Masthead header

İsyan günlerinde aşk | Can Öktemer

Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı

Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk

Üç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza

Caddelerde gezmekten hoşlanıyorduk akşamları…

Turgut Uyar/Geyikli Gece

                                                                       

Zaven Biberyan, Ermeni edebiyatının en önemli isimlerinin başında geliyor. 1921 yılında Kadıköy’de doğan Zaven Biberyan, 63 yıllık ömrüne çok sayıda makale, çeviri, roman ve öykü sığdırmış. Yazarlıkla geçimini sağlamaya çalışan Biberyan’ın hayatı ekonomik sıkıntılarla, sürgünlerle, politik mücadelelerle geçmiş. Sosyalist olması sebebiyle çevresi tarafından hoş karşılanmayan bir süre yaşamanı sürgün olarak Beyrut’ta sürdürmek durumunda kalan, özellikle 1950’li yılların Türkiye’de yükselişe geçen milliyetçi ve azınlık karşıtı politik söylemden etkilenen bir yazar olarak romanlarındaki trajedilerle, insanın omzuna yüklenen ağır meseleler bir tarafıyla kendi hayatının da yansıması olarak okunabilir. Ve yine ne yazık ki tarihteki nice iyi romancı gibi ancak öldüğünde değeri anlaşılmıştır.

Zaven Biberyan’ın oldukça sade ve gerçekçi bir üslubu var. Laf oyunlarından, uzun betimlemelerden, tasvirlerden uzak duruyor. Biberyan, romanlarında ağırlıklı olarak aileyi, baba-oğul ilişkilerini, azınlıklara yönelik ayrımcı politikaları, ekonomik sıkıntıları, küçük burjuva yaşamını ve toplumun yerleşik ahlak kullarını merkeze alıyor, eleştiriyor. Özellikle ekonomi-politik meselelere sosyalist bakış açısıyla bir eleştiri getiriyor, tartışmaya açıyor. Bununla beraber, Biberyan’ın günlük gibi duran anlatımı aynı zamanda dönemin Ermeni toplumuna dair ciddi bir etnografi sunuyor. 1950’li yıllarda Türkiyeli bir Ermeni ailenin yaşantısı, gerilimleri, eğlenceleri ve birbirleriyle olan ilişkileri tüm yalınlığıyla karşımıza çıkıyor bir anlamda. Özellikle onun romanlarına bakarak Varlık Vergisi’nin, 6-7 Eylül olaylarının, milliyetçi söylemlerin o dönemlerde Ermeni toplumuna nasıl yansıdığı net bir şekilde okunabilir.

Zaven Biberyan’ın Aras Yayıncılık’tan yayımlanmış üç kitabı bulunuyor. Bunlar: Karıncaların Günbatımı, Meteliksiz Aşıklar ve Yalnızlar. Biberyan külliyatında öne çıkan ve  Varlık Vergisi’nin yaratmış olduğu yıkımı Ermeni bir ailenin gözünden anlatan  Karıncıların Günbatımı yazarın başyapıtı olarak kabul ediliyor. Karıncaların Günbatımı’yla tematik bir bağı olan Meteliksiz Aşıklar ise yazarın külliyatının bir diğer önemli yapıtı. İlk olarak 1962 yılında Marmara gazetesinde tefrika edilen ve 2017 yılında Aras Yayıncılık’tan Natali Bağdat Türkçeleştirmişti.

Bir dönem bir aşk hikâyesi

Meteliksiz Aşıklar, 1950’li yıllarda İstanbul’da geçen ve dönemin siyasi, kültürel atmosferini Ermeni bir ailenin hikâyesi üzerinden ele alan bir roman. Roman boyunca öyküyü ailenin en büyük çocuğu Sur’un gözünden takip ediyoruz. Sur, 19 yaşında liseye gitmekte ailesiyle problemler yaşamakta özellikle de babasına karşı isyan bayrağı açmış bir karakterdir. Sur, babasının ahlak kurallarına, dünyaya bakış açısına uymayan hatta onun tam zıddı bir hayat tahayyül etmektedir. Sur’un ufak çaplı isyanına kardeşleri Hagopig ve Silva da örtülü destek vermektedir. Ağabeylerinin babalarıyla yaşadığı tartışmalardan, babanın küçük düşmesinden keyif almaktadırlar. Baba Kevork ise, çocuklarının kendi ahlak görüşüne ve yaşam tarzına göre yaşamlarını beklemektedir. Onlar kendisine ne kadar karşı gelirse o da onlara diklenmektedir. Bu da evlerini sağlıklı iletişimin sağlanmadığı, gerilimin bir an bile düşmediği bir yere dönüşmektedir.

Sur aynı zamanda kalbini kendisinden yaşça büyük ve işçi olarak çalışan Norma’ya kaptırmıştır. Norma’nın alt sınıftan gelmesi ve işçi olarak çalışması ilişkilerindeki en büyük engel olarak görülmektedir. Sur’un ailesinin orta sınıfa mensup olması, ekonomik şartlarının görece olarak iyi olması ve ait olmaya çalıştıkları burjuva yaşantısına Norma pek denk düşmemektedir. Dolayısıyla Sur’un ailesi özellikle de annesi Norma’yı beğenmemekte ve onu istememektedir. Sur ise her aşık gibi geri dönüşü olmayan bir yola sapmış kalbinin istikametini Norma’dan çevirmek istememektedir.

İki meteliksiz aşık dünyaya rağmen dünyadan keyif almaya inatla sürdürmekte, önlerine çıkan engelleri aşmaya çalışmaktadır. Sur ve Norma yazları adalara giderler, aylaklık ederler, vapura binerler, ellerini bir an bile olsun ayırmadıkları uzun yürüyüşlere çıkarlar. Ne ceplerinde para vardır ne de gidecekleri bir yer üstelik birlikte kurabilecekleri gelecek ihtimali son derece şüphelidir. Tek sahip oldukları şey uçsuz bucaksız gökyüzü ve bulutlardır; tüm dünyalarını oraya sığdırmışlardır. Orada bir tek kendileri vardır. Ne aile, ne toplum ne de onları gittikleri her yerde gözetleyen insanlar…  İkisinin bu durumu Turgut Uyar’ın Geyikli Gece şiirini akıllara getirir: “Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı, üç ev görsek bir şehir sanıyordu, üç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza, caddelerde gezmekten hoşlanıyorduk akşamları, kadınların kocaların aramasını seviyorduk, sonra şarap içiyorduk, kırmızı yahut beyaz, bilir bilmez geyikli gece yüzünden”

Tüm dünyaya isyan etmiş, cephe açmış Sur geleceğini bir tek Norma’da görür. Eve dönme yolları hep onunla kesişsin ister. Lakin her “meteliksiz aşıklar” gibi gelecek onlar için belirsizdir ama bu da önemli değil önemli olan birlikte geçirdikleri andır. Ormanın içerisinde masmavi denize, bakarken, bulutlar tepelerinden hiç değilse bu anın güzelliğini, biricikliğini kaybetmek istemezler. Gerisi önemli değildir, yaşanacak olan ne varsa yaşanacaktır.

Bir dönemin panoraması          

Meteliksiz Aşıklar, Sur ve Norma’nın aşk hikâyesinin fonda olduğu bir dönemin panoraması olarak da okunabilir. Zaven Biberyan, romanda 1950’li yıllar Türkiye’sinin siyasi, kültürel ve ekonomik resmini çekiyor bir anlamda. Dönemin yükselen milliyetçi anlayışının azınlıklara yansımasını, 6-7 Eylül olaylarının yaratmış olduğu korkuyu, travmayı çarpıcı bir şekilde aktarıyor. Sur ve Norma’nın adaya gezmeye gittiklerinde Ermeni kimliklerini saklamaya çalışmaları “fısıltıyla” Ermenice konuşmaları, benlik performanslarını silikleştirmeleri dönemin politik atmosferi hakkında yeterince bilgi vermekte. Ya da haklı oldukları halde polise gitmiyorlar. “Ermeni” olduklarını bir şekilde anlaşılırsa, başlarına daha kötü şeyler gelebileceğinden endişe ediyorlar. Biberyan tüm bu durumları yüksek sesle dile getirmekten çok hikâyenin doğal akışı içerisinde veriyor. Dolayısıyla metnin politik gücü, Biberyan’ın sade ve gerçekçi üslubuyla daha net bir şekilde ortaya konmuş olunuyor.

Biberyan’ın metni aynı zamanda bir isyanın, öfkenin hikâyesi. Belki aşırı yorum olabilir ama Sur’un öfkesi bir yerde Salinger’ın unutulmaz karakteri Holden’ı akla getiriyor. Sur da tıpkı Holden gibi ailesine, çevresine, yerleşik ahlak kalıplarına, yalan, dünyanın ahvaline isyan ediyor, öfkeleniyor; karşı çıkıyor. Özgür olmak, kız arkadaşıyla gönlünce gezmek, dilediği gibi yaşamak istiyor. Norma’yla ile rahat bir şekilde gezememesi, onunlayken sürekli olarak başkaları tarafından gözetlenmesi, cebinde doğru dürüst para olmaması isyanın bir kısmını oluştururken diğer taraftan da ailesine onların hayata bakış açılarına savaş açıyor. Sur’un isyanı sadece ailesiyle kalmıyor iktidara da yöneliyor. Bir isyan cephesi de otoriteye karşı açıyor: “Hükümet bana hükmetmek için gökten Tanrı tarafından gönderilmedi. Hükümeti ben belirlemişim. Cebimden para vermiş, şu şu işleri yap demişim… Efendisi benim. Eğer bundan alınıyorsa bıraksın gitsin”

Marc Nichanian’in kitabın ön sözünde Meteliksiz Aşıklar’ın Zaven Biberyan’ın en ütopik en iyimser romanı olduğunu söylüyor. Bu doğrultuda romanın alt metninde kimliksiz, sınıfsız bir kardeşlik ütopyasının olduğunu ve insanın özgürleşebilmesi tüm bu üzerimize giydirilmeye çalışılan kalıpları sıyrılmamız gerektiğinin yer aldığını söyleyebiliriz. “Gergin olmamak. Rahat olmak, iç huzuruyla… Suç olmayan bir hareket yüzünden kendini suçlu hissetmemek, tedirgin olmamak… Sevgililerinin birbirine sarılarak dolaştıklarında kimsenin onlara bakmadığı, öpüştüklerinde kimsenin onlara ilişmediği, yalnız kaldıklarında kimsenin saldırmadığı ülkeler de var dünyada”.

Tüm ulus devletler kendi ideolojileri doğrultusunda bir “biz” anlatısı kurar. Bu anlatının hikâyesinde belirli gruplar, belirli kimlikler öne çıkar. Lakin geçtiğimiz son 30 yılda bu anlatı parçalanmaya başlandı. Unutulan, fısıltıyla anlatılan hikâyeler yeniden ortaya döküldü.  Zaven Biberyan da bu hikâye anlatıcılarının başında geliyor. Bu topraklardan çıkmış en iyi kalemlerden biri olan Biberyan’la bu kadar geç tanışmamız bile çok şey söylüyor aslında.  Bu anlamda Biberyan romanlarında sadece Ermeni edebiyatının değil memleketin de hikâyesini anlatıyor çünkü “anlatılan senin hikâyendir”. Ya da henüz tam olarak anlatamadığımız, kelimelere dökmekten imtina ettiğimizi hikayemize yine bizlere anlatıyor. Geçmişle yüzleşebilmek, geleceğe daha iyi bakabilmek için…

edebiyathaber.net (28 Şubat 2020)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r