Masthead header

Başkalarının Tanrısı: Derin yoksulluğa romantik bir bakış | Feride Cihan Göktan

Bir adam bir sabah rutin hayatını terk eder. Boğazına kadar öfke ile dolu yaşadığı hayatın içine hapsolmuş ve bu sıkışıklığı nedeniyle en sonunda emniyet supabı patlamış bir adam. Mine Söğüt’ün son romanı “Başkalarının Tanrısı”. İşte roman bu adamın bir sabah aniden evini terk etmesiyle başlıyor… Modern hayatlarımızın sıkışıklığı ve çoğunlukla da çıkış yok gerçeği ile devam eden herkesin hepimizin içinde bulunduğumuz o korunmalı tünel. Romandaki anlatıcı Musa bu tüneli öylece doğrudan yani Ferrari’sini filan satmadan sadece şair ruhunu yanına alıp terk ediyor. Artık farklı bir yolculukta. Daha derinlerde ve daha karanlık korunmasız bir yolculukta. Karşısına çıkan evleri yurtları olmayan aç sefil köprü altı insanları. İki bacağını kendisi kesmiş dilenen eski bir fahişe (burada fantastik ögeler de girmiş romana zannedersem), geçmişini unutmuş hafızasız bir adam Adnan, genç bir köprü altı fahişesi Hülya, ayrıca bu sefaletin ortasında terkedilmiş bulunup sahip çıkılan bir bebek Matruşka…. Birbirlerinin balçık çamurunda nefes almaya çalışan, hayata çukurdan bakan insanlar…. Şimdi tabii ki bu tablo bu tabloyu seyredenler için her zaman çok üzücüdür. Hepimiz her gün gelir geçerken bu toplumun dışına itilmiş yatacak yerleri olmayan sefalet içindeki hayatları görürüz hatta çoğunlukla da görmezlikten geliriz. Mine Söğüt böyle bizim görmezlikten geldiğimiz derin yoksulluktan kavrulan insanlarını yarı fantastik / rüya balonu içine sığdırmaya çalışarak anlatmış. Anlatabilmiş mi?
Kitabı okurken aklıma hep takılan bir kelime oldu. “Arabesk” Kesik bacaklar, hafızasını arayan bir adam, sefaletin dibinde evsiz barksız, üstündekiler paralanmış pisliğin içinde yaşayan insanlar, fahişeler, ağlayan günahsız bir bebek, tinerciler. Bütün bu perişan kurgu içinde imkânsız ateşli bir aşk ve hatta bir aşk cinayeti. Arabesk öğelerle kurulmuş bir metin. Farklı bir söylemle: çıkışı da olmayan patetik hayatlar.

Yazar Mine Söğüt, tabii ki dışarıdan bir bakışla bu patetik hayata romantik bir bakış açısıyla bakıyor. O insanların dünyanın bütün kötülüğüne ve bütün kokuşmuşluğuna tüm acımasızlığına rağmen birbirlerini severek hatta aşk hissederek ve daha da ötesi masum bir bebeğin bütün sorumluluğunu alacak kadar iyilik ürettiklerini kurgulamış. Bu kurgu Maslow’un ihtiyaçlar prizması ile (ki hayatın ve yaşamın gerçeklerinden biridir) ters. Aşk ve sevgi gibi aidiyet gerektiren ihtiyaçlar insanoğlunun barınma ve yemek gibi içgüdüsel hayvani ihtiyaçlarından sonra gelir. Yani bu insanlar için hayatın anlamı sadece aç kalmamak ve yaşama bir şekilde tutunmaktır. İnsana ait her türlü kötülüğün de hayatta kalmak adına cirit attığı alanlardan biridir bu düzlem. Başka bir söylemle bu düzlemde yani yazarın anlattığı bu sefalet ve derin yoksulluk çizgisinde aşk, sevgi, koruma duygusu, aidiyet gibi insani duyguların yeşermesi çok zor hatta imkânsız. Tabii ki bunu ben demiyorum. Sosyolojik ve psikolojik bilimsel verilere dayanarak yazıyorum. Zaten sevgili yazarımız da bence bunu fark edip kitabın sonunda bütün bu kurgunun Musa’nın rüyasında geçtiğini anlatmış bizlere.
Peki bu kitaptan okura ne kaldı? Her gün yollarda en acısı da restoranda yemek yerken veya restorandan tok çıkarken cadde üstünde gördüğümüz ama hiçbir zamanda dikkatli bir şekilde bakmadığımız tam tersine başımızı çevirdiğimiz insanları tekrar gördük. Büyük ihtimal başımızı çevirmeye devam edeceğiz. Değişen bir şey olmayacak ne yazık ki?

edebiyathaber.net (20 Haziran 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r