Masthead header

Kendi gücünün farkına varmak | Menekşe Ercan Pekel

David John Constantine, 1944 İngiltere doğumlu bir şair, yazar ve çevirmendir.  Oxford Wadham Koleji’nde, “Modern Diller” bölümünde okumuş, Almanya Durham Üniversitesi ve Oxford Üniversitesi’nde dersler vermiştir.  Hölderlin, Brecht ve Goethe gibi klasik Alman şairlerinden çeviriler yapmıştır.  Öykü, şiir ve çevirileri  birçok ödüle layık görülmüştür. 

Yazarın “Gerekli Güç” öyküsü,  Metis Yayınları tarafından 2006 senesinde Türkiye’de ilk basımı yapılan “Başka Bir Ülkede” isimli kitabında yer alır.  Constantine’in bu öyküsünde, aynı zamanda bir şair olmasından ileri gelen lirik bir anlatım öne çıkar.  Mekân tasvirleri detaylı, özenli ve şiirseldir.  Hikâyesini anlatırken acele etmediğini görürüz.  Olaylar yavaşça akar.   Fakat genel anlatıma hakim olan bu sakinlik havası, sıra karakterlerin iç dünyasını aktarmaya geldiğinde, yerini dikkat çekici bir açık sözlülüğe bırakır.  Yazarın, öykü kahramanlarının duygularını ifade ederken kullandığı dil, dokunaklı  ve hayli çarpıcıdır. 

David Constantine’in bu öyküsündeki kahramanlar, görmüş geçirmiş kişilerdir.  Büyük yokluklar çekmemişlerdir, görünürde konfor içinde yaşarlar.  Fakat hayatlarında tamir edemeyecekleri veya geriye çeviremeyecekleri bir eksiklik vardır. Keder ve kendine acıma duygusunu yoğun bir şekilde yaşarlar. 

Öykü, iki kız çocuk sahibi bir çift olan Judith ve Max’in denize tepeden bakan, şehre hayli uzak, büyük bir arazi içinde bulunan evlerinde geçer.  Öykünün başından itibaren anne Judith’in bir gerginlik içinde olduğunu anlarız.  Sebep, bir süre önce yakalandığı kemik kanseri nedeniyle kalçalarında oluşmaya başlayan sakatlıktır. Yürüme yetisini yavaş yavaş kaybeden ve büyük bedensel acılar çeken  Judith, kızgın ve huzursuzdur.

Kocası Max görünürde ona destek oluyor gibidir.  Fakat öykü ilerledikçe, Max’in hayatın sert gerçeklerine tahammül edemeyen, güçsüz biri olduğunu anlarız.  Kendisini sonu gelmeyen bir çalışmaya adamıştır.  Karısı ve çocuklarıyla her akşamüstü iki saat geçirdikten sonra üst kattaki odasına çıkar ve çizim yapmaya başlar.  Arazide dolaşırken bulduğu kemiklerin ve kemiğe benzer çeşitli sert nesnelerin detaylı resimlerini yapar.  Çalışması her gün sabahın ilk ışıklarına kadar sürer.  Ev halkı uyandığında kendi yatma vakti gelir.  Böylelikle Max, kendini karısıyla yaşayacağı yoğun ve yorucu bir duygusal temastan korumuş olur.  Judith kocasının bu durumuna çok içerler.  Özellikle de çalışma odasının üst katta olmasına. 

Max, dik merdivenler sayesinde karısıyla arasına fiziksel bir mesafe koyabilir ve böylelikle ondan kaçabilir olsa da zihinsel açıdan hep onunla meşguldür.  Çizdiği kemik resimlerinin mükemmel olması için saatlerce uğraş vermektedir.  Bu uğraş, karısının eski güçlü ve sağlıklı günlerine geri dönemeyeceğini bildiği halde, faydasız yere didinen Max’ın çaresizliğini sembolize eder.   Judith’in günden güne kötüleşen kemikleri, ilişkilerinin de günden güne sağlıksızlaşmasının bir simgesidir aynı zamanda.

Öykü boyunca evin etrafında gezinen, camlarına burnunu dayayan, arazide serbestçe koşan beyaz bir at vardır.  At, gücün ve dayanıklılığın, gençliğin ve  sağlığın sembolü olarak kullanılır.  Judith, artık kendinde bulunmayan bütün özellikleri barındıran bu attan ölesiye korkar.  Üstelik bu atın sahibi, genç ve güzel bir kız olan komşuları Ellie’dir.  Judith, bu kızı bir akşamüstü evlerine davet eder. 

Ellie, oturma odasına girdiğinde, Max uyumaya gitmemiştir, hâlâ ailesiyle birliktedir.  Judith birden kıza karşı merak duymaya başlar,  ona sorular sorar.  Neden üniversiteyi bırakmıştır, Acha denen bu küçük ve iş güç olmayan yerde ne yapmayı amaçlamaktadır?  Kız kendine göre mantıklı cevaplar vermeye uğraşırken göz ucuyla Max’e bakar hep, Judith onun duygularını sezer. “Ne güzel kız,” der içinden, “ve Max’e aşık.”  Kıza bağımsız olması ve kendi hayatını kontrol etmesi gerektiğini öğütler.  Ellie tepkisizdir.

Kocasına çalışmak için yukarı çıkıp çıkmayacağını sorar Judith. Kocası “Bir süre çalışmasam olur,” deyince, topallığından beklenmeyecek bir çeviklikle odadan çıkar, üç bardak ve bir şişe içkiyle geri gelir.  Bardakları doldurduktan sonra dik merdivenin başındaki piyanosunun başına oturur, büyük bir canlılıkla bir şarkı çalıp söylemeye başlar.  Max’ten kemanını getirmesini ister, Max hızla üst kata çıkar, kemanı getirir, enstrümanı piyanonun sesine göre akort eder.  Gösteriyi yöneten Judith’tir, Max karısına eşlik etmektedir.  İki küçük kız ve Ellie’den oluşan seyirciler, şimdi eski anıların canlanışını izliyor gibidir. Yazar, Judith ve Max’in seyircilere yaşattıklarını şu şekilde tarif eder: “Odayı sosyal bir becerinin pervasızca sergilendiği zamanlarda ortaya çıkan, kendine özgü bir neşeyle doldurmuşlardı. ”   

O sırada at pencereye yaklaşır, Judith sesini yükseltir, şarkısını ona da söyler, Max pencerenin yanına koşup ata serenat yapar.  Ellie’nin hayranlıktan nefesi kesilmiştir, artık Judithe’e farklı bir gözle bakmaya başlar.  Judith son şarkısını söyledikten sonra Ellie’ye döner, “Acha’ya yapışıp kalırsan aptallık etmiş olursun,” der.  İki çocuğunu alıp, topallayarak oturma odasından çıkar.   

Ertesi sabah uyandığında Judith, kocasına,  onu terk edeceğini haber verir.   Kızları da yanına alacaktır, paraya ihtiyacı olacağı için evi satmaları gerekecektir.  Max ağlamaya başlar ve  “Seni nasıl sevdiğimi bilmiyorsun,” diye cevap verir.  Halbuki Judith kanserden ilk şüphelendiğinde onu arabayla test yapmaya götürmemiştir.  Ehliyeti yoktur çünkü, yollardan nefret ettiği için hiçbir zaman ehliyet almak istememiştir.  Karısına yüz elli kilometrelik yolda eşlik dahi etmemiştir.  O kadar yola dayanamayacağını, dönüşte çalışacak hali kalmayacağını bahane etmiştir.  Evde karısını beklerken sürekli ağlamıştır. 

Max, ev satıldıktan sonra dağ başında ufak bir kulübe satın alacağını,   kendisini tamamen çalışmaya, acı çekmeye ve yalnızlığa mahkum edeceğini söyler. Judith cevap verir: “Her acı iğrençtir, üstelik de vakit kaybıdır.”  Sonra da Max’e kendisi gittikten sonra eve Ellie’yi getirmesini tavsiye eder.  “Ellie evini çekip çevirir,” diye ekler.  Max öykünün bu noktasında verdiği cevapla fazlasıyla çocuksu, silik, sorumsuz ve hayalperest  bir karakter olarak resmedilir:  “Hiç olmazsa onunla (Ellie’yle) çalışmalarım hakkında konuşabilirim.”    

Judith iki kızı evde uyurken arazide dolaşmaya çıkar.  Sahildeki parmaklıklara kadar yürür, koya gelen ayı balıklarının sudaki dansını seyreder.  Çayırda renk renk açan çiçeklere, adlarını bildiği onlarca çeşit ota, yeşilliğe bakar, dağları izler.  Yazar bu sahnede doğayı sakin bir şiirsellikle betimler.  Betimlemenin hemen ardından gelen Judith’in iç sesi ve bu sesteki gerçekçilik ise  okuyucuyu bir tokat gibi çarpar:  “Bu güzel olaylarla mı geçinecekti, kızları da bunların müptelası olarak mı yetiştirecekti?  İçinde yine gerekli güç ihtiyacı uyandı, bulantı gibi, ne kadar sık hissederse hissetsin, hep bulantı gibi.”

İşte tam o sırada kır at  Judith’e doğru koşmaya başlar.  Judith dehşet içindedir, attan kaçmaya çalışır.   Aynı zamanda içindeki akılcı sesi duyar, o ses at için şunu söylemektedir:  “O, gücün simgesi, sana neler yapabileceğini gösteriyor, keyfince sağa da gider sola da, eğlenmek için kuyruğunu yüzüne de çarpar, fenalık olsun diye değil, daha çok genç, içinde kötülük yok.”

Judith yine de koşmaya çabalar, düşer, sol kalçası yerinden çıkar.  Acıdan kendinden geçmek üzereyken tüm korkuları, topal ve aciz kalma korkusu, kanser korkusu doruğa ulaşır.  Akabinde öyküdeki en önemli kırılma noktası gerçekleşir.  Judith yerde yatarken at başını ona doğru eğer, burnuyla ona dokunur, yelesini ve kaküllerini, tutunması için ona doğru uzatır.  Başını yukarıya kaldırarak ve aşağıya indirerek,  ayağa kalkabilmesi için yelesine yapışması gerektiğini Judith’e anlatır.  Judith, atın yelesine yapışır, kendini oturma pozisyonuna getirir.  “Şimdi içinde bir zafer sezgisi vardır.” Ne de olsa daha önce benzeri bir olayda kendini kurtarmıştır. Alışverişten dönerken çıkan kalçasını yerine takmak için otomobiline tutunmuş ve kalçasını kendi kendine takmayı başarmıştır.

İçinde gitgide artan bir güçle, son bir hamle daha yapar Judith.  Atın yelesine yapışarak doğrulur, sağ yanını ata iyice yaslar, çıkan sol kalçasını itiştirerek oyuğuna geri sokar.   Acı içindedir, midesi bulanır.  Evine dönmek için ata yaslanmış halde, adımlarını tek tek atar. At ona en hassas şekilde destek verir, Judith’i evinin kapısına kadar getirdikten sonra ise çayırlıktaki deli fişek koşturmasına geri döner.   

Judith kapıyı açar, içeride kızı Meghan, biraz keyifsiz olduğunu söylediği babası için çay yapmaktadır, annesinin ne halde olduğunu fark etmez.  Oradan oraya tutunarak oturma odasındaki kanepesine ulaşır Judith.

Öykü şu cümleyle kapanır: “Önünde dağlar gibi yığılmış onu bekleyen gücünün sınavlarını gördü, zorlu sınavlar ama eşi benzeri görülmemiş sınavlar değil.”

Hayatın gerçekleriyle yüzleşen ve yaşamak için mücadele etmeyi seçen  Judith’in ve ne kadar istiyor olursa olsun, zayıflığı yüzünden ona yardımcı olamayan Max’in hüzünlü hikayesini bizlere “Gerekli Güç”te anlatan Constantine,  abartılı benzetmeler yapmaz  veya bağıran cümleler kullanmaz.  Sakin bir su gibi akan diliyle  kalbimize dokunur.

Menekşe Ercan Pekel – edebiyathaber.net (11 Haziran 2020)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r