Masthead header

Notabene’den yeni yılda iki yeni roman

Aylin Sökmen’in “Kendinde Değil Gibisin” ve Uğur Terzi’nin “Meral” adlı romanları Notabene Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Aylin Sökmen’den Kendinde Değil Gibisin

2009 yılında yayımlanan, Salt Okunur isimli öykü kitabından sonra Aylin Sökmen bu kez bir romanla karşımıza çıkıyor. 

“Takıntılı bir edebiyat profesörü olan Metin kurmacayla hayatı birbirine karıştırır. Hayatı oyun gibi yaşarken edebiyatı gerçekliğe ekler. Sivrisineğin başına açacağı trajediyi beklerken eski bir arkadaşının romanının yayımlandığını gören Metin için işler iyice çığırından çıkar, etkilenme endişesiyle boğuşmaya başlar. Duygu durumu, yaşamla ölüm arasında dalgalanır. Yazma isteği eyleme geçmedikçe boşuna yaşadığı hissine kapılır, kendini iyice kaptırdığı oyuna eşini ve aşk yaşadığı öğrencisini de dâhil eder.”

Aylin Sökmen, Kendinde Değil Gibisin ile kurguyla yaşam arasındaki ince çizgiye odaklanıyor: İnsan sahici olana sınır koyup neden oyunlar oynar? Hayat mı kurmacadan, kurmaca mı hayattan kopya çeker? Sökmen, ne istediğini bilmezken başkası olma arzusuyla boğuşan bir adamın tekinsiz dünyasını çantalara sığdırıyor.

Uğur Terzi’den Meral

Genç Meral, 68 kuşağından idealist bir öğretmen olan babaannesinin ünlü şair Rıfat Heper’le gençliğinde bir ilişkisi olduğunu amcası Öncü’nün romanından, herkesle birlikte öğrenir. Öncü, romanı, annesinin ölümünden sonra arkasında bıraktığı ve kimi sayfaları kayıp olan bir not defteriyle meşhur Rıfat Heper’in günlüğünden yola çıkarak yazmıştır. Romandaki her şeyin kurgu olduğuna inanan Meral hikâyenin aslını öğrenmeye karar verir. Böylece kucağında amcasından emanet aldığı not defterleri, günlükler ve kayıp sayfalarla kendini İstanbul-Ankara treninde bulur.

Uğur Terzi, ilk romanı Meral ile zamanın kendisini ve zamanı insan için ulaşılmaz, anlaşılmaz kılan sebepleri zengin bir öykü evrenine yaslanarak anlatıyor. Meral, bizi, sürükleyici dili ve ilgi çekici konusuyla 1970’ler, bugün ve yakın gelecek arasında gidip gelen bir zaman yolculuğuna çıkarıyor.

“Biliyordum. Yalnız değildim bu şehrin içinde. Yaklaşan zamanı ensemdeki sabahlarla değişiyordum her uzun pazar. Olur ya, akşamı edince aynı bahçede uyanıyorduk. Hafta dediğin tamı tamına yedi düdük, işte böyle başı salladık durduk. Bir köşeden çıksın istedim mi? Bunun çaresi neydi düşündüm mü… İşte orası kalabalık. Fakat çok iyi biliyorlardı beni. Hisler sabah eskir, düşler yok olur.

Beni maviliğimden uzağa koyan tavuk da işte böyle bir sabah yanaştı kafese. Git git dedi. Gıt gıt da demiş olabilir. Fakat ben git git gidebildiğim kadar gittim. Anama da yazmıştım çoktan, birkaç gün olmuştu… Üşüdüm. Eksik yapraklı ay çiçeği gibi büktüm güneşi. Ne bilirdim o güneşin arkası karanlık. Hikâye hazin, yoksul bir çocuk. Dinlesen ne dinlemesen ne? Yazsan içi kahır, okusan aklın kalır. Sevmek birini böylesine bir yük. Bir fincan tuz ruhu. Sevmek, hele maviliği… demirden demir bir gemi güvertesi. Çıkar yürek meydana, işin yoksa boya dur.”

edebiyathaber.net (4 Ocak 2021)

  • H. Cevad Özdil - 04/01/2021 - 16:44

    Haberlerinizi benimle de paylaşınızcevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r