Masthead header

Con Sinov: “Yarının Adamı, hepimizin parçası ama fazla tanımıyoruz.”

Söyleşi: Damla Karakuş

Con Sinov, Masa Kitap etiketiyle raflarda yerini bulan Yarının Adamı: Mustafa Kemal’i Anlamak adlı ilk kitabını anlattı.

Türk Milleti’nin en büyük niteliğinin yeniliğe açık olması düşüncesinde olduğunu vurgulayan Con Sinov, ilk kitabı Yarının Adamı’nda, Atatürk’ün Atatürk olmadan önceki dönemlerini; babasız kaldığında yaşadıklarını, yatılı okula kaydolduğunda nelerle karşılaştığını, ilk aşk acısını, asker oluşunu, hayallerini ve hedeflerini anlatıyor. Onu gerçekten tanıtmayı hedefliyor. Özellikle gençler anlasın, severek okusun diye de onların göz hizasına gelmeye çabalıyor. Yazdıkları bir dizi izler gibi zihinlerinde canlansın ve Mustafa Kemal’i daha iyi tanısınlar istiyor. Şimdiye kadarki sürece bakılırsa, başarmış da görünüyor. Bu kitabın bir özelliği de çiçeği burnunda yayınevi Masa Kitap’ın da başlangıcı olması. Okuru bol olsun…

Söyleşimize hazırsanız, buyurun; konumuz Mustafa Kemal’e bir adım daha yaklaşmak ve onu gerçekten anlamak… 

Con Sinov olarak sosyal medyada milyonlarca kişiye ulaşıyorsunuz. Takipçiniz her gün biraz daha artıyor. Masa Dergisi’nde yazdığınız yazılardan sonra şimdi de sosyal medya dışında ilk kez Yarının Adamı: Mustafa Kemal’i Anlamak ile okurun karşısındasınız. Con Sinov kimdir? Okura onu nasıl tanıtabiliriz? 

Çok basit: Ben ortalama bir Türk’üm. Ve bu ifadeyi çok seviyorum. Vakti zamanında tarihle alakalı bir konuda zırvalayan bir Twitter kullanıcısına cevaplar vermiştim. Hatta takipçilerimden biri ona DM atmış. O da takipçime cevap vermiş. Benimle ilgili kötü şeyler söylemiş. Hakaret etmiş. Ve “Ortalama bir Türk işte” demiş. Onun için “ortalama bir Türk” olumsuz mana barındırabilir ama ben bunu işitince çok hoşuma gitti. Onun hakaret kastıyla söylediği bu söz, benim için son derece onurlu bir kimlikti. O gün hemen profilime yazdım. Hâlâ da kullanırım.

Yarının Adamı, Con Sinov’un bir parçası mı? 

Hepimizin parçası. Ama fazla tanımıyoruz. Benim amacım onu tanımak ve yapabildiğim ölçüde tanıtmak. Çünkü biz sanıyoruz ki Mustafa Kemal karakteri hayatının her bölümünde Atatürk kadar güçlüydü. Çok popüler bir yanılsama… Emrinde her zaman ordular yoktu. Çevresindekiler her zaman onu bir önder gibi takip etmiyordu. Aksine ona karşı olanlar, ona güvenmeyenler, onu yeterince nitelikli bulmayanlar vardı. O, hayata Atatürk olarak gelmedi. Biz biraz öyle olduğunu sanıyoruz. Hâlbuki Mustafa Kemal, çok zorlu mücadelelerden ve badirelerden sonra Atatürk oldu. Ancak bu serüveni bilirsek, Atatürk’ü gerçek anlamda tanımış oluruz. Ve gerçek anlamda tanırsak, gerçekten sevebiliriz. Tanımadan sevmek pek mümkün değil. Tanımadan âşık olabiliriz ama o aşktan sevginin filizlenebilmesi için tanımak gerekiyor.

Yarının Adamı: Mustafa Kemal’i Anlamak ilk kitabınız. Devamı da gelecek sanıyoruz. Nasıl bir hazırlık sürecinden geçtiniz? 

İlk kitabım değil aslında. Basılan ilk kitabım. Basılmamış bazı kitaplarım var. Hazırlık süreci ise çok uzun oldu. Birileri “Twitter’da takipçisi çoğaldı, kitap yazdı,” şeklinde düşünebilir. Onlara kızmıyorum. Ben de olsam öyle düşünebilirdim. Ama böyle olmadı. Tarih benim için bir hobidir. Üniversite yıllarımdan bu yana araştırır ve okurum. Yaklaşık on dört yıldan bahsediyoruz. Twitter bunun son beş altı yılı sadece. Orada geniş bir kitleye hitap etmeye başladıktan sonra hemen “Hadi kitap yazayım,” demedim. Önce tarih alanında yüksek lisans yaptım. Akabinde iki yıldan fazla süre ulusal bir dergide yazdım. Yazılarımı sevdiğim ve güvendiğim tarihçilerle paylaştım. Onlardan görüş aldım. Artık gerçekten bir kitap yazabileceğime ikna oldum ve yazdım. Tabii işin bu kısmı bilinmiyor. Dediğim gibi, bunlar olağan şeyler. Hepsinden önemlisi ortaya çıkan eserin niteliğidir. Kitabın devamı konusunda hâlâ gözlem halindeyim. Bazı hedeflerim var. Yapmaya çalıştığım şeyi yaptığımı fark edersem devam ederim. Yazdığım kitap ortalama bir kitap olursa devam etmem. Çok fazla ortalama kitap var. Bu durumda bana gerek yok demektir. Şu an için gözlemler iyiye dönük. Yazdığım alanda çok önem verdiğim akademik isimlerden “Mutlaka yaz!” yorumları alıyorum.

Yazarlık nasıl bir şeymiş? Kitap yazmak ve yazma sürecine devam ediyor olmak nasıl hissettirdi? 

İşin okuma, araştırma ve yazma kısmı çok zor değil. Ama sorumluluk kısmı çok ağır. Amacıma hizmet etmeyecek bir eser ortaya koyma düşüncesi beni oldukça tedirgin etti diyebilirim. Çünkü kitap yazmış olmanın bir önemi yok benim için. Önemli olan amacım. Bu amaç gerçekleştiği sürece geri kalan şeyleri bir şekilde halledebilirim. Ama kitabı yazma sürecinde gözlerim benimle aynı fikirde olamadı. O kadar keyif alıyordum ki günde on altı saati aşan sürelerle yazdım. Farkında olmadan gözlerim dayanamaz hale geldi. Bir hafta dinmeyen baş ağrısıyla fark ettim durumu. Meğer göz numaralarım değişmiş. 

Peki, serinin devamı için nasıl bir hazırlık içindesiniz? 

Amacıma ulaştığımı düşünürsem ikinci kitap için harekete geçeceğim. İnsanları fazla bekletmek istemiyorum. Bu nedenle daha kısa bir kitap gelecek. Mevcut kitap 350 sayfa civarındaydı. Bu 200 sayfa civarında olur. Serüven kaldığı yerden devam edecek. Ama çok rahatsız edecek. Çok ihanete rastlayacağız. Ve pek bilmediğimiz sıra dışı bir hadiseyle tanışacağız. “Vay be!” diyecekler, “Bu olayın filmi nasıl çekilmez?”

Kitabı yazma fikri nasıl doğmuştu?

Ben okurken iki şeyi yaparım. İlki, mutlaka müzik dinlerim. İkincisi de kafamda hayal ederim. Atatürk’ü okurken daima kafamda dizi sahneleri gibi hayal ederdim. Mesela o savaşlarda neler yapardı, nasıl yürürdü, bir dizi sahnesi gibi zihnimde yaşardım. Mimiklerini bile kurgulardım. Kitap yazma fikri zihnimde olgunlaşınca, yöntem olarak bunu kâğıda dökmeye karar verdim. Mesela yukarıda bahsettiğim hedeflerimden biri budur. Eğer okurlar da benim gibi zihinlerinde bu sahneleri hayal edebilirse, amaçlarımdan birine ulaşmışım demektir. Ve şimdiye dek bu yönde çok dönüş aldım.

Klasik bir biyografiden uzaktasınız. Bu kitabı yazarken nasıl bir yol izlediniz?  

Ben kafamda bu sahneleri canlandırırken bir şey fark ettim: Mevcut Atatürk biyografileri bende bu durumu tetiklemiyordu. Mesela Tek Adam, harika bir biyografidir. Bana göre Atatürk’le ilgili yazılmış en üst düzey kitap odur. Muhtemelen uzun yıllar da öyle olacak. Ama bu kitap bir belgeseli andırıyor. Bilgiler var, detaylar var ama sahneler? Pek sanmıyorum. Böyle olması da çok normal çünkü Şevket Süreyya Bey bu kitabı yazdığında muhtemelen hiç dizi izlememişti. Hâlbuki bizim jenerasyonumuz dizilerle büyüdü. O halde ben yeni bir tarz olarak dizi gibi yazmaya çabaladım. George R. R. Martin’e öykünmeye çabaladım. Çünkü bunu başardığımda insanları daha çok çekebileceğimi düşündüm. Özellikle gençleri. Zihinlerinde canlandırabilirlerse daha çok odaklanırlar, daha ilgi çekici bulurlar ve daha iyi tanırlar. İşte, hedefim…

Con Sinov karakteri olarak kendinizde nasıl bir vizyon ve misyon görüyorsunuz?

Benim vizyonum, kendi kendine öğrenmeyi öğrenmektir. Bir insan ancak kendi kendine öğrenmeyi başardığında nitelikli bir zihne sahip olur. Aksi halde öğrenilenler yoktur. Öğretilenler vardır. Bir insan ona öğretilenlerle ne kadar özgür düşünebilir ki? Bize hep öğretilir. Okulda bir şeyler öğretilir. Evde bir şeyler öğretilir. Medyada, basında, siyasette hep bir şeyler öğretilir. Sunarlar ve “Bunları bil!” derler. Benim hedefim öğretilen olmak değil öğrenen olmak. Bilgileri kendim toplamalıyım. Bir yazardan çok şey öğrenebilirim ama sadece o yazardan öğrenemem. Sürekli oturup birilerinin bana sunduğu bilgilerle kendimi aşamam. Mutlaka kendi kendime öğrenme yetisine sahip olmalıyım. Bunun için de önce kendi kendine öğrenmeyi öğrenmeliyim. Ben Twitter’da bir şeyler yazdığımda, takipçilerim onu okuduğunda amacıma ulaşmış olmam. Okumalılar. Ama okuduktan sonra yetinmeyip kendi kendilerine araştırmalılar ve fazlasına sahip olup benim yazdıklarımın üzerine koymalılar. 

Güzel bir bakış açısı… Kitap da “İnsan hayata bazen kendisini hazırlar,” diye başlıyor. İnsanın hayata kendi imkânları ve fikirleriyle hazırlanışının yansımalarının nasıl olabileceğini, Atatürk’ten aldığınız izlenimlerle nasıl yorumlarsınız? 

Elit bir ailede doğan, nitelikli eğitim alan, her türlü maddi ve manevi imkâna sahip olan bir birey, hayata önde başlar. Yani sahip olduğu koşullar onu daha erkenden hayata hazırlar. Ama bazılarında bu imkân yoktur. Onlar kendilerini hazırlamak zorundalar. Bazen de bizzat hayat, insanı buna hazırlar. Öyle badireler yaşarsınız, öyle hadiselerle karşı karşıya kalırsınız ki, verdiğiniz doğru kararlar, attığınız akılcı adımlar sizi bambaşka noktalara taşır. Atatürk’ün yaşamında bunun olduğunu gördüm. Küçük yaşta babasını kaybediyor. Ailesinden ayrılıp askeri okula kaydoluyor. Okul bitiminde zindana atılıp sürgün ediliyor. Sonrasında isyanlar, savaşlar, ölüm tehlikeleri… Öyle şeyler yaşamış ki… Öyle kararlar almış ki… O sürecin sonunda Atatürk doğmuş. Diyorum ya, Mustafa Kemal dünyaya Atatürk olarak gelmedi. Atatürk bu sürecin sonunda ortaya çıktı. Biz bu süreci bilirsek, belki Atatürk olamayız ama faydalı oluruz.

Aşk acısı çeken bir Mustafa Kemal’in nasıl bir dünya yaşadığını gözlemlediniz? 

Atatürk çok “olması gereken” bir insan. Yani Atatürk’ün atacağı adımlar bellidir, yaşayacağı ömür bellidir. Kendisini düşünmez. Milletini düşünür. Gerekirse en önde gider. Gerekirse ölüme atılır. Gerekirse yıllar boyunca annesini göremez. Hatta cenazesine bile gitmeyip memleket meseleleriyle uğraşır. Çünkü o Atatürk’tür. Ama Mustafa Kemal’in gençlik yıllarına baktığımızda gelmeyen bir mektup yüzünden hisli cümleler yazdığını, akabinde mektup gelince tüm kederini unutup bir anda mutlu oluverdiğini görüyoruz. Bu bana alışılagelmişin dışında bir Mustafa Kemal’i tanıma fırsatı verdi.

Cumhuriyet’i kurma fikri, Mustafa Kemal’in aklına ve gönlüne ilk kez ne zaman düştü? Bu düşüncenin sürecini anlatmak nasıl hissettirdi? 

Toplum faktörünü çok önemsiyor. Saltanatta toplumu öne koyamazsınız. Çünkü orada ana aktör monarktır. Toplumu ön plana koymak istiyorsanız çareniz Cumhuriyet’tir. Atatürk’ün gençlik yıllarında toplumu öne koyabileceği bir model vardı: Cumhuriyet. Haliyle daha gençlik yıllarında cumhuriyeti hedefliyor ama bunu realiteye dökmek kolay değil. “Ben geldim, saltanatı kaldırdım, Cumhuriyet’i ilan ettim,” diyemezsiniz. Bunu dediğinizde kim arkanızda duracak? Toplum onaylayacak mı? Öyle bir arzu, talep var mı? Asker ne diyecek? Bunlar hiç basit işler değil. Ama işte, Atatürk olursanız, o zaman ordu da ister, toplum da onaylar. Neler oldu da Mustafa Kemal, Atatürk olabildi? İşte, mesele bunu anlamak.

Mustafa Kemal’in yaşamında, özellikle bu kitaba dâhil bilgiler içinde sizin en ilginizi çeken detay ne oldu? 

Daima bir fikri var. Bu muazzam bir durum. Yani mesela Çanakkale Savaşı’nın en zor günleri. Henüz yeni albay olmuş. En ufak hatada Çanakkale düşebilir. Başkent düşebilir. Devlet işgale uğrayabilir. Osmanlı tarihinde ilk kez İstanbul’a düşman askeri girebilir. Öyle tehlikeli bir an. Ve çıkıp “Tüm birliklerin emrime verilmesinden başka çare göremiyorum,” diyebiliyor. Üstelik bunu bir mareşale diyor. Yani askerlikte zirve noktada bulunan birine. Bu çok uçuk, çok olağan dışı bir durum. Haliyle “Çok gelmez mi?” diyorlar. O da altta kalacak değil ya. “Az gelir,” diyor. Birlikleri alıyor ve başarılı oluyor. Hayatında bu yönde çok fazla olay var. En kritik anlarda Mustafa Kemal’e koş, mutlaka bir fikri vardır.

Kitap içerisinde kronolojik sırayla yer alan fotoğraflar sizin koleksiyonunuz mu? Ne kadar zamandır biriktiriyorsunuz? 

Yaklaşık beşl yıldır Atatürk albümleriyle ilgiliyim. Bende bu ilgiyi uyandıran bir fotoğrafı oldu. Şu, Time’a kapak olan… O fotoğrafı hep “karizmatik bir bakış” olarak düşünmüştüm. Ama bir gün zoom yapınca gözlerindeki dehşetle karışık hüzün hissini gördüm. Hatta tanıdığım bir beden dili uzmanına gönderdim. O da doğruladı. Sonra bu durum ilgimi çekti. Gidip fotoğrafın tarihini araştırdım. Meğer 30 Ağustos 1924’te çekilmiş. Zaferin yıl dönümünde. Hem de zaferin kazanıldığı yerde. Hemen Atatürk metinlerine bakıp o gün yaptığı konuşmayı okudum. Savaştan bahsetmiş. Açılış yapmış. Ve savaşın gerçekleştiği arazide gezerken bu fotoğraf çekilmiş. Gözleri dalıp gitmiş. Adım gibi eminim, o esnada 1924’te değil 1922’de… Bir anlığına savaşa geri dönmüş gibi. Son Türk taarruzu, şehit olan askerler, o kanlı saniyeler… Bunlar gözlerine yansımış. Bir fotoğrafın ardında böyle bir mazinin oluşu beni çok etkiledi. Ve diğer fotoğraflarını araştırmaya başladım. Pek çok fotoğraf ve hikâyeye rastladım. Bunlar başlı başına kitap olabilecek şeyler. Bu fotoğrafları kitaba yerleştirerek zihinlerde canlandırma olayını tetiklemek istedim. Fotoğraflar sahneleri somutlaştırıyor.

Atatürk’ü doğru tanımamızın öneminden söz ediyorsunuz. Evet, bence de onu gerçekten tanımıyoruz. Yıllardır ezber ettiğimiz birkaç cümle var, hepsi bundan ibaret gibi konunun özeti. Peki, onu gerçekten tanıdığımız bir “bugün Türkiye’si” nasıl bir yer olurdu? 

Çok ileri bir Türkiye olurdu. Mesela şöyle düşünelim: Kadın cinayetleri oluyor. Çok rahatsız oluyoruz. Tepkiler gösteriyoruz. Bir şeyler yapılsın istiyoruz. Baskı kuruyoruz. Güç bela yasal düzenleme geliyor. Ama sorun çözülüyor mu? Pek sanmıyorum. Fakat Atatürk döneminde işler böyle gerçekleşmiyor. Rahatsızlık, baskı ve talebi beklemiyor. Bizzat harekete geçip, toplum henüz bir şey beklemeden onu topluma veriyor. Şöyle düşünelim: 1930’ların Türkiye’sinde hükümeti baskılayan bir kadın hareketi var mıydı? Sokaklara dökülüp “Oy kullanmak istiyoruz,” diyen sivil toplum var mıydı? Yoktu. Ama Atatürk’ün böyle baskılara ihtiyacı yok. O toplumunun ileride olmasını ister ve toplumu ileri götürecek şeyi toplum ondan istemeden verir. Ve bu ilericiliğe en büyük tehdit teşkil eden faktörle, gericilikle muazzam derece mücadele eder. Kibar adamdır Atatürk. Toleranslıdır. Konuşturur. Söyletir. Tartıştırır. Ama gericilik? Onu görürse başka biri olur. Ezer geçer. Atatürk’ün en kıymetli yanı, gericiliğin amansız bir düşmanı olmasıdır. Biz, Atatürk’ü tam olarak anlamış ve kavramış olsaydık ülkemizde gericilik sorunu bitme noktasında olurdu. 

Sizce söz konusu tarih olduğunda neden bazı sözler ezber ediliyor da bazı detaylardan söz edilmiyor? Zira söz edilmeyen o detay da tarihin önemli bir parçası… 

Çok teorik bir toplum değiliz. Daha çok işin pratik tarafındayız. Mesele Milli Mücadele dönemine bakalım. Eğitimli ve nitelikli nüfus son derece düşük. Yani oturup ülkemizi nasıl dizayn edelim diye tartışma meclisi kursak, katılacak kişi sayısı son derece düşük olur. Ama pratiğiz. Düşman mı var? Yeneriz. Çalışmak mı gerekiyor? Onu da yaparız. Hatta ilerlemek mi gerekiyor? Yeniliğe de açığız. Türk Milleti’nin benim için en büyük niteliği yeniliğe açık olmasıdır. Bu cümlem şimdi birilerine tuhaf gelecektir. Ama bu cümlemden son derece eminim. “Bu millet ölür de fesi çıkarmaz,” deniyordu o tarihlerde. Hatta Atatürk’ün en yakın arkadaşı Nuri Conker çok çekiniyordu. Şapka inkılâbı nedeniyle toplumun Atatürk’e düşmanlaşacağını düşünüyordu. Ama Atatürk çıktı, “Şapka takalım,” dedi. Millet şapka taktı. Bakmayın siz birilerinin “Şapka nedeniyle insanlar asıldı,” palavralarına. O dönemde şapkayı bahane edip din üzerinden insanları sömüren birkaç tip bozgunculuk yapmak istedi. Peşlerinde birkaç yüz insandan fazlasını toplayamadılar. Millet bu inkılâplara karşı çıksaydı, bu inkılâplar asla gerçekleşmezdi. Karşı çıkmadılar. Aksine benimsediler. Atatürk’ün Türk Milleti’ne âşık olmasının nedeni de budur. Çok yetenekliyiz. Yeniliklere çok yatkınız. Yeter ki doğru yolda ilerleyelim. Gericiliğe fırsat vermeyelim.

Bundan sonrasında Con Sinov karakteri için planlarınız ve projeleriniz neler?

Şimdilik başladığım seriyi tamamlamayı düşünüyorum. Sonrasını zaman gösterir.

edebiyathaber.net (21 Kasım 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r