Masthead header

Mehveş Evin: “Dünyanın Dibi Oteli bir Türkiye distopyası.”

Fotoğraf: Serra Akcan

Söyleşi: Okan Çil

Gazeteci Mehveş Evin, pandemi sürecinde podcast olarak yazmaya başladığı ve iklim krizinin olası sonuçlarını tartıştığı distopyasını daha sonra bir roman olarak yeniden yazdı. Dünyanın Dibi Oteli adındaki bu roman geçtiğimiz günlerde Karakarga Yayınları etiketiyle raflara girdi.

Biz de bu vesileyle Evin’e sorularımızı yönelttik. Kendisine kitabın yazım sürecini, iklim krizinin durumunu ve yeni çalışmalarını sorduk.

Dünyanın Dibi Oteli nasıl ortaya çıktı? Kitabın yazım sürecinde yaşadıklarınızı bizimle paylaşır mısınız?

Memnuniyetle! Pandemide, “bir Türkiye distopyası kurgulayabilir miyim” diye yazmaya başlamıştım. KısaDalga.net Yayın Yönetmeni Kemal Göktaş’la “nasıl daha yaratıcı bir podcast yapabiliriz” diye konuşurken metinden bahsettim. Kemal’in teşviğiyle “Türkiye 2050: Gelecekte Bir Yolculuk” serisini hazırladım, seslendirmeyi Fedai Karakeçili yaptı. Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin verdiği “haber podcasti” dalında bu seri ve müsilaj dosyası ödül aldı, çok gururlandım.

Diyeceksiniz ki bunların “Dünyanın Dibi Oteli”yle ne alakası var? Karakarga Yayınları Genel Yayın Yönetmeni M. Kutlukhan Perker’e podcast ve kitap fikrinden bahsettiğimde beni yüreklendirdi. Böylece kitaplaştırma süreci başladı. Ama tahminimden çok daha zorlu ve uzun bir süreçti! 

Teos Yazar Evi’nde bir hafta kapanmasaydım herhalde bunca işin arasında kitabı bitiremezdim. Hikâyenin omurgasını korusam da içeriğinde epeyce değişiklik yaptım… Editörüm Neslihan Perker, kitabın isim anası oldu. Kapağımız da çok beğenildi, tasarım Sedat Gösterikli’ye ait.

Dünyanın Dibi Oteli 2050 yılındaki olası iklim krizinin yaratacağı çok yönlü tahribat üzerine kurulu bir roman. Hem bir yazar hem bir gazeteci olarak, böylesi sonuçlarla karşılaşmamak için alınması gereken önlemlere dair neler söylemek istersiniz?

Hangi önlemleri alırsak, tahribatın daha da büyümesini engelleyebileceğimizi bilim  söylüyor zaten. Yıllardır ekoloji haberleri yapıyorum ama anladım ki insanlar, başlarına bir felaket gelmeden, yaşadıkları yerde korkunç  “proje”ler peydahlanmadan akıllanmıyor.  Öte yandan yoksul kesimleri  “şuna oy verdiler” ya da “seslerini çıkarmadılar” diye suçlamak kolay; aç kalmamak için mücadele veriyorlar. Asıl sorunumuz, dünya nüfusunun en zengin %10’luk kesiminin küresel servetin %76’ına sahip olması. Türkiye, servet eşitsizliğinde makasın en çok açıldığı ülkelerden.

Vahşi neoliberalizm sağolsun, çok az sayıda kişi servetine servet katıyor. Siyaset ve güç lobileri, iklim için gereken dönüşüme direniyor. Büyük şirketler ve kurumlar, kendi günahlarını örtmek için yeşil yıkamacılık yapıyor. Enerji dönüşümü şart. Şunu vurgulamam lazım: “Kömürün yerine yenilenebilir enerji” denince maliyetini asla karşılamayan ve ekoloji kadar halka geri dönüşsüz zarar veren barajlar, HES’leri sunuyorlar. Baraj yap da nasıl yaptığın önemli, kalkıp yüzde 10 can suyu bırakırsan tabii ki her şey ölür! 

Haricinde hepimizin delicesine tükettiklerimizi sorgulama zamanı geldi de geçiyor. Araba sevdasından tutun yediğimiz içtiğimize, her şey buna dahil.

“Farklı düşünmek ve ortak çıkarlarımız için hareket etmek zorundayız.”

Kitaba ismini veren Dünyanın Dibi Oteli pek çok ırktan, yaştan, toplumsal statüden kaçakların sığındıkları bir yer. 21. yüzyıldaki göçlerin Batı toplumlarında ırkçılığı tetiklediğini düşünürsek, insanları birbirlerine yaklaştıran şeyin ortak dertler, felaketler olduğunu söyleyebilir miyiz?

Irkçılık ne yazık ki Batı’ya has değil. Mülteci göçleri her coğrafyada ırkçılığı ve ondan beslenen politikaları yükseltiyor. “Dünyanın Dibi Oteli” bir istisna, zira yanlış politikalarla tetiklenen afetler, aynı zamanda insanların birbirine düşmanlığını, hatta şiddeti körükleyebiliyor. Bir felaketin üzerinden toplumsal dayanışma duygusu yükselebilir ama bu yeterli değil. Düşünün ki felaketler üst üste, daha şiddetli olursa ortaklaşmadan ziyade kopuş da mümkün. Felaketlerin bizi birbirimizi yaklaştırmasını bekleyecek zamanımız yok, bunun mantığı da yok. Naomi Klein, Guardian’a yazdığı bir yazıda şöyle demişti: “İnsanlar, günlük hayatı bu kadar pahalı ve istikrarsız hale getiren bir ekonomik sistemi stabilize etmek için kolektif çıkarlarından bu kadar ödün verebiliyorlarsa, o zaman hayatın olmazsa olmazı ekolojik sistemler için de önemli hayat tarzı değişiklikleri yapabilir.” Artık farklı düşünmek, davranmak ve ortak çıkarlarımız için bugünden hareket etmek zorundayız.

“İnsan en yakınlarını kaybedince nedir? Neye dönüşür sence?” Kitabın temel çatışmalarından birini oluşturan bu cümle ana karakterlerin olduğun kadar dünyanın genel olarak büründüğü havayı da özetliyor. Yaşamak yeterince zorken, “insan kalarak” yaşamak daha da zor sanırım.

Dünyanın genel olarak büründüğü havayı özetliyor mu, emin değilim. İnsan eliyle gelen felaket, dünya nüfusunun çoğunluğunu oluşturan yoksulları, azınlıkları çok daha sert vuracak. Pandemide de böyle olmadı mı? Virüse karşı en dirençsiz olan, tedaviye ulaşamayanlar yoksullar ve dezavantajlı kesimlerdi. Orman yangını olduğunda oradaki köylü, orman işçisi ölüyor. Bu bir tarafa, bu cümleyle kastettiğim şey illa negatif bir dönüşüm değil. Biraz yas, biraz insan olarak geçirilen dönüşümden bahsediyorum. Özellikle genç yaşta yakınlarını kaybedenleri, onların bu yas ve acıyla mücadelesini düşünerek yazdım.

19. yüzyıldaki spekülatif kurgularda gelecek eşit, adil, cinsiyetsiz ve refah bir yer olarak görülürken dünya savaşlarından sonra yazılan kurgu metinlerde hep totaliter, kaotik ve korkutucu bir gelecekle karşılaşıyoruz. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Jules Verne, dediğinize örnek olabilir ama onun da aslında bilim ve insanlığa dair daha karamsar yazdığını, kitaplarını yayıncısının titizlikle elden geçirdiğini biliyoruz. 19. yüzyılda evrene, gezegene, insana ve genel olarak yaşama dair bilgi çok az, daha adil ve eşit bir dünyayı hayal etmek belki daha kolaydı…

Sanayi devrimiyle bilimde de büyük sıçrama yaşandı, insan hayatı radikal bir şekilde, kısa zamanda değişmeye başladı. Ama Ursula Le Guin başta olmak üzere cinsiyetsiz, eşitlikçi bir dünya kurgusu yapan yazar pek bilmiyorum. 20. yüzyılda bilim kurguya totaliter, kaotik havanın egemen olması bu hızlı değişimle birlikte yıkımı gören, yaşayan yazarların duygusunu yansıtıyor bence. Günümüzde gelecek endişesi taşımayan yok gibi. Kapitalizm her yeri işgal etmişken tatlış ve adil bir dünyayı nasıl hayal edelim?

“Asıl işim gazetecilik.”

Yazarlığın yanında uzun yıllardan beri gazetecilik de yapıyorsunuz. Gazeteciliğin yazarlığa yahut yazarlığın gazeteciliğe nasıl bir etkisi oldu?

Asıl işim gazetecilik. Sanırım 15 yıl “köşe” yazısı yazmasaydım kitap yazmaya cesaret edemezdim. İlk kitabım “A’dan Z’ye: Buraya Nasıl Geldik” kurgu değil, mesleki tecrübemden beslenerek yazdığım denemeler toplaması diyebilirm. Malum, Türkiye’deki standart gazeteci kitapları ya gazete köşelerinin toplamasıdır ya da “ben ne şahane gazeteciyim be” tadındadır. 2015’ten beri bağımsız çalıştığım için köşe, yorum dışında yazmaya vakit bulabildim. Türkiye’nin geçirdiği “şok dokrini”vari değişimle birlikte dijitalde yeni mecraların gelişimi, gazetecilik yapma şeklini değiştirdi. Şimdi podcast de yapıyorum, yazı da yazıyorum. Bu kitapta olduğu gibi, birbirini besleyebiliyor. Gazetecilikle anlatamadığım derdimi belki kurguyla anlatabilirim diye bu kitabı yazdım. Ama edebiyatçı olmak bambaşka şey.

Günümüz romanını nasıl buluyorsunuz? Sevdiğiniz ve eleştirdiğiniz yönler neler?

“Günümüz romanı” çok geniş bir kavram. Genelleme yapamam, haksızlık olur. Çok iyi yazarlar da çıkıyor, eskiden beri takip ettiğim yazarların yeni eserleri de heyecanlandırıyor. Bazen bir yazardan ilham alıp (Ursula le Guin, Elena Ferrante gibi) tüm kitaplarını okuyorum. Bazen bir yazara ait tek eser, bazen de sadece bir cümleyi seviyorum. Meslek gereği kurgu dışı (yakın tarih, bilim, araştırma) daha çok okuyorum. 

Son zamanlarda neler yapıyorsunuz? Masanızda bizim için neler var?

Çok çalışıyorum. (Gülüyor) SES Eşitlik ve Dayanışma Derneği projesi için kısa bir film hazırlığı, Bianet’in ifade özgürlüğü almanağı için bir bölüm yazıyorum, podcast, Bahadır ve Hakkı ile haftalık ArtıTv yayını ve  Kısadalga.net için podcast, yazı. Masamda şu anda kedim Tortor oturuyor, bilgisayarımın yanında şarabım, notlarım, tütün kesem ve Ayşegül Sömez’in yeni kitabı “Çağdaş Sanat Var Mı?” duruyor. 

edebiyathaber.net (1 Kasım 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r