyeyi konuşmaya başlar hep.

Burada ortaya çıkan şey, deneyim ile onu ifade eden dil arasındaki mesafedir. Anlatıcı özne, kendi yaşantısını doğrudan kuracak bir anlatı zemini bulamadığında başka dillerde kurulmuş hikâyeleri kendine uyarlamak zorunda kalır. Böylece kendi olmaya çalışan ama sürekli başka anlatıların kalıplarıyla konuşan bir özneye dönüşür.

İnsan çoğu zaman yaşadığı şeyi ancak başka anlatılar aracılığıyla hissedilebilir. Bu yüzden edebiyat yalnızca hikâye anlatmaz; bazen insanın kendi içine ulaşabilmesi için bir ara dil kurar. Valjean figürü anlatının içinde yalnızca batı edebiyatından alınmış bir karakter değil; ahlaki bir modelin tercüme edilmiş hâlidir. Ancak bu model Mustafa’nın dilinde tam olarak yerleşmez. Çünkü taşıdığı etik bütünlük, yerel anlatının parçalı ve güvensiz yapısıyla sürekli çatışır. Bu çatışma, metnin merkezine yerleşen bir uyumsuzluk üretir. Hayatın kendisi gibi…

Belki de insanın trajedisi budur. Kendi sesine bile dolaysız ulaşamamak… İnsan bazen kendi acısını, kendi yabancılaşmasını bile başka hikâyelerin içinden duyar. O zaman kendimize şu soruyu sormalıyız; gerçekten kendi hikâyemizi mi anlatıyoruz, yoksa bize hazır verilmiş duygusal kalıpların içinde mi konuşuyoruz?

Söylenemeyen her şey… Karaktere, karakter kuşağa, kuşak ise toplumsal bir dile dönüşür. Bastırılan yalnızca bireyin içinde kalmaz; toplumun da davranış kalıplarına yerleşir.

Tıpkı Jean-Baptiste Del Amo’nun Hayvan Hükümranlığı’ndaki gibi, kuşaklar yalnızca hayatı değil, suskunluğu ve şiddeti de devralır. Sessizlik artık doğal bir hâl değil, öğrenilmiş bir düzendir. Berger’ın köylülerindeki doğal suskunluk ve Faruk Duman’ın ormanındaki şiirsel sessizlik burada yerini sert bir alışkanlığa bırakır. İnsan konuşmadıkça yalnızca kendisini değil, temas ettiği her yaşamı da değiştirmeye başlar. Sessizlik artık doğanın değil, insanın icadıdır.

Toprak konuşmaz; ama hatırlar. Berger’ın köylülerinde her emek izi kendine ait bir sessizlik bırakır dünyada. Bu sessizlik bazen bir mevsim gibi ağır, bazen bir yorgunluk gibi bedenin içine yerleşmiştir. Faruk Duman’da ise doğa yalnızca bir fon değildir; dilin kaybedildiği yerde kalan son hafızadır. İnsanların konuşamadığı yerde orman, hayvanlar, sis ve sessizlik konuşur.

“Ayazın sızısıyla ateşin dili. Bunlar birbirinin iki kardeşidir ve evvel zamandan bu yana birbirleriyle pek iyi anlaşırlar. Ateş zevkle sızlanmaya ve çatır çatır çatlamaya başlayınca buz da içten içe kırılıp inler ve aynı çatırtı ondan da çıkar. Ama ne yazık ki biri inledikçe coşar canlanır, öbürü eriyip yok olur. İnsanın insana yaptığı neyse, bu dünyada ateşin buza ve de buzun ateşe yaptığı aynı şeydir.”

Ama doğanın sessizliği ile insanın sessizliği aynı şey değildir ki. Ormanın içinde, Faruk Duman’ın masallarında olduğu gibi, her şey konuşur; fakat hiçbir şey insanın diline tam olarak çevrilemez. Yaban domuzu bir hikâyeye sığmaz; hikâye yalnızca onun çevresinde dolaşır. Masal burada söylenemeyenin ince bir gölgesidir. Gerçeği gizlemez; yalnızca doğrudan taşıyamadığı yerden kıvrılır ve çatlaklar açar.

Del Amo’nun dünyasında ise sessizlik artık doğanın değil, kuşaktan kuşağa aktarılan bir kopukluğun biçimidir. Susturulmuş geçmiş, bugünün dilini de sakatlar. İnsan konuşamadığı şeyi yalnızca içinde taşımaz; onu çevresindeki hayata da bulaştırır.

Belki de bu yüzden asıl soru şudur:

İnsan konuşamadığını mı aktarır, yoksa aktardığı şey zaten konuşamadığı şey midir?

Ve belki daha da önemlisi:

Bir kuşak, neyi söylediğinden çok neyi susturduğuyla mı şekillenir?

Evet, yazı bazen sesi duyurur; bazen de sessizliği yeniden üretir. Edebiyatın ahlaki sorusu işte tam da burada başlar. Edebiyat, bu kuşaksal suskunluğu sadece estetik bir dekor olarak yeniden mi üretecek, yoksa dilin bittiği o çatlakları görünür kılarak sessizliğin kendisini ifşa eden ahlaki bir sorumluluk mu üstlenecektir?

Oysa sessizlik en büyük hikâyemizdir.

 Dil biter ama hikâye… Ödünç alınsa da yaşar.

Kaynakça:

Sus Barbatus!. Faruk Duman, Yapı Kredi Yayınları

Domuz Toprak, John Berger, Çev. Taciser Ulaş Belge, İletişim Yayınları

Yorum yapın