Masthead header

Auschwitz’den ‘insan’ manzaraları… | Burak Soyer

Fransız direnişçi, yazar Charlotte Delbo’nun kitabı Auschwitz’in Külleri, insanlık tarihinin ‘tanımlanması mümkün olmayan’ bir yerinde, Auschwitz’de yaşananları, birinci gözden, ağızdan, zihinden, kalpten anlatıyor. Kitap bittiğinde, okuru, ağzında bolca küfür ve “Neden?” sorusuyla baş başa bırakıyor. 

“… Dövüldüğünü gördüm erkeklerin/ve nihayet düşünebildim onu/o ölü/hâlâ yakışıklı olduğu bir gündü/dümdüz ölü/seçilmiş ölümle/Gördüklerimi görünce/acının böylesini/benim gördüğüm acıyı/ölümün böylesini/benim gördüğüm ölümü/o zaman anladım ki/her şey mubah bu savaşta/Haritadaki şu nokta/Avrupa’nın ortasında şu nokta/şu kırmızı nokta/şu ateş lekesi şu is lekesi/şu kan lekesi şu kül lekesi/milyonlarca kişi için/isimsiz bir yer/Avrupa’nın tüm ülkelerinden/ufuktaki tüm noktalardan/gelip kesişiyordu trenler/adlandırılmamış yere/milyonlarca insan dolu/neresi olduklarını bilmedikleri bir yere bırakılan/hayatlarıyla/hatıralarıyla/küçük sıkıntılarıyla/ve büyük şaşkınlıklarıyla bırakılan/soru soran bakışlarıyla/orada sadece bir ateş gören bakışları/nerede olduklarını bilmeden yandılar/Bugün biliyoruz/Biliyoruz birkaç yıldır/Haritadaki bu noktanın/Auschwitz olduğunu/Bunu biliyoruz/Gerisini ise,/bildiğimizi sanıyoruz.” 

Bu alıntı, Charlotte Delbo’nun Profil Kitap etiketiyle yayınlanan Auschwitz’in Külleri kitabında yer alan Diğerlerine Teşekkür şiirinden. Kitapta bunun gibi birbirinden ayırt edilemeyecek onlarcası var ancak yazarın Auschwitz’in Külleri’ni yazarken kullandığı ‘donuk kalemi’ni en iyi bu şiirin yansıttığını düşündüğüm için yazıya Diğerlerine Teşekkür’den bir alıntıyla başlamak istedim. 

10 Ağustos 1913 yılında Paris yakınlarındaki Essonne, Vigneux-sur-Seine’de doğan Charlotte Delbo, 1932’de Fransız Genç Komünist Kadınlar Birliği’ne katılmış. Tüm yaşamını şekillendirecek fikirlerle de burada tanışmış. Almanya Fransa’yı işgal ettiğinde kocası Dudach’la birlikte Nazi karşıtı broşürler basan ve dönemin ünlü yeraltı dergisi Lettres Françaises’in yayınlanmasına katkıda bulunan Delbo, 2 Mart 1942’de tutuklanmış. Bir yıl Paris civarındaki toplu taşıma kamplarında tutulduktan sonra 24 Ocak 1943’te 230 kadınla beraber, ‘meşhur’ 31000 konvoyu ile Auschwitz’e gönderildi. Bu konvoyun ‘meşhurluğu’ tutsakların Komünist Parti üyesi ve direnişe katılanlardan kadınlarından oluşmasıydı. 24 Ocak konvoyuna giden 230 kadından sadece 49’u sağ çıkabildi. Tabii bu nasıl ‘sağ çıkabilmek’ olarak adlandırılır, onu bilemiyorum. Auschwitz’in Külleri de Charlotte Delbo’nun aslında Hiçbirimiz Geri Dönmeyeceğiz, Keşke Hiç Öğrenmeseydik ve Ömrümüzün Ölçüsü isimleriyle üç cilt halinde ayrı ayrı yayınlanmış kitaplarını tek cilt halinde bir araya getiriyor. 

Bu zamana kadar Holokost’la ilgili onlarca kitap yazıldı, filmler çevrildi, şarkılar söylendi. Her birinin, ayrı ayrı, gelmiş geçmiş en büyük insanlık kıyımı hakkında söyledikleri önem taşıyor. Bu yüzden hiçbirinin bir kıyaslamaya tabi tutulmaması gerektiğini düşünüyorum. Bunu dikkate alarak Delbo’nun kitabını ele almakta fayda var. 

Auschwitz’in Külleri her şeyden önce yukarıda bahsettiğim ‘donuk kalem’ ifadesinin altını fazlasıyla doldurarak yazılmış bir kitap. Delbo, kampta yaşadıklarını anlatırken olaylara ayrı bir ‘trajedi’ methi düzmüyor. Hiçbir acıyı öne veya geriye çıkartmıyor. Kitabın arasına yerleştirdiği şiirlerde bile düz bir anlatım var. Okurken bunun sebebini anlamak çok zor olmuyor aslında. Zira Auschwitz, kamptaki tutsakları öyle bir hale getirmiş ki açlık, susuzluk, dayak, pislik, yorgunluğun yanında ölüm bile sıradan bir şey olarak algılanmaya başlanmış. Kamyonlardan sarkan kolların, bacakların, tek gözünü fare yemiş cesetlerin, “Fırına mı gidiyor gaz odasına mı?” soruları, o zaman, orada olanlar için bir rutin olmuş. Contaları yakmak ‘sıtmaya razı olmaya’ denk gelmiş. Ölüm derisi kemiğine yapışmış, ruhu zaten ayrılmış bu bedenler için çoğu zaman ‘kurtuluş ümidi’ olmuş. 

Auschwitz kampı için söylenecek bir şey yok. Ancak Auschwitz’in Külleri kitabını bitirdiğinizde aklınızda, sırta yapışan mideler, tükürüksüz ağızlar, köpeklerin, bacaklarından bir parça kopardığından habersiz yürümeye çalışan insanlar, ishal ve bok kokusu, fırınlar için lazım olan mazot yerine kullanılan cansız bedenler, devreleri atmış zihinler, zombilerin saygıdan ellerini öpeceği ruhsuz bedenler kalıyor. Bir de ağız dolusu küfür ve “Neden?” sorusu… 

edebiyathaber.net (1 Nisan 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r