Masthead header

Mehmet Erte’den şiiri iten “Çatlak” sözler | Bâki Asiltürk

Bir şiir kitabı nasıl okunur? 

Pek çok yanıtı olan bir soru: Nasıl yazıldıysa öyle okunur. Roman gibi baştan sona ara verilmeden okunur. Tek tek şiirlere odaklanılarak okunur. Rastgele bir sayfa açılıp ileri geri (eskilerin şiir falı dedikleri teknik) şiir şiir okunur. vs. vs.

Bu okumalardan hem en kolay hem de en zor olanı, şairini yakından tanıyıp bildiğiniz kitapların okunuşudur. Kolaydır çünkü az çok tahmin edeceğiniz bir içerik, biçim, biçem beklemektedir sizi. Zordur çünkü ön koşullu olarak başlarsınız kitabın kapağını açmaya.

Mehmet Erte, ilk gençlik yıllarından bu yana tanıdığım (hatta, 2000’ler bağlamında, beraber büyüdüğümüz isimlerden demem de mümkün), yazdıklarını sürekli olarak takip ettiğim, bazı metinlerini güncel edebiyat bağlamında derslerimde okuttuğum yazar ve şairlerden. Epey zaman önce E dergisinin toplu söyleşisinde beraber söz almıştık, oradaki tanışıklık hem bireysel hem de yazınsal anlamda devam etti. Daha önce Suyu Bulandıran Şey, Alçalma gibi şiir kitapları ve Arzuda Bir Sapma romanıyla ilgili olarak da yazdım. Demek, Mehmet Erte’nin edebiyatını biraz tanıyorum.

Yine de burada biraz durmak gerekecek çünkü Mehmet Erte, hemen her kitabıyla yeni ve farklı şeyleri yeni ve farklı şekillerde söylemeyi bilen bir isim. İsteyen ve bilen… Bunu sadece tür değişimi üzerinden, şiir ve roman çerçevesinde söylemiyorum. Biçim ve biçem arayışları, işleyeceği duygu veya düşünceyi gerekli forma oturtmadır mesele. Çatlak’taki şiirleri de o gözle okumaya başladım.

Çatlak, ince ama kalın bir çatlak. Hangi evin hangi duvarında, hangi ağzın hangi dudağında, hangi elin neresinde belli değil gibi. Bizim sorgulayıp bulmamızı istiyor ve elimize yeni çizilmiş bir haritadan parçalar tutuşturuyor. Haritada aşkla nefret, bugün ile yarın, tekil ile çoğul, aşkla kavga bir arada. Aşk inceliğini meydan kalınlığı ve kalabalığı ile geçiştirmeyi istiyor şair: “Anlaşılmayacak diye üzülme nasıl aşkla yaşadığımız / Meydanlarda aşkla savaşmazsak yaşamış sayılmayacağız”. Yaşamak, başkalarıyla temas etmek, sürtüşmek demektir. Aşk da çatışma da iyilik de kötülük de zulüm de mazlumluk da buradan neşet eder. Hayat, bütün bunların bileşkesidir. Başkaları ve ben daima bir aradadır, yalnızlıkta bile. Biz ve diğerleri çatışmasını, ben ve öteki karşıtlığını iyiliğe karşı kötülük dayanışmasını ironiden güç alan uyarıcı bir dille kabartıyor. Ben ve ötekinin bir kâğıt tabakasının ön ve arka yüzü gibi tamamlayıcı olduğu zamanlar geçmiştir. Eylem gerekir. Hem ötekine hem kendimize seslenerek: “Daha ne kadar böyle kaykılacaksın / Bak, mızrağı çuvala sığdırmışlar.”

Şiirde özel isim kullanmak risklidir. Bu risk iki yönlüdür. Bir yandan özel isme imgesel anlam ve çağrışım katmanın güçlüğü bir yandan da özel ismin şiirin önüne geçmesi, şiirden rol çalması riski. Cemal Süreya’nın şiirlerindeki özel ad çokluğunu/yoğunluğunu ele aldığım bir makalede bu sorunsalı işlemiştim birkaç yıl önce. Çatlak’taki bir şiir beni yine o noktaya götürdü. “Hain, Fahişe, Çişini Tutamayan Köpek ve diğerleri” başlıklı şiir bu. Zaman zaman yansıtmacılıktan, zaman zaman da bilinçaltına ayna tutmaktan el ve güç ve ilham alan bir epik. Nigâr Hanım, Mithat Bey ve Bay Rudreş arasındaki triologia şiirin ana gövdesini, sahnesini belirliyor. Adeta bir tiyatro salonunda sahneye yakın koltukta oturup sayfaları çevirmeye davet ediyor bizi bu yapı. Trilogia kısmı bağlamında dramatiğe alan açan bir epik kurgu. Şiiri ilginç ve üzerinde düşünmeye değer kılan sadece kurgusu, yapısı değil. Beatrice ve Leyla’dan daha güzel bir kadına bir koltuk meyhanesinde tesadüf edilmesi, köpeğin adama dönüşmesi bundan daha ilgiye değer değil mi? “Kadın adamın metresi ama adam da kadının köpeği” Bu, hepsinden ilginç değil mi? İnsanın diğer insanlarla ilişki, iletişim içerisinde olduğu zamanlardaki vücut dili ve mimikleri, demin söylediğim yansıtmacılığı sembol değeri üzerinden uygulamaya yönelen teatral saptamalar içeriyor: Kadın bacak bacak üstüne attı, kadın parmağını şıklattı, adam dilini çıkararak dört ayak üstüne geçti…

Çatlak’ı çeşitli şekillerde okudum: Tek tek şiirlere odaklanarak, rastgele bir sayfa açıp şiir falı bakarak, roman gibi baştan sona ara vermeden, sadece altını çizdiğim dizeler üzerinden tekrar… Bunlar içinde beni kitaba en çok yaklaştıranın “roman okur gibi” yaptığım okuma olduğunu anladım. Belli metinler bağlamında elbette tekrar okumalar yapılabilir ama galiba Çatlak gibi çoksesli kitapları bir kerede baştan sona okumak gerekiyor. O zaman parçalar arasındaki boşluklar doluyor; ritme veya deneyselliğe değil, vokabülere veya seçkin dizelere değil, şairin imgelemine nüfuz edebiliyor, gerçeğin hayalle imtihanına tanık oluyorsunuz. Gerçek serttir; o, ancak hayalle terbiye edilebilir: “bir kadın beni isterse eğer beni soyup soğana çevirebilir / itiraz etmem buna / çünkü aşk diye bir şey vardır” İyi okuyucuya bu ilk dizenin sonundaki mecazı, kinayeyi işaret etmeye gerek yok. Bir başka ikili karşıtlık ve bunun gerçek hayattaki yeri: “Ve ne zaman onu dudaklarından öpsem kaşlarını çatar / ‘Devrime inanmıyorsun’ der bana” Özellikle “Soytarı” şiiri, bu bağlamda, tekrar tekrar okunacak cinsten. Soytarılar hâlâ iki ayağı üzerinde yürüyen kanlı canlı insan ama krallar artık dijital ve soyut; evet, şair haklı, hiçbirimiz şimdilerde kralın soytarısı değiliz!

Çatlak, az sayıda şiir içeren, 47 sayfalık, ince ama kalın bir kitap. Çatlak’taki ve çatlaktaki boşlukları gerçekle hayali karıştırıp elde ettiğiniz çamurla doldurmanız gerekiyor. Şiir ikinci planda. Normal. Neden mi? Mehmet Erte baştan beri şiiri ikinci planda bırakan, insanı alçaltmaya kâğıt karan bir şiirin peşinde de ondan. 

edebiyathaber.net (19 Kasım 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r