Masthead header

Kendine ait bir yaşam | Hatice Balcı

“Özbilinç, yani kişinin kendini kendi düşüncesinin nesnesi kılabilmesi ancak benliğin ötekilerle karşılaşmasıyla mümkün hale gelir…

Bireylik ötekilerle ilişki vasıtasıyla ortaya çıktığı ölçüde, kendini tanıma ve kabul birbirine sıkı sıkıya bağlıdır… Bizler, esas itibariyle, hayatta kalması ve esenliği tekil, cisimleşmiş ötekilerle kurduğu etkileşime bağlı olan toplumsal mahluklarızdır. Öteki, benlik için bir sınır değil, onun bir koşuludur.”* 

Rita Felski

Demet Cengiz bu yıl içinde yayımlanan ilk romanı “Adımı Deniz Koydular”da koyu bir fakirlik, şiddet, yalnızlık sarmalında büyüyen iki yetişkinin çocukluk dönemlerinden başlayarak hikayelerini anlatıyor. 1970’li yılların ortalarından 2010’lara değin izini sürdüğümüz Deniz ve James’i.

Bu dünyadaki “cehennem”ler

İnsanın akrabalarını sevebilmesi kolaydır. Peki ya en yakın akrabaları kendisine her gün zulmediyorsa onları sevebilir mi? Cengiz’in romanında, sürekli şiddete maruz kalan bireylerin özellikle de kadınların ve çocukların içinde yaşadıkları cehennem böyle bir yer. Sevgisizlik tıpkı birbirine yapışan moleküller gibi çocuklara da geçiyor. Biz de romanı okurken merak ediyoruz: Deniz ve James gibi kendi cehenneminden uzaklaşabilen çocuklara büyüdüklerinde neler oluyor? Geride kalanlara, -özgün kişiliklerini yapılandırabilecekleri özgürlüğü hiçbir şekilde yakalayamayan diğerlerine- neler oluyor? 

İstanbul Seyrantepe’deki bataklığından- ilkokulu bitirir bitirmez- sevenlerince çekilip alınıyor Deniz. Elde ettiği burslarla eğitimini tamamlayabiliyor. Lise yıllarında yanı başında bulduğu ÇYDD desteği yaşam amacını belirlemesinde ona ayrıca güç veriyor. Öte yandan James ile kız kardeşi Liz, Londra’da ebeveynlerinin ilgisinden mahrum, giderek de onlardan ayrı yaşadıkları bir evde hayata tutunmaya çabalıyorlar. Büyürken ne onlara sevgi gösterebilecek birileri ne de destekte bulunan kamu kuruluşları var. Genç James’in üniversiteyi okurken para ödemesi gerekmiyor belki ama sistem başkaca bir maddi avantaj sunamıyor ona. 

Her ikisi de yaşadıkları cehennemden kendilerini ayrıştırabiliyor fakat çocukluk travmaları onları her daim takip ediyor. Öte yandan Deniz ve James’in travmalarıyla baş edebilme pratikleri birbirine hiç benzemiyor. Deniz hukuk eğitimi alarak edindiği mesleki birikimini şiddete maruz kalan kadınların gönüllü avukatlığını üstlenerek kıymetli bir yönelime dönüştürebiliyor. O uzun seneler boyunca, dayanışma ruhuyla harekete geçebilmesi Deniz’in benliğini yapılandırıyor da. James ise kim olduğunu, hayatta ne istediğini sorgulayamıyor; etkisi altına girdiği kadınların peşinde sürükleniyor. Sonunda bu iki insanın yolları bir biçimde kesişiyor, birbirlerine âşık oluyorlar. 

Dilsizleşme

Mesleklerimiz bizi tanımlamaya yetmez. Yaptığımız işlerden çok daha fazlasıyızdır. Dolayısıyla gündelik rutinlerimizin yanı sıra bambaşka şeylerin de parçası olabilmeye ihtiyaç duyarız. Bir amaca, bir etkinliğe dahil olmak isteriz; hem mutlu etmek hem de mutlu olmak isteriz.  Fakat insan yaşadığı toplumda değer görürse değer yaratabilir. Belirli bir maddi güce ulaşabilmişse tüm bunları düşünüp yapabilir. Ancak o zaman yaşamı güzelleştirmek mümkün olabilir. Üstüne üstlük toplumun sanatına, bilimine, kültürüne katkı sunabilme çabası insani bir gereksinimi karşıladığı kadar bir “hak”tır da. Milyonlarca çocuk Deniz’in elde ettiği desteğe ulaşamıyor diye bu haklardan/gereksinimlerden mahrum edilemez. Fakirlik yeteneksizliğin bir sonucuymuş gibi görülüp normalleştirilemez. Benzer biçimde, piyasa için doğrudan bir fayda yaratmıyor diye kimi emek biçimleri değersizleştirilemez. Yaşamı kârlar üzerinden kurgulamaya yeltenmek, örneğin, çocuk büyüten bir kadının emeğini, finans şirketinde portföy yöneticiliği yapan başka bir kişinin emeğiyle karşılaştırıp önemsiz bulan algıya ve kibre kapılmak ne kadar da tuhaftır. 

James’in nereye giderse gitsin peşinden gelen bir ördeği Deniz’in de zeytin ağacı vardır. Deniz insanlarla bir aradayken pek az konuşur. Gerek sevdiği kişilerle ilişkilerinde gerekse sevgili ilişkilerinde hayal kırıklıklarını yaratan daha çok bu suskunluğu. Herkesin kendince birtakım sırları olur olmasına fakat iletişimi sekteye uğratacak derecede başkalarına açılamama, benliğini ortaya koyamama hali acı vericidir; sonsuz biçimde yanlış anlamalara yol açabilir. Hatta belki de insanı kendinden, başkalarından vazgeçmeye kadar götürebilir. 

Nihayet Deniz yaşamının kritik bir anında bu kör kütük dilsizliğini aşabildiği için biz de artık ona ulaşabiliyoruzdur. 

Romanlar benliğimize sızıyor 

Virginia Woolf, günlüğünde Shakespeare’in eserlerini anarken ondaki imgeler dünyasının hızını hiç kesmeyen doğurganlığını kıskanır. Oysa ben de benzer biçimde, daha dün Deniz Feneri’ni incelerken Woolf’un karakterlerinin kendilerine dair, bakıp gördükleri nesnelere, manzaralara dair, tanıdıkları insanlara dair kanılarını zihinlerinden geçtiği anda ve o akışın hızını yakalayarak verebilmesine hayret etmiş; o müthiş hızlanma kabiliyetinden çok etkilenmiştim. Woolf bütün o duyumları, kendi içindeki geçişleri ve griftlikleriyle birlikte, üstelik de duraksamalara pay bırakmamacasına uzun cümleler kurarak yakalıyordu. Deniz Feneri’nin tüm bu hız ve geçişlerinin insan deneyiminin çeşitliliğini açığa vuran gücü paha biçilemezmiş gibi geliyor insana. Onun ardılı yazarlar kadar, dikkatli okurlar açısından da baş döndürücü bir şey bu. 

Woolf’tan sonra özbilinci kendi anlatısının merkezine koyan çok sayıda roman yazıldı. Fakat bu romanların pek çoğunda, -Woolf’unkinde olduğu gibi akışı yakalamaktan ziyade-, benliğimizin su yüzüne çıkan kimi parçacıklarını izleyip gözler, evirir çeviririz daha çok. Ama işte bu kadarı bile okurda aydınlanma anları yaratabilir, hiç beklenmedik bir biçimde benliğine karışabilir. Monika Maron’un “Uçucu Kül”ünde olduğu gibi. Ya da ne bileyim Clement’in “Kadınlar Ormanı” veya Mulligan’ın “Trendeki Adam”ında olduğu gibi.  

Kadınlar Ormanı ele aldığı temalarıyla da hikâyenin kurulduğu anlatım diliyle de Adımı Deniz Koydular ile akraba bence. Ladydi hikâyenin tek anlatıcısı ve kulağımıza ulaşan da yaşanmışlıklar üzerinden yalnızca onun sesi. Her iki roman da -tıpkı mayınlı bölgeler gibi- kimsenin uğramayı aklından geçirmediği mahalleleri, berbat yaşam koşullarını, ruhları ve bedenleri parçalanan kadınları, çocukları anlatıyor. Her iki romanda da ana karakterler ölüme çok yakınken dramatik altüst oluşlar denizinde adeta yeniden doğuyorlar. Clemet’in, kadınların yoksulluğunu, maruz kaldıkları şiddeti, trajedilerini anlatan sesi yüksek perdeli değil. Olayların şiddeti ile yazarın kurduğu anlatım dili arasındaki bu tezatlığın acı acı tebessüm ettiren sözcükleri tüm bedenimizde gezinen bir yumruya dönüşüveriyor.

Cengiz’in romanında da çıkarımlarımızı Deniz’in dili, bakışı, düşünceleri, gözledikleri üzerinden yapıyoruz. Bir belgesel film izlercesine ya da bir otobiyografi okurcasına yaşanan kâbuslara biz de uyanıyoruz. Cengiz tüm bu kâbusları yaşayanları duymalıyız diyor okuruna. Zira yeryüzünü kardeşliğin yurdu kılabilmek demek hiç tanımadığımız insanların kısılmış seslerini, acılarını, dile getiremedikleri haksızlıkları duyabilecek kadar onlara yaklaşabilmek demek.  

Adımı Deniz Koydular, Türkiye’nin ve dahası Britanya’nın kısaca yakın dönem sosyo-politik tarihçesini de sunuyor. Dönüm noktası olayları hatırlatıyor. Döneme damga vurmuş politik figürleri kronolojisiyle birlikte anıyor. Ancak yazar- hikâyenin bağlamından uzaklaşmasa da – gündelik politik atmosferi irdelerken yer yer şablona yaklaşan ifadelendirmelerden kurtulamıyor. Böyle olunca da Deniz’in dilinden aralara serpiştirdiği kişisel çıkarımları ile, anlattığı hikâyenin akışı arasındaki ritmin zaman zaman eşleşemediği duygusuna kapılıyoruz. Yine de ölçüye vurulacak olsa metnin bütünü içinde ciddi bir aksaklık değil bu.

Talep etmek

İyi edebiyat, biraz da içimizdeki ve dışımızdaki dünyaların karmaşasına, kaotik altüst oluşlarına durmaksızın maruz kaldığımızı idrak edebilmek üzerinedir. Tam, mutlak, eksiksiz bilgi diye bir şey yok ve olmayacak da. Hal böyleyken bile bildiklerimizin gerçekliğini arada sırada gözden geçirmek, kulaklarımıza ulaşan kolay bilgiye kuşkuyla bakabilme yeteneğimizi geliştirmek zorundayız. Ve ayrıca kötücül gerçeklerle inatlaşmayı elden bırakmadan kendimizi ve dünyayı anlama, olup bitenleri anlamlandırma gayretimizi sürdürmek zorundayız. Böylesi bir gayret yaşama “umutvarlık”la katıldığımızı gösterir ve bu muazzam bir şey. 

Adımı Deniz Koydular, halihazırda, Türkiye’de en dinamik toplumsal muhalefet alanına dönüşen kadın hareketinin canlılığına eşlik eden bir talepkârlık içeriyor. Biz de Demet Cengiz’in kadın dünyalarımıza sıra dışı bakış açıları getirebilen yeni romanlarla tekrar karşımıza çıkmasını dileyelim.

* Yazının girişindeki alıntı için bkn: Felski, Rita, Edebiyat Ne İşe Yarar? Çev: Emine Ayhan, Metis Eleştiri, Mayıs 2019, 4. basım, syf. 45,46.

edebiyathaber.net (16 Aralık 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r