Masthead header

İlk Kitap: Koray Işık | Mesut Örs

İlk kitap söyleşilerimizin bu haftaki konuğu NotaBene Yayınları’ndan çıkan Abidin adlı romanıyla Koray Işık.

“Mizah, zorba olmayan bir intikam gibi.”

Kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz? Kitaplar hayatınıza nasıl girdi, “okur” olmaktan “yazar” olmaya giden yol nasıl başladı ve ilerledi?

Kısaca ‘Kadıköy insanı’ diyorum kendime. Bu tanım, Kadıköy’ün çok sevdiğim coğrafi güzelliklerinden ziyade, sosyolojisine bir gönderme tabi ki. Müzikle, sanatla, edebiyatla iç içe olan, diğer taraftan da siyasete, ekonomiye, çağdaşlaşmaya yön veren, hem topluluk olarak, hem de bireysel anlamda hayata dair çabası çok yüksek bir yer burası. İnsanın duygu paleti ne kadar genişlerse ve o paletteki renkler ne kadar yoğunlaşırsa, hayata, doğaya, insanlığa bakış açılarının da o denli gelişeceğine inanıyorum. Bu nedenle ülkemizin ve dünyanın birçok yerini görmüş olsam da yaşadığım yerin renklerime kattıkları, kendimi tanımlarken öne çıkıyor.

Küçük yaşlarda şiir yazarak başladı yol. Ufak tiyatro oyunları ve sonrasında kısa öykülerle devam etti. Kurulduğundan bu yana Zaytung’da yüzlerce şaka haberim yayınlandı. Son yıllarda ise yazdığım öyküler uzamaya başlamıştı ve sonunda daha kapsamlı bir çalışma yaparak, yayınlanması konusunda adım atmaya karar verdim. Abidin’e gelen yol kısaca bu şekilde gelişti.

Kitabınızın ortaya çıkış öyküsünü anlatabilir misiniz? Fikir nasıl doğdu, kitabın ismine nasıl karar verdiniz, yazma süreci nasıl gelişti, yazarken uyguladığınız belli rutinler veya ritüeller var mı?

Siyasetin içinde aktif yer alan bir ailede büyüdüm. Emeği önde tutan, kolektif yönetim şekillerini savunan, hayata soldan bakan düşünceleri ilk olarak aile içerisinde öğrendim. Aktif siyasette uzun yıllar yer aldım. Mahalle örgütlenmeleri, ilçe, il kongreleri, kurultaylar ve seçim çalışmalarında görevler aldım. Bu düzlemde binlerce partili, yüzlerce aday, yüzlerce başkan tanıdım. Özellikle adaylaşma süreçlerinde insanların yaşadıkları heyecanları ve ‘ana akım’ siyaset arenasında, karşılarına ufacık bir fırsat çıkan kişilerin değişimlerini sıklıkla gözlemledim.

Gençlik yıllarımda daha çok politik, ekonomik kuram ve siyaset tarihi okurdum. Otuzlara geldiğimde ise bir içe dönüşle birlikte, şimdi benim için çok değerli olan bazı filozoflar ve yazarlarla tanışma, hoşbeş olma, dumura uğrayıp öylece kalma gibi süreçler yaşadım. Benlik, akıl, irade, varoluş, yabancılaşma, saçma (absürd) gibi konularda, külliyat bitirmiş olmamakla beraber, naçizane okumalarım oldu.

Abidin’in altyapısı, fiili siyaset deneyimlerimden ve bu okumalardan beslendi diyebilirim.

Fikrin doğuşu ise, çok sevdiğim, kendisi de oyuncu olan kan kardeşim Bora Koçak’la, onun evinde geçirdiğimiz bir gecede gelişti. Abidin’i okuyanlar hatırlayacaktır, ‘And İçerim’ kısmı, biz Bora’yla sohbet ederken kendiliğinden ortaya çıktı. Biz, o an’a ve o tipe, o kadar çok güldük ki, bunun yazılacağı o gece belli olmuştu.

Sonrasında karakterleri, kurguyu belirledim ve yazmaya başladım. Yarısından fazlasını tamamladığım bir süreçteyken, üslup, zaman kipleri, anlatıcının yüksek bilgisi gibi konular kafamı kurcalamaya başladı. Yazmaya bir süreliğine ara verdim ve bu konularda iki-üç ay süren bir incelemeye giriştim. Çok değerli yazılar, podcastler ve söyleşiler neticesinde, Abidin’in anlatım dilini ve anlatım zamanını tamamen değiştirmeye karar verdim. En baştan revize ederek ilerledim ve toplamda bir buçuk yıl gibi bir sürede çalışmamı tamamladım. Arada yaşadığım üslup arayışının bir meyvesi olarak, akıcı, mizahi, ironik ve zaman zaman derinleşebilen bir dili ortaya koyabildiğimi, okurların çok değerli yorumları sayesinde anlıyorum.

Yazarken belli bir rutinim veya ritüelim yok. Aynı zamanda bir müzisyen ve saksafonist olduğumdan müziğin hayatımdaki yeri de çok önemli. Zaman zaman kulaklık kulağımda, sevdiğim bir şarkıyı tekrara alıp son ses dinleyerek, saatlerce yazdığım olmuştur. Bir şarkının ruhu, duygusu, yazdığım an’ı beslediğinde bu fiil kendiliğinden oluşur ancak buna bir ritüel veya rutin diyemem.

Bir de kara mizah yazıyor olsam da trajediler, dramlar ve sığ benlikler beni harekete geçiriyor sanırım. Kafaya takıyorum, o duygudan sıyrılamıyorum, bu bazen yorucu bir melankoli haline de evrilebiliyor. Mizah, zorba olmayan bir intikam gibi… Yazdıkça rahatlatıyor. Şiir, kısa öykü veya roman.. Yazarken esiri oluyorum, bitince özgür.

Dosyayı bitirdikten sonra yayınevlerine ulaşma, başvuru ve dosyanın kabul edilmesi sürecinden bahsedebilir misiniz? Bu süreçte yaşadığınız zorluklar olduysa bunları nasıl aştınız?

Okur olarak nitelikli ve bağımsız yayınevlerinin yaşadıkları zorlukları biliyordum. Yazar adayı olduğumda yaptığım araştırmalarda özellikle ilk kitap başvurularının sayıca çok fazla, kabul görme oranının ise oldukça düşük olduğunu öğrendim. Maddi imkânsızlıklarla baş etmeye çalışan sektör, doğal olarak ilk kitaplarla risk almayı fazlaca tercih etmiyor. Dahası camianın bir kısmında sanıyorum aşırı korumacı bir bakış açısı hakim. Duvarlar biraz yüksek ve kalın. Tüm bunların nitelikli kalabilme refleksi olduğuna inanıyorum.

Bunlara rağmen, Abidin dosyasını bitirdiğimde, iyi bir yayınevinden kabul göreceğine emindim diyebilirim. Yayınlarını severek takip ettiğim, kendimi iyi ifade edebileceğime inandığım, NotaBene Yayınları’na göndermeye karar verdim. NotaBene’nin yeni yazarlara fırsat tanımaya açık bir yayınevi olduğunu da duymuştum. Dosyamı gönderdim ve bekleyiş başladı. İşin en zor kısmı da bu bekleyiş galiba. Bir yazar adayının öz güvenini epeyce sınıyor. Birkaç ay sonra yayınevi sahibimiz Yalçın Bürkev aradı. Dosyamın yayın kurulu tarafından incelendiğini ve hızlıca yayına alınacağını iletti. Tabi ki müthiş bir sevinç. Sonrasında editörümüz Sibel Öz, kapak çizerimiz Aslı Yazıcıoğlu ve direktörümüz Emre Battal’la çok hızlı gelişen bir süreç yaşadık. Her biri ciddi emek verdiler. Okur olarak sevdiğim NotaBene’nin, yazar olarak da ne kadar değerli olduğunu, onların kolektif çalışma bilinci ve diyalektik anlayışlarını yaşayarak anladım. Maddi imkânlar çok kısıtlı olsa da hepsi Abidin için ellerinden geleni fazlasıyla yaptılar ve hâlen de yapıyorlar. Teşekkürlerimi buradan birkez daha iletmek isterim.

Kitabınızdan biraz bahsedebilir misiniz?

Abidin, İstanbul’un boğaz kenarı bir ilçesinde geçiyor. Yaklaşan belediye başkanlığı seçimlerinde, partinin ilçe adayının kim olacağının belirleneceği bir süreç yaşanırken, gücü her ne pahasına olursa olsun elinde tutmak isteyen parti içi odaklar devreye giriyor. Yerel partililer, Başkent’ten işe karışanlar ve güçten yana olmak için saf değiştirenler.. Fırsatların benlikler üzerinde yarattığı trambolin etkisi anlatılırken, mizah zaten kendiliğinden doğuyor. Sıradan esnaf Abidin, eşi dominant Aysel, fırıldak Fikret.. Ülkemizin ve siyasetin hâli ortadayken, biraz gülümsemek isteyen okurların onlarla tanışmasını dilerim..

“İlk kitap” hem yazar hem yayınevi açısından birlikte yeni bir yola çıkmanın heyecanını ve bilinmezliklerini taşır. Siz “ilk kitap” olgusuyla ilgili neler söylemek istersiniz?

Kendi özelimdeki ‘ilk kitap’ durumuna birazdan değinmek üzere bir parantez açmak isterim. Aslında hiçbir yazarın, hiçbir kitabının bir ‘ilk kitap’ olduğunu düşünmüyorum. Tabi ki fiiliyatta bu böyledir ancak edebiyatın da felsefeye benzer şekilde, insan aklının, duyguların, toplumların ve çağların yansımalarını, öncekinin kaldığı yerden alarak, ileri taşıdığını düşünüyorum. Bu durumda her yazar da yazmaya başlamadan önce okuduklarından, yaşadıklarından etkilenecek, ilham alacak ve ileri taşımayı seçtiği alanda yazacaktır. Kurgular, üsluplar elbette değişecek ve çağın gerektirdiği biçimlere bürünecek. Fakat geçmişten gelen ve devam etmekte olan bir mesele varsa, hakkında binlerce kitap yazılmış olsa da, yeni bir yazarın radarına girecek ve yeniden bir esere dönüşecektir. Abidin’in özündeki, benliklerin çıkar fırsatları karşısındaki değişimleri ve trajikomik hallere bürünüşleri gibi.. Abidin, özündeki mesele itibari ile ne ilkti, ne de son olacak..

Yazar olarak ilk kitabımın baskı kabulü görmesi, yayınlanması, kitabevlerinde raflara girmesi ve okurlara ulaşması sonsuz bir mutluluk. Basılmış milyonlarca romandan biri olsa da benim için biricik tabi ki. Okurlardan aldığım olumlu tepkiler, üslubumdaki mizah unsurunun onlarda bıraktığı iz, derinleştiği bölümlerde yansıtmaya çalıştığım öz’e ait ifadelerin okuyucuda karşılık bulması ise paha biçilmez bir gurur. Kısa zamanda ikinci baskısını yaptı Abidin, beni çok mutlu etti, yolu açık olsun.

Yeni çalışmalarınız var mı? Varsa, kısaca söz edebilir misiniz?

Üzerinde bir yıldır kafa yorduğum, yaklaşık altı aydır da yazmakta olduğum bir roman çalışmam var. Tabi ki yine kara mizah fakat bu sefer siyasi parti içinde geçen bir hikâye değil. Biraz sistem eleştirisi, biraz rock ve blues, biraz da geçmişin izleri diyebilirim. Yabancılaşma, uyumsuzluk ve absürd’den beslenen, eğlenceli, bunalımlı bir kara komedi olacak sanırım.

Yazar adaylarına tavsiyeleriniz neler olur?  

Yazarlığın, yaratıcılığın en saf hallerinden biri olduğunu düşünüyorum. Klavye başında yalnız oturan bir kişi. Boş, beyaz bir word dosyası, yanıp sönen imleç çizgisi. Neresinden bakılsa bir meydan okuma! Ya oturup yazarsın, ya bu diyardan gidersin. Bahane yok, yan çizmek yok. O anlarda kendime şunu sorduğum olur: ‘Sende yazacak yürek var mı?’

edebiyathaber.net (20 Haziran 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r