James Joyce’un “Ölüler” öyküsünün karakterler üzerinden analizi | A. Çiğdem Özerdoğan

Kasım 10, 2020

James Joyce’un “Ölüler” öyküsünün karakterler üzerinden analizi | A. Çiğdem Özerdoğan

James Joyce’unDublinliler” adlı kitabında yer alan öyküde, birlikte yaşayan yaşlı iki hala ve yeğenleri Mary Jane’in her yıl verdiği canlı bir noel partisi anlatılır.

Bölüm-1

Öykünün girişinde karakterler tanımlanır. 

Mary Jane’in babasının, otuz sene önce öldüğünü öğrendiğimizde, öykünün ana teması olan ölüm, henüz hikayenin girişinde görünür olmuştur. Buna ilaveten Jane halayı tanımlarken kullanılan “gri” renk, kadının çok yaşlı ve ölüme yakın olduğunu sembolize etmektedir. Joyce müzik motifine de öykünün başında giriş yapar. Aile müzikle uğraşan bir ailedir ve müzik öykü boyunca çok önemli bir rol oynayacaktır.

Gabriel eve girdiğinde paltosunda ince bir şerit halinde kar birikmiştir. Öykünün final görüntüsü düşünüldüğünde bu sahne, ölüm fikrine bir ipucu ve Gabriel’in de herkes gibi ölümlü olduğuna dair bir vurgu olarak değerlendirilebilir. Onunla Lily arasındaki diyalog, gururunun, kadınlarla kurduğu ilişkiye ne derece bağlı olduğunu gösterir. Lily’nin, onun evlenmeyle ilgili sorusuna verdiği tepki, (ki bu tepki tamamen kızın kendi yaşadığı kötü deneyimlerden kaynaklanmaktadır, Gabriel’in kendisine yönelik bir tepki değildir) partinin başlangıcında Gabriel’in moralini alt üst etmeye yetmiştir. Gururu kırılmıştır. Çünkü Lily bir kadındır ve Gabriel, sorusuna nazik bir cevap verilmesi beklentisi içindedir. O, kızın neden öyle tepki gösterdiği üzerinde düşünmez bile. (Tıpkı finalde karısının duygularını, düşüncelerini anlayamadığı, çözemediği gibi…)

Gabriel gece sofrada yapacağı konuşma üzerinde düşünür. Bir İngiliz şairden (Browning) yapacağı alıntıları davetlilerin anlamayabileceğini, kültür düzeylerinin buna yeterli olmayacağını düşünür. Dublin’i ve orada yaşayanları küçük görmektedir. 

Julia halanın gri görünüşünden tekrar bahsedilir, bu, finale doğru Gabriel’in, onun cenazesini hayal ettiği sahneye bir ön-işaret olarak değerlendirilebilir. 

Gretta Gabriel’in galoşlarıyla dalga geçer, Gabriel’in canı sıkılır buna, öfkelenir. Bunların Avrupa’da moda olduğunu söylemektedir. Avrupa’nın İrlanda ve Dublin’den üstün olduğunu düşünmesine bir örnektir bu. 

Gabriel’in halası, bir erkek olarak onun kurtarıcı rolünü onaylar ve, bu kibar-seçkin atmosferi bozabilecek potansiyel bir tehdit olan içkici Freddy Malins’e göz kulak olması için onu görevlendirir. 

Mr. Browne, ki ismi, öykünün ilerleyen bölümlerinde kahverengi olarak kullanılacaktır, Dublin’in sıkıcılığını gösteren bir karakterdir. Partideki kadınlarla, onlar tarafından terslenene kadar flört etmeye çalışmaktadır.

Mr. Browne Gabriel’in Dublin hakkında hoşlanmadığı her şeyi temsil etmektedir. Eğitimsizdir, sıradandır, buna rağmen aşırı özgüvenlidir. Gece boyunca benzer sıkıcı şakaları tekrarlar ve hiçbir değeri olmayan şeyler söyleyerek boyuna konuşur. 

Bölüm-2

Gabriel’in annesi diğer bir etkili, ölü karakterdir. Gabriel başarılarını annesine borçlu olduğunu düşünür, annesinin ailesine ne kadar değer verdiğini ve oğulları için büyük beklentileri olduğunu hatırlar. Aynı zamanda annesinin Gretta’yı küçümsediğini, hatta ona taşra güzeli dediğini de anımsar. Bu düşünceyi hemen geçiştirir. Güzel yönlerini hatırlamaya çalışır annesinin. Ölmüş insanları iyi yönleriyle anma geleneği baskın çıkar.

Romeo ve Juliet’in balkon sahnesi tablosu Gretta’nın Micheal Furey ile ilgili daha sonraki hatıralarına erken bir referans olarak okunabilir.

Gabriel’in gururu bu defa da dans sırasında yaptıkları bir konuşma sonrasında Miss Ivors tarafından (yine bir kadın) zedelenir. Miss Ivors tarafından ülkesine ilgisizlikle ve İngiltere taraftarı olmakla suçlanır. Hem de diğer davetlilerin duyabileceği bir biçimde. Gabriel bu konuşma esnasında ülkesinden çok sıkıldığını, hatta İrlanda dilini kendi dili olarak görmediğini açık açık söyler. Daha sonra da böyle konuştuğu için pişmanlık yaşar. Davranışları, konuşmaları, düşünceleri tutarsızdır. Sofrada yapacağı konuşmasında küçük bir değişiklik yaparak Miss Ivors’dan intikam almayı planlar. 

Hikaye diyaloglarla ilerlemeye devam eder. 

İyi bir işi ve toplumda iyi bir yeri olduğunu anladığımız Gabriel’in, kibirli yapısıyla insanlarla kurmaya çalıştığı ilişkilerde pek de başarılı olamadığı, hikaye geliştikçe belirginlik kazanmaya başlar.

Karakterlerin konuşmalarıyla toplumsal yapı üzerine de okuyucuyu bilgilendirilir.

Kate halanın kadınların kilise korosuna alınmamasıyla ilgili olarak yaptığı çekingen eleştiri, Katolik kilisesinin bağnazlığını, toplum üzerinde kurduğu baskıyı ve farklı mezhepler arasındaki ayrışmayı gösterir.

Tabutta uyuyarak günahlarının affedileceğini düşünen keşişlerle kilisenin insanları baskılayan yapısı tekrar gündeme getirilir.

Freddy Malins’in, siyahi bir opera sanatçısının sesini beğendiğini söylemesi ve bu durumun, davette bulunanlar tarafından sessizlikle karşılanması toplumdaki ırkçılığı sezdirir.

Karakterler, ortamda tatsızlık çıkmaması adına fikirlerini dürüstçe ve sonuna kadar savunmazlar. Konforun bozulmaması için iki yüzlü bir tutum takınırlar. Atmosfer gergindir. Konuşmalar çok hassas bir dengede, sürekli kesintiye uğrayarak sürdürülür. Yapmacık övgüler, sahte gülüşler, içtenliksiz şakalarla yemek devam eder. 

Gabriel yemek masasının başına oturduğunda, her sene yapılan şekilde kaz etini davetlilere dağıttığında ve konuşmasını yaparken, erki tekrar eline geçirmiş, kendine güveni tekrar tazelenmiştir. 

Bölüm-3

Davet bitmiş, misafirler ayrılmaya başlamıştır. Dışarının soğuğu, uzun zamandır bekleyen, yüzleşilmesi gereken son bir ölüye -Micheal Furey- bir gönderme gibidir. 

Yine bir ölü girer devreye. Gabriel büyükbabasının atıyla ilgili bir hikaye anlatır. Herkes gülüşürken, holde bir daire üzerinde dolaşır gibi tur atar. Hikayedeki atın, İngiliz kralı William’ın heykeli etrafında dönüp durması, insanların ve ülkenin kısır döngüsüne, Gabriel’in Dublin’de sıkışıp kalmış bomboş, tutkusuz, sıkıcı yaşantısına bir gönderme olarak okunabilir. Gabriel dinleyicilerini kahkahaya boğan bu öyküyü anlatırken kendi sıkışmışlığının ve aynı şekilde tekrarlanan döngüsünün henüz farkında değildir.

Ölüler’de yavaş başlayan tempo gittikçe hızlanır ve sahneler bir girdaba giriyormuşçasına daralır.  

Gitmek üzereyken merdivenin başında duran karısının ‘Augrim’li Genç Kız’ adlı şarkıyı büyülenmişçesine dinlediğini, bulunduğu koridorun karanlığından gören Gabriel biraz sonra varacakları otel odasında yaşayacağı dev kırılma/aydınlanmadan henüz haberdar değildir. Güzel bir sevişme gecesi yaşayacaklarını düşündüğü otele giderlerken Gretta’nın durgunluğuna bir anlam veremez. Otel odasında ise Gretta gözyaşları içinde, yıllar evvel bu şarkıyı söyleyen kendisine âşık genç bir erkeğin, tutkusu uğruna nasıl ölüme gittiğini anlatır. 

Gabriel, çok sevdiğini sandığı karısını, aslında ne kadar az tanıdığını fark etmesinin yanı sıra, kendi yaşantısındaki  boşluğu, tutkusuzluğu da işte o zaman idrak eder.

‘Öteki dünyaya, yaşlılıktan yavaş yavaş kaybolmak ve solmaktansa, bir tutkunun zaferi ile cesurca geçmek vardı.’

Öykünün sonunda Gretta uyuyakalmıştır ve Gabriel pencereden dışarıya bakar. Gabriel’in omuzlarında ince bir çizgi olarak öyküye giren kar, hızını artırarak devam etmekte, gittikçe yayılıp bütün ülkeyi, yaşayan, ölmüş ve yaşarken ölü olan herşeyin üzerini  kaplayarak tamamen kıpırdayamaz, kurtulamaz hale getirmektedir. 


Not: Bu metnin hazırlanmasında;

-Pazartesi14.com sitesindeki ‘Ölüler, Dublinliler, Joyce’ başlıklı yazıdan alıntılar yapılmıştır.

-litcharts.com sitesindeki “The Dead by James Joyce” başlıklı analiz çalışmasından faydalanılmıştır.

A. Çiğdem Özerdoğan – edebiyathaber.net (10 Kasım 2020)

Yorum yapın