Masthead header

Kim demiş kadın yaratamaz diye! | Ayça Ceylan

Sadece Türkiye’de değil ziyaret ettiğim birçok ülkede tanıştığım insanlara bakıyorum da birçoğu kendini küçümsemek ile ilgili bir sarmalın içinde. Kendini küçümsemede ne var ki, asıl kendimizi büyük görmemek lazım iç sesiniz varsa, ona bir dakika demenizi arzu ediyorum. Çünkü yaşamda bir şeyin ederi ya da değeri neyse onu bulması gerekir. Hem şunu da hatırlamak da fayda var: O iç sesin kaynağı ne? Çocukluğunuzda karşılaştığınız aile dinamikleri mi? Şu anki iş hayatınızın heteronormatif değerleri mi? Belirsiz gelecek karşısında geçmiş örneklemelere tutunma isteği mi? Tüm bu sorular ve daha fazlası geçmiş, şimdi ve gelecekle eşleşiyor; Tıpkı yaşamlarımız gibi.

Zamanları ve karakterleri birbirine dolayıp, okuyucunu gündelik diye tanımlanan problemlerle bilim kurgunun evreninde rastlaştıran feminist yazar, eleştirmen ve akademisyen Joanna Russ’un Minotor Kitap’tan S. Melis Baysal çevirisiyle yayınlanan Yazmak Yasak-Bastırılan Kadın Yazını kitabı yukarıda bahsettiğim “kendini küçümseme” ruh haline iyi gelebilecek bir kaynak. Haliyle “cinsiyetler ötesi bir okuyucu kitlesine hitap ediyor” demek yanlış olmaz. Kitap sadece bastırılan kadın yazınının bir dışavurumu değil. Ayrıca resim sanatında kadınların konumundan yaratıcı eylem halindeki bir kişinin gündeliğine kadar birçok anlatıya rastlamak mümkün. Kendim de kadın bir performans sanatçı olarak, yaratıcı endüstriler piyasasında, kitabın içindekiler kısmında belirtilen 11 bölümün hala kanlı canlı yoluna devam ettiğini söylemek isterim. Yasaklar, kendini kandırma, failliğin inkar edilmesi, failliğe leke sürülmesi, içerikle ilgili çifte standart, yanlış sınıflandırma, istisna sayılma, müstesna görülme, örnek alınacak kişi eksikliği, verilen karşılıklar ve estetik bölümlerinde aktarılan durumlar tarihsel bir sürecin hem sancılarını hem de soruları beraberinde getiriyor. Ayrıca kitapta akademik süreçlerin tarafkarlığı gözler önüne seriliyor. Bu nedenle Joanna Russ’un “bu kitap öğrencilerime adanmıştır.” ifadesi onun adaletli bir öğretmen olduğunun da göstergesi.

Bana kalırsa bir kişinin yaratıcı bir eyleminden bahsediyorsak onun yaşamından da bahsetmek elzem bir durum. Karşılaştıklarımız, biriktirdiklerimiz, yanımıza aldıklarımız bizim içsel kütüphanemizde yer alıyor. Zaman zaman o kütüphaneye gidip, ne alacaksak onu alıp, bir üretime eviriyoruz. Sevgili Joanna Russ 1937’de Bronx’ta Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. 8 yaşına kadar ebeveynleri Bertha ve Evarett ile yapılan müze gezileri, teleskopla gökyüzünü inceleme gibi pratikler onun peri masalı gibi bir çocukluk geçirdiğini bize düşündürebilirdi elbet. Ancak 8 yaşından sonra babasının geçirdiği bir rahatsızlık sonrası davranışları değişmeye başlamış. Kendisinin de belirttiği bu durumun yansımalarına kitaplarındaki karakterlerinde de rastlıyoruz. Annelik, kadınlık, toplumsal cinsiyet, kendini kusurlu hissetme, dışlanmışlık hallerini bilim kurguda bir araya getirmesi hem kendi hem de kolektif olarak maruz kalınan bu deneyimlerinin bir parçası. Bireyselin kolektifle olan ilişkisini düşününce minör olanın barındırdığı potansiyeli es geçmemek gerekli. Bu nedenle “büyük” diye tanımlanan kişilerin büyük büyük laflarına aldanmamak lazım. Kitaptan bir örnekle de bu savımı pekiştirmek isterim: “Psikalisti Otto Rank, Anais Nin’e şöyle demiş: ‘Nevrotik kadın tedavi edildiğinde kadın olur. Nevrotik adam tedavi edildiğinde ise sanatçı olur… Yaratmak için bir şeyleri yıkıp yok etmek gerekir. Kadınlar bunu yapamaz.’” Minik bir parantez; kitapta Otto Rank’in bu sözlerini okurken Anais Nin’in şu sözlerle cevap verdiğini hayal ettim ve gülümsedim: “Bir kadının, erkeğin kendisini yaratmak yerine istediği dünyayı inşa etmesini beklemesi ne kadar yanlış.” 

Joanne Russ’a dönecek olursak Cornell Üniversitesi’nden İngiliz Edebiyatı bölümünden 1957’de mezun oldu. 1960 yılında ise Yale Üniversitesi’nden Oyun Yazarlığı ve Dramatik Edebiyat yüksek lisans derecelerini aldı. Yaşamı boyunca birçok üniversitede ders verdi. Ve bilim kurgu edebiyatı adına birçok başarılı eser verdi. Türkçeye “Dişi Adam” olarak çevrilen, alternatif evrenleri barındıran 1975 tarihli “The Female Man” kitabının bendeki yeri ayrı olmasına karşın kendisini tek bir kitaba indirgemek doğru olmaz. Şayet Yazmak Yasak-Bastırılan Kadın Yazını kitabını da okuma imkanınız olursa kadın yazarlara sıkça yapılan -sanki tek bir kitapları iyiymiş ya da tek bir kitapları varmış gibi- bir haksızlığı da tekrar üretmek istemem. Picnic on Paradise, We Who Are About To gibi birçok romanı okuma deneyiminiz için faydalı olur diye düşünüyorum. Son zamanlarda sinema alanında bilim kurgunun sıkça karşımıza çıktığını düşünürsek, yetmişlerde Joanne Russ tarafından yazılan kitapların çağımızla uyumlu olduğunu belirtmek gerek.

Yazmak Yasak-Bastırılan Kadın Yazını kitabına dönecek olursam; kitaptaki 11 bölümün her biri deneyim aktarımı açısından yoğun bir şekilde tasarlanmış. Yasaklar başlığı altında gayriresmi olarak uygulanan yöntemleri okuduğumda bunların sadece edebiyat değil, birçok iş alanında da uygulanmaya devam ettiğini fark etmek ne kadar yorucu gözükse de aslında kitabın ilerleyen bölümleri örneklerle güçlenmeye ve yola devam etmeye vesile oluyor. Charlotte Brontë, Emily Dickinson, Sylvia Plath, Emily Brontë, Virginia Woolf, Elizabeth Barrett, Marianne Moore, Margaret Cavendish ve nice kadın, kitap boyunca okuyucuya “nerede bu ‘kadınlar eser yaratamaz’ diyenler” diye düşündürüyor. Kadınların antolojilerde yer alma oranlarına da yer veren kitapta, kadın yazarların bir türe dahil edilirken haklarında eser harici söylenen birçok yorum okuyucunun karşısına çıkıyor. Cinsel yönelimlerden teknikten yoksun göstermeye kadar birçok bahanenin kadınların önüne çıkarılan büyük engellere dönüşmesine tanık olmak bir miktar iç karartıcı. Öte yandan iç karartan durumların analizi çözümler için de bir o kadar gerekli. İstatiksel bilgiler kimi okuyucular için yorucu bir hal alabilecekmiş gibi algılanmaya müsait olsa da kitaptaki birçok örneklemenin ve yazarın kendi deneyimlerinden aktarımlarının minör olanla ilişkisi Yazmak Yasak-Bastırılan Kadın Yazını’nın dengeleyici bir dile sahip olmasını sağlamış. Sonsözdeki eleştiri yapısının mizah ile olan ilişkisi ve bunların bilim kurgunun dünyasıyla harmanlanması Joanna Russ’un yaratıcı sürecini incelemek açısından anlamlı.

Yaşam sıvımız kan gibi kırmızının ağırlıklı olduğu kapak tasarımı canlılığa, devam etmeye, üretmeye vurgu yapar gibi. Tabii kök çakranın rengi de kırmızı, bu nedenle köklenmeye ve ait olduğumuz yeri inşa edene kadar kendimizi kandırmadan kendimizi tasarlamaya devam!

Bitirirken Joanna Russ’un Yazmak Yasak-Bastırılan Kadın Yazını kitabından şu cümleyi irdelemekte fayda var:
“Bir yargıya vardığını fark edeceği alanı kendine yaratmadan yargılara kapılıp gitmek, sahip olduğu avantajları (ve bu avantajların kimlerde bulunmadığını) açıkça görmeye çalışmadan bunlardan yararlandığı belli belirsiz hissetmek, sırf alışılagelmiş oldukları ve rahatlık sağladıkları için anlam bulanıklaştıran çarpıtmaları kabullenmek, geleneğe uygun davrandı diye sanki gerçekten doğru bir davranış sergilemiş gibi memnuniyet duymaya kendini ikna etmek, bilmediğini bilmek, bilmemeyi yeğlemek, halihazırda biliyor olmanın getirdiği konumu kısmen samimi kısmen de bencilce bir ihtirasla ‘nesnellik’ olarak savunmak… İnsan becerileri arasında hayli geniş ve muğlak bir yer kaplayan bu alana Jean Paul Sartre kendini kandırma diyor…” 

edebiyathaber.net (10 Mayıs 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r