Masthead header

“Komşu Duvarı” üzerine | Nalan Yılmaz

Komşu Duvarı, insanların birbirlerine ve kendilerine sınır çektiği görünmez duvarlara vurgu yaparken, o engelin içinde sıkışan ya da dışından geçip giderken hiçbir şeyin farkında olmayan insanların yazgısını irdeliyor.

Bazen bu fiziken var olan bazen de kimsenin görmediği ama herkesin bildiği bir duvar olabiliyor. Her iki koşulda da dışarıdakiler içerdekilerin sorunlarını bilse de sürekli duvarın ardını gözlese de üç maymunu oynuyor duymuyor, görmüyor, konuşmuyor. 

Duvar olgusu, kitap boyunca herhangi bir vurguya gerek kalmaksızın olayların akışıyla hemen her öyküde karşımıza çıkıyor. Bir diğer önemli izlek olan yazgı kavramı ise kitabın en uzun öyküsü olan Yaşam İstasyonu’nda kapsamlı olarak işlenmiş.

Bu ana izleklerin beraberinde yazar, öykülerinde sevgiye, nefrete, öfkeye, kıskançlığa, duyarsızlıklara kısaca pek çok duyguya dokunurken birlikte yaşayan ama birbirini anlamayan bireyleri, ağırlıklı olarak kadınlar üzerinden anlatmış. 

Kitabın dikkat çeken öykülerinden biri olan Yaşam İstasyonu adlı öykü, metaforik anlatımlarla dolu bir metin olma özelliğiyle yazarın tüm öykücülük geçmişinde öne çıkarak farklı bir yere oturmakta.   

Metaforik anlatım en kısa tanımıyla, bir olguyu ya da kavramı anlatmak için onu bir benzeriyle ilişkilendirmektir. İlişkilendirmenin başarılı olabilmesi ise anlatılmak istenenle ilişkisi kurulan kavramın benzerliğinin önceden toplumda kabul görmüş olması gerekir. “Aynı gemide olmak,” “Son durak,” gibi. Vicdan Efe de hayat yolculuğunu tren yolculuğu üzerinden anlatmış ve kullandığı metaforlarla öyküyü genişletmiş. 

“Yıllar önceden planlanmıştı bu yolculuk. Ne kadar süreceği, nerelerden geçeceğimiz, nelerle karşılaşacağımız en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş, bize hazır olarak sunulmuştu.” 

Yolcuların ilk edindiği bilgi budur ancak sonradan makinist olduğunu söyleyen bir adam çıkar ve yolculara “… planlanan yönü, gidilecek şehri hep birlikte belirleyeceğiz. Kendi aranızda karar verin ve bana bildirin. Nereye gitmek isterseniz, terene makas değiştirerek yön vereceğim,” der. 

“Bir de şu var, yönünüzü belirledikten sonra trenin yönetimi de size geçecek. Benim görevim, siz kararınızı verinceye kadar. Sizin hayatınızdan şimdilik biz sorumluyuz, çünkü şimdiye kadar olan yolunuzu amirlerim belirledi. Bundan sonra kararlarınızın sorumlusu yine kendiniz olacak, sonuçlarından dolayı kimseyi suçlamaya hakkınız olmayacak.” 

İşte bundan sonra yolcular arasında tartışmalar başlar. Öyküde yaratılan atmosfer okurun da kendi hayat yolunu irdelemesine, makas değiştirmek benim elimde olsaydı hayatımda ne gibi değişiklikler yapardım gibi şeyler düşünmesine yol açar. 

Kader ya da yazgı dediğimiz şey, önceden ve değişmeyecek bir biçimde belirlenmiş olay akışı iken yazar bu öyküde okurları tam tersi bir düşünmeye yönlendiriyor. Yüzyıllardır süren tartışmalara kendi tarzıyla bir yenisini ekliyor ve şu soruyu soruyor/sorduruyor, “Kişi kaderini değiştirebilir mi?” 

“Hamile kadın, doğacak çocuğunun hayatını farklı kılabilmek, öğrenilmiş korkulardan, alışılmış savaşlardan, kinle dolu bakışlardan, hiddetle kalkan yumruklardan kaçmak için binmişti trene. Kendi kararıyla treni yönlendirme seçeneği de eklenince herkesten daha çok umutlanmıştı. Bu fırsatı mutlaka değerlendirmeli, bildiği bir hayata katlanmaktansa bilmediği ancak seçtiği hayat yolunda bir kaç saat de olsa özgürce yaşamayı seçmeliydi.” 

Kitabın bir diğer önemli metaforu olan duvar, mahremiyeti, korunmayı ifade ettiği gibi birini ya da birilerini etkisiz kılmanın ve ötekileştirmenin de aracı olmuştur çağlar boyunca. Örneğin Çin Seddi dünyanın en uzun savunma duvarı olarak geçti tarihe. Batı Berlin’i yıllarca abluka altına alan duvar yine başka bir trajedinin taş olarak vücut bulmuş örneğidir ve elbette kimi duvarlar vardır ki görünür kimi görünmez.   

Bizler güvenlik ve mahremiyet için dört duvar arasında yaşarken kendi iç dünyamıza da sınırlar çiziyor duvarlar inşa ediyoruz. Bazen o duvarların içinde gerçeği kaçırıyor, hayatı yaşayamıyoruz. 

Duvar kelimesini başlığında taşıyan tek öykü olan Taş Duvar metninde Yaşar, “Duvarlar korkak insanlar içindir,” der. Onların bahçe duvarı yoktur. Dedelerinin de olmamıştır. Yaşar’ın konuşması bitince şehirde yaşayan anlatıcı, “Duvarları olmayan bir ailede yabancılık çekmiyor, kendimi onlara ait gibi hissediyordum,” der. 

Kitabın dikkat çeken bir başka öyküsünde Aliye hala, köylüsü tarafından aforoz edilmiş, başına gelenlere nedeniyle kendini yalnızlığa sürgün etmek zorunda bırakılmış genç bir kadındır. Yaşadıklarına sebep olanların, kucak kucak taşıdığı nefret taşlarıyla örmüştür dört duvarını ve köyden yalıtmıştır kendini. Durum herkesi rahatlatmış, bütün ailenin onu yok saymasını kolaylaştırmıştır. Anlatıcı, annesinin halası olan Aliye halanın ölümünden yıllar sonra onu tanımak ve anlamak için kadının yaşamış olduğu köye gider. Yıllar önce örülmüş o görünmeyen duvarları tüm köy için kaldıramayacağını bilir ancak belki bu ziyaretle çoktan ölmüş olan bu kadını daha iyi anlaması mümkün olabilecektir.

Yaşam duvarının ötesine geçmiş bir kadın tarafından anlatılan Zülal öyküsü ise toplumun ikiyüzlülüğüne vurgu yapan bir metindir.Bugün dünyadan ayrıldığımın kırkıncı gün duası okunmak üzere…” cümlesiyle başlayan öykü bu cümle ile okuru hemen kendine çekmekte. Ölen kız için taziye evine gelenler açık ya da kapalı pek çok şey konuşurlar.

“Kurtuldu kız desene… Dört duvar arasında ömür mü geçer? Annesi bari sağ olsaydı.”

“Ben şöyle duydum. Kız aynalı odada akşama kadar ağlar, bahçeye çıkıp kahkahalar atarmış…”  

“Demek ki böyle anılıyorum. İnsanların akıllarında, evlerden ırak bir Zülal. Çocukken annemin kollarımdan ısırıp hıncını alamayarak kömürlüğe kapattığı zamanlarda tek tesellim ölümdü…” Bu öyküde de yine pek çok duvar farklı özellikleriyle karşımıza çıkıyor. 

Vicdan Efe, son kitabı Komşu Duvarı’nda birbirinden bağımsız öyküleri aynı ya da benzer metaforik ögelerle kurgulayarak hepsini görünmez bir şemsiyenin altında topluyor. Okurun yakaladığı duyguları, zihninde oluşan soruları bu yolla çoğaltıyor ve somutlaştırıyor.

Eskişehir doğumlu olan Vicdan Efe, öykü dalındaki pek çok yarışmada dereceleri olan bir yazar. Yaba Edebiyat Dergisi’nin düzenlediği “Sokaktaki İnsan Öyküleri” konulu öykü yarışmasında başarı ödülü aldı ve öyküsü basılan kitapta yer aldı (2002). Samim Kocagöz Öykü Yarışmasında, Gülbiye öyküsü 2’ncilik ödülü (2004). Anafilya Sanal Edebiyat Dergisinde, Eriyik Bir Hayat adlı öyküsü ile 2’ncilik ödülü. Kocaeli Yüksek Öğrenim Derneği Jüri Özel Ödülünü Sen de Topla Düşlerini adlı kitabıyla ve aynı kitapla Sabit İnce 3.lük ödülü (2004). Tambur Ağıtları kitabı, Orhan Kemal  mansiyon ödülü (2001)

Yazarın yayımlanmış kitapları: Sen de Topla Düşlerini (Kum Yayınları, 2004), Tambur Ağıtları (Şenocak Yayınları, 2008), İki Kız Bir Oğlan  (İlkgençlik romanı, Koza Yayınları, 2011), Sevincin Rengi, (İlkgençlik romanı, Koza Yayınları, 2011)

Ayrıca yazarın pek çok dergide denemeleri ve kitap inceleme yazıları yayımlanmıştır. 

edebiyathaber.net (26 Ağustos 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r