Masthead header

İlk Kitap: Ahmet Karadağ | Mesut Örs

İlk kitap söyleşilerimizin bu haftaki konuğu Klaros Yayınları’ndan çıkan “Tutsaklığın Üç Hali” adlı kitabıyla Ahmet Karadağ.

“Kitabımın ana iskeletini tutsaklık, hapishane yaşamı ve kent yaşamının olumsuzlukları oluşturmakta.”

Kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz? Kitaplar hayatınıza nasıl girdi, “okur” olmaktan “yazar” olmaya giden yol nasıl başladı ve ilerledi?

Ankara’da yaşıyorum, serbest çocuk hekimliği yapıyorum. Kırk yaşında yazmaya başladım. Elli yaşına merdiven dayadığım yıllarda da ilk kitabım yayımlandı. Çocukluğumdan beri kitaplarla aram çok iyiydi. Okul kütüphanelerinin, ilçe halk kütüphanelerinin müdavimlerinden oldum hep. Ankara’da üniversite yıllarımda da çok kısıtlı öğrenci bütçeminin önemli bir kısmını kitaplara yatırdım. Kırk yaşına kadar hiç yazmadım. Kırk yaşında birden tıpkı kitabımdaki “Dr. Ahmet K.’nın Tuhaf Hikâyesi” öyküsünde olduğu gibi birden bire yazmaya başladım. Son yıllarda özellikle öykü okumalarına odaklandığım, öykü okumayı çok sevdiğim için öyküyle başladı yazı hayatım. Yazdığım öyküler arkadaş ortamlarında beğenilmesine rağmen gerçek bir editörün onayından geçmediği için yazdıklarımın niteliği hakkında bir fikre sahip değildim. Sonraları yazdığım öyküler Notos, Kitap-lık, Öykü Gazetesi, Varlık, Lacivert, Edebiyatist gibi dergilerde yayımlandıkça yazma cesaretim arttı, “sanırım olacak bu iş” dedim. Yazdığım otuza yakın öyküden on iki tanesini seçerek bir dosya oluşturdum. Bu dosyamın yakın zamanda kabul edilmesi sonucu ilk öykü kitabım yayımlanmış oldu. Kitabım yayımlanmış olsa da yazar olmaya giden yolun bitmeyecek kadar uzun olduğunun farkındayım.   

Siz aynı zamanda pediatristsiniz. Tıp ve edebiyat gibi farklı iki alan sizde nasıl buluştu? Doktorluğun edebiyata olumlu/olumsuz yansımaları oluyor mu?

Genel anlamda tıbbın edebiyatla ilişkisi aslında artık bir anlamda resmileşti.  Bilindiği üzere edebiyat bibliyoterapi olarak adlandırılan bir yöntemle psikiyatrik hastalıkların tedavisinde etkin bir tedavi yöntemi olarak tescillenmiş oldu. Edebiyatın en temel konuları olan varoluşu, hastalığı, ölümü, umudu, hayal kırıklığını neredeyse elle tutulacak kadar somut yaşayan, her gün birilerinin yeniden yaşama tutunmasına veya ölümüne şahit olan başka bir meslek grubu yoktur. Bu nedenle belki de edebiyatla en çok ilgilenen mesleklerden biri olmuştur tıp mesleği. Arthur Conan Doyle, Von Schiller, Çehov, Mihail Bulgakov, Khaled Hosseini, Ceyhun Atuf Kansu, Cenap Şahabettin, Orhan Asena, Fikret Ürgüp, Ercan Kesal hekim yazarların en iyi bilinenlerindendir. Bu genel durumun dışında özel olarak çocuk hekimliğinin (pediatri) edebiyata ayrı bir yakınlığının olduğunu düşünüyorum. Flannery O’Connor çocukluk çağıyla ilgili olarak çok önemli iki şey söyler: “Çocukluğundan sağ çıkabilmiş biri için anlatacak çok hikâye vardır” ve “Zamanında çocuk olan herkesin bir sanat eseri üretmek için potansiyeli vardır” der. Çocukluk çağı bu yönleriyle sanata, en çok şiire, sonra da öyküye yakın durmaktadır. Mesaisini çocuklarla, daha çok da hasta ve acı çeken çocuklarla geçiren bir çocuk hekiminin edebiyata birçok meslekten daha yakın olmasının altında yatan sebep belki de budur. Bütün bu durumlar benim de bir çocuk hekimi olarak edebiyata yakınlaşmamı sağlayan şeyler oldu muhtemelen. Memnunum bu durumdan.

Kitabınızın ortaya çıkış öyküsünü anlatabilir misiniz? Fikir nasıl doğdu, kitabın ismine nasıl karar verdiniz, yazma süreci nasıl gelişti, yazarken uyguladığınız belli rutinler veya ritüeller var mı?

Yaklaşık yedi yıldır yazdığım otuza yakın öyküden on iki tanesini seçerek bir dosya olarak yayınevine gönderdim. Editöryal bir öneri sonrasında kitabın genel temasını daha iyi yansıtacağı konusunda hem fikir olduğumuz için kitabın ismini içindeki öykülerden biri olan “Tutsaklığın Üç Hali” olarak değiştirdik. Benim ilk önerdiğim hali benim ruh halimi çok iyi yansıtmasına rağmen, gerçekten de kitabın temasını tam yansıtmıyordu. Bu değişiklik bu nedenle doğru oldu.

Yazarken çok önemli ritüelim olmasa da mutlak aradığım iki şey, sessizlik ve klavye. Klavyesiz yazamıyorum, çünkü yazarken beğenmediğimi hemen silmek, yeniden yazmak, yeniden silmek, sözcüklere takla attırmak için klavyenin imkânlarına ihtiyacım oluyor. Yazarken yalnız ve sessiz bir ortamda olmak istiyorum daima. Müzik dinlerken asla yazamıyorum.

Çoğu kez bir öyküyü kafamda uzun bir süre tasarlayıp, genel hatlarını iyice belirginleştirdikten sonra yazmaya oturuyorum. Detayların çoğu da yazarken ortaya çıkıyor. Genel hatları kafamda çok net olsa da yazdığım bir öykünün birçok detayını ben de yazarken öğreniyorum, yazarken oluşturuyorum.  

Dosyanızı tamamladıktan sonra yayınevlerine ulaşma, başvuru ve dosyanın kabul edilmesi sürecinden bahsedebilir misiniz? Bu süreçte yaşadığınız zorluklar olduysa bunları nasıl aştınız?

Yayınevlerine ulaşma, dosyamın kabul edilmesi gibi konularda yaşımın gereği bir ön görüye ve gerçeklik duygusuna sahip olduğum için süreç benim için aşırı yıpratıcı olmadı. Ülkenin çok ağır bir ekonomik krizden geçtiği bu günlerde ticari kuruluşlar olan yayınevlerinin, mali riski çok yüksek olan “ilk kitap” yayımlama konusundaki katı duruşlarına hak vermiyor bile değilim. Bu nedenle ben de öncelikli olarak ülkenin en iyi bilinen birkaç yayınevine dosyamı gönderip, birisinden aldığım olumsuz cevap dışında hiç cevap bile alamayışımı büyütmeden, kafama takmadan, ilk kitap yayımlama konusunda cesaretiyle ön plana çıkan Klaros Yayınları’na dosyamı gönderdim. Kısa bir süre içinde editörler tarafından olumlu dönüş aldıktan sonra Klaros’un yayın yönetmeni sevgili Lokman Kurucu ile süreci olgunlaştırdık. Başından sonuna iki ay gibi bir süre içinde kitabım okurla buluşmuş oldu.  

Kitabınızdan biraz bahsedebilir misiniz?

Kitabım üç bölümden ve on iki öyküden oluşuyor. İlk bölüm olan Vay’da iki öykü var ve hem niçin (Why?) yazdığıma, hem de vay ki yazıyor olduğuma dair öykülerden oluşuyor. Vay bölümündeki öyküler bir çeşit poetika aslında. İkinci bölümün adı Ken’t ve altı öyküden oluşuyor. Ken’t bölümü de  İngilizce’deki “Can’t” kelimesine bir gönderme yaparak kent hayatının olumsuzluklarından, imkânsızlıklarından, yetersizliklerinden bahseden altı adet öyküyü barındırıyor. Üçüncü bölüm de Kıssa adını taşımakta “kısa” ve “kıssayı” çağrıştıran dört kısa öyküyü içeriyor.  

Kitabımın ana iskeletini tutsaklık, hapishane yaşamı ve kent yaşamının olumsuzlukları oluşturmakta. 

“İlk kitap” hem yazar hem yayınevi açısından birlikte yeni bir yola çıkmanın heyecanını ve soru işaretlerini taşır. Siz “ilk kitap” olgusuyla ilgili neler söylemek istersiniz?

İlk kitap güzel olduğu kadar aynı zamanda büyük bir engel kişinin önünde. Öyle ya da böyle ilk kitapla çıtayı belli bir yüksekliğe koymuş oluyorsunuz. Artık bundan sonraki yazacaklarınız o çıtanın altında kalmamalı. Ancak biliyorum ki birçok büyük yazarın “ilk kitapları” ya en güzel kitapları olmuş ya da ondan sonra yazacaklarının tohumlarını barındırmış içinde. Bu nedenle ilk kitap aynı zamanda yazarın daha sonra yazacakları hakkında da ipuçları veriyor insanlara. Dostoyevski ilk kitabı  “İnsancıklar” la Dostoyevski’nin geliyor olduğunu, Suç ve Ceza’yı, Karamazov Kardeşler’i müjdelemiştir herkese. Umarım ben de bundan sonra yazacaklarımla çıtayı ilk kitabımla koyduğum yerin altına düşmem.

Yeni çalışmalarınız var mı? Varsa, kısaca söz edebilir misiniz?

Yeni bir öykü kitabının hazırlığına başladım. Sanırım üç beş ay içinde tamamlanmış olacak. Şunu da belirtmek isterim ki, yayımlanan ilk kitabımın öykü kitabı olmasına ve hazırladığım ikinci kitabın da öykü kitabı olmasına rağmen kendimi “öykücü” olarak nitelendirmiyorum. Öykü okumayı da öykü yazmayı da çok seviyorum ama asıl sevdiğim şey yazma eyleminin kendisi. Anlatacağım şeyler var ve anlatacağım şey en güzel hangi edebiyat türüne uygun düşecekse o formda yazmayı düşünüyorum. Bir gün anlatacağım şeylerin roman formunda olmasının daha uygun olacağını düşünürsem roman yazarım.  

Henüz bir kitabı yayımlanmamış yazarlara ve yazar olmak isteyenlere tavsiyeleriniz neler olur?

Belki klasik bir cevap olacak ama gerçekten tüm kalbimle söylüyorum kendimi kimseye tavsiye verecek konumda görmüyorum. İşin doğrusu, nasıl ki yürümek isteyen bir bebeğe yürümenin nasıl yapılacağı ile ilgili tavsiyelerin hiçbir anlamı yoksa, bebek bir gün dizlerine mecal gelince kalkar yürürse, yazmanın da öyle bir şey olduğunu düşünüyorum. Belki en fazla yürümesini zaten öğrenmiş bir çocuğa “yürürken içe basma, sehpaların kenarlarına çarpma, parmaklarının ucunda değil de tabanını da yere koyarak yürü” gibi detaylar konusunda tavsiyeler verilebilir. Ama henüz yeni yeni yürümeyi öğrenen, iki adım atıp düşen benim gibi birinin yürümenin nasıl yapılacağı konusunda tavsiyeler vermesi gerçekten yersiz bir iş olur. 

Beni “İlk Kitap Söyleşilerinde” ağırladığınız, kitabım ve yazma süreçlerim hakkında konuşma fırsatı verdiğiniz için size ve Edebiyat Haber ailesine çok teşekkür ederim. 

edebiyathaber.net (19 Eylül 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r