
“Ada romanları”na dair neler yazabileceğimi araştırırken, aklıma, çok yıllar önce, üniversite öğrencisiyken, kütüphaneden alıp okuduğum o muhteşem roman geldi; Nikos Kazancakis’in başyapıtı Zorba. Girit adasında geçen bu romanı okuduğumda o kadar derinden etkilenmiştim ki kitaplığımda saklamak üzere Zorba’nın daha yeni bir baskısını edinmiş ve onu istediğim an görebileceğim bir rafa yerleştirmiştim. Başucu kitaplarımdan biri olmuştu Zorba. Onunla ara sıra göz göze gelmek güzeldi. Sadece çarpıcı olaylar, sıra dışı kahramanlar, unutulmaz sahneler, harika bir kurgu ve güzel bir anlatım yoktu bu romanda; bunların yanı sıra, sayfalarının arasında derin bir hayat felsefesi ve yaşama sevincinin kaynaştığını, okudukça insana farklı bir bakış açısı kazandırdığını, yeni ufuklar açtığını fark etmiş; ben de pek çok okur gibi onu bir “yaşam kılavuzu” olarak benimsemiştim.
Ülkesi Yunanistan’da ilk kez 1946’da yayımlanan Zorba’da, hayata, insana, ölüme, varoluşa, topluma, kadınlara, erkeklere, geleneklere, dinlere, kalıplaşmış fikirlere, önyargılara dair o kadar çok düşünce, yorum, değerlendirme ve sorgulamalarla karşılaşmıştım ki, romanın kahramanı Aleksi Zorba’nın verdiği ilhamla, ben de yaşadığım hayatı anlamaya ve anlamlandırmaya başlamıştım.
Romanda aynı zamanda anlatıcı olan yazar, nasıl ki Aleksi Zorba’dan hayata dair birçok şey öğrenmiş ve yaşayarak öğrenilen bilgilerin değerini fark etmişse, ben de tıpkı romandaki Anlatıcı/Yazar gibi, Zorba’nın konuşmalarından, anlattığı hikâyelerden, dans ve müzik tutkusundan, yaşam coşkusundan etkilenmiş, insan ve hayat hakkında pek çok şey öğrenmiştim. Romandaki yazar, Zorba ile dostluğu ilerledikçe ruhen kendini geliştirmiş, her gün biraz daha büyümüştü; ben de romanı okudukça ve Zorba’nın hayata bakışını anladıkça ruhen gelişmiş ve biraz daha büyümüştüm. Avrupalıların ‘bildungsroman’ dedikleri ‘büyüme romanı”ydı Zorba. Büyümek; insanın, okuduklarından, dinlediklerinden, gördüklerinden, yaşadıklarından hareket ederek, yıllar boyu süren yoğun bir yaşam deneyimi ve bilinç kazanma süreci anlamına geliyordu elbette. Zorba, hayat konusundaki engin bilgisini, derin felsefesini okura sunan bir roman kahramanıydı.
Bir yazımda, okur olmaya, okumaya dair düşüncelerimi şöyle dile getirmiştim: “Yazmak kadar okumanın da yaratıcı bir eylem ve hayatı dönüştürücü bir çaba olduğu fikrine bütünüyle katılıyorum. Her okumada, okuduğumuz kitaba kendimizden bir parça bırakır; ona yepyeni anlamlar ekleriz. Okudukça zihnimizde genişleyen, açılım kazanan yapıt, imgelerimizi, düş dünyamızı, rüya ve hayallerimizi zenginleştirir, hayatımızda dönüştürücü etkiler yaratır; bakış açımızı ve dünya görüşümüzü bile değiştirir.” İnsana yeni bir bakış açısı kazandıran, hayat yoluna ışık tutan romanlar oldukça azdır; az olmaları nedeniyle, bilinç kazanmaya ve gelişmeye çalışan bir insan için çok değerlidir. Zorba, bu bakımdan, en değerli romanlar arasında yer alır benim nazarımda.
Zorba’da yer alan olaylar 1930’larda Girit’te geçer. Roman kahramanı Zorba’nın madencilikle ekmeğini kazanmak üzere gittiği uzak coğrafyalar, farklı ülkeler ve kentler de roman olayına Zorba’nın anlatımları üzerinden dâhil olur. Genç bir adam olan Anlatıcı/Yazar, bir süre için kitaplardan ve entelektüel yaşamdan uzaklaşarak Girit’e gelir, burada, kendisine kalan linyit madenlerini işletmek niyetindedir. Sıra dışı konuşmaları ve davranışlarıyla dikkatini çeken madenci ustası Zorba’yı, Girit’e hareket etmeden önce Pire limanında tanımıştır; onu, madeni ve işçileri yönetmek üzere işe alır. Aralarında yavaş yavaş kurulan dostluk bağları, Aleksi Zorba’nın kendi hayat felsefesini Anlatıcı/Yazar’a, yaşadığı olaylar üzerinden içtenlikle anlatmasıyla giderek sağlamlaşır.
Romanın, yazarla özdeş olan anlatıcısının adını hiçbir sayfada göremiyoruz; ancak otobiyografik pek çok unsuru barındıran bu yapıtta, Anlatıcı/Yazar olarak konumlanan kişinin Nikos Kazancakis olduğunu söylemek mümkün. Nitekim, romanın önsözünde Kazancakis, anlatısını gerçek olaylardan aldığını, Aleksi Zorba’nın gerçekten yaşamış ve dostu olmuş bir kişi olduğunu vurguluyor. O zamanlar altmış beş yaşlarında olan Zorba ile Girit’te yaşadıkları madencilik serüvenine ve aralarındaki derin dostluğa dikkat çeken Kazancakis, uzun yıllar boyunca bu yaşantıları yüreğinde taşıdığını, çok sonra yazıya dönüştürdüğünü belirtiyor: “Böylece, et ve kemikten oluşan Zorba, benim elimde mürekkep ve kâğıt haline girdi. Ben istemeden hatta benim aksini istememe karşılık, Zorba’nın hikâyesi içimde kristalleşme yolunu tuttu. (…) Puslu anılar sağlamlaşıyor, batmış sevinç ve kederler yukarı çıkıyordu, hayat daha hafif bir havanın içinde yer alıyor ve Zorba bir masal oluyordu.” (s.10-11)
Akşamları Girit’in kumsallarında, yıldızların altında Zorba ile karşılıklı sohbetlerini, keyifle şarap içmelerini dile getiren Kazancakis, kitaplardan oldukça uzak yaşayan bu maden ustasından pek çok şey öğrendiğini vurguluyor: “Çoğu zaman ben konuşmazdım; bir entelektüel, tıfıl bir çocuğa ne söyleyebilir? Bana Olympos’taki köyünden, karlardan, kurtlardan, komitacılardan, Ayasofya’dan, linyitten, mermer madeninden, kadınlardan, Tanrı’dan, vatan ve ölümden söz açışını dinler ve birden tıkanıp artık sözler kendisi için yetmez olduğu zaman silkinip denizin iri çakılları üzerinde raks etmeye başladığını görürdüm.” (s.11) Yaşama sevinciyle, coşkuyla dolu Zorba’yı dıştan da betimler Kazancakis: “İhtiyar, dik vücutlu, iri kemikli, başı arkada, kuş gibi ufacık ve yuvarlak gözlüydü; raks ediyor, çığlıklar atıyor, kaba tabanlarını denize vuruyor ve yüzünü tuzlu suyla ıslatıyordu.” (s.11) Roman gerçekliği içinde, bir roman kahramanına dönüştürülen Zorba, sayfalarda aynen böyle resmedilir; coşkusu, neşesi, dansları, şarkı söylemesi, santur çalması, canlı ve gerçekçi bir biçimde anlatılır.
Romanı ilk okuyuşumun üzerinden bunca yıl geçmesine rağmen Zorba’yı gözümün önünde canlandırabiliyorum; sahilde ateş yakan, nefis yemekler pişiren, şarap içen, Yazar’la denizden gelen seslerin ve ılık rüzgârın eşliğinde sohbet eden, inanılmaz hikâyeler anlatan, insanı ve dünyayı yakından tanıyan, toplumu ve onun sahte değerlerini sorgulayan, maskeleri indiren bir kişiydi Zorba. Yüreğinden yaşam fışkırıyor, yaşantı ve deneyimlerinden edindiği bilgiler sayesinde dünyayı derinlemesine anlamlandırıyordu.
Kazancakis, önsözde düşünce dünyasını etkilemiş olan önemli düşünürlerin adlarını belirtir; onlar Buda, Homeros, Nietzsche ve Bergson gibi, insan ruhunu çözümlemeye çalışan düşünürlerdir. Bu adlardan hemen sonra Zorba’yı anar Kazancakis. Çünkü Zorba’nın yaşam felsefesinden, dünyayı yorumlama biçiminden ve düşünce-eylem diyalektiğinden etkilenmiştir. Romanda, Kazancakis’in gölgesini kendi varlığı üstünde her an taşıyan Anlatıcı/Yazar da aynı kişilerden etkilendiğini belirtir; elinden Buda’nın elyazmaları düşmez. Buda, kendisine yol gösteren düşünürlerin başta gelenlerindendir. Romanda, Zorba’nın hayata, insana, dünyaya dair felsefesi; olayların akışı içinde, onun konuşmaları ve davranışları üzerinden dile getirilir.
Yoğunlaşma yaşantısı
İnsanın, hayat anlarını yoğunlaşarak yaşamasının anlamı ve önemi üzerinde durur ve bunu içselleştirir Zorba. ‘Yoğunlaşma’, yani bir şeyle, bir varlıkla, yapılan bir işle ‘bir olma’, ‘bütünleşme’ yaşantısı, Zorba’nın kişiliğinin ve felsefesinin temel bileşenlerindendir. Her şeyi derin ve yoğun olarak yaşar, düşünür ve duyumsar Zorba: “Nasıl bir atlı atıyla, bir kaptan gemisiyle bütünleşirse, Zorba da madenle bütünleşiyor, geçitlerin galerilerin kendi içindeki damarlar gibi dallandığını hissediyor, dağın karanlık kütlelerinin geç anladığını, Zorba, insanca bir açıklıkla daha önce ayırt ediyordu.” (s.133) “Santur, yalnız santuru düşünmeni ister, anladın mı?” (s.27) diyen kahramanımız şöyle konuşur romanın başka bir yerinde: “Şimdi önümüzde pilav var; öyleyse aklımızda pilav olmalı. Yarın önümüzde linyit olacak, aklımızda da linyit. Yarım yarım olmaz bu iş, anladın mı?” (s.52) Anlatıcı/Yazar şöyle anlatır Zorba’yı: “Bir adama, çiçek açmış bir ağaca, bir bardak serin suya da bakarak aynı biçimde gözlerini yumup sorar. Zorba her şeyi her gün ilk kez görmektedir.” (s.71) Bir çocuğun saf, temiz, katışıksız bakışıyla, “şaşarak yaşayan” biridir Zorba. “Büyük konuşmacılar ve büyük ozanlar da, aynı biçimde ve hep ilk kez görürler. Önlerinde her sabah, yepyeni bir dünya bulurlar; bulurlar değil yaratırlar.” (s.164) diyen Anlatıcı/Yazar şöyle devam eder: “Zorba için evren, ilk insanlar için olduğu gibi, koyu kıvamlı bir görünümdü; yıldızlar üstünden akıp gidiyor, deniz onun için şakaklarında kırılıyordu. Yeryüzünü, suları, hayvanları ve Tanrı’yı, aklın biçim değiştirici girişimi olmadan yaşıyordu.” (s.164)
Anlatıcı/Yazar da tıpkı Zorba gibi, yoğunlaşma, an’da kalma ve varlıkla bir olma (Zen) yaşantısını sıklıkla içselleştiren biridir. “Yüzükoyun uzandım yere; hiçbir şey düşünmeden, öylece, sessizliğin içine daldım. Geceyle, denizle bir oldum. Sevdalı fenerciğini yakıp ıslak kara toprağın üzerine uzanmış bekleyen ruhum, bir ateşböceğiydi.” (s.75)Yoğunlaşma yaşantısının Budist düşüncede önemli yeri vardır. Zorba romanı boyunca Zen Budizm felsefesinin Anlatıcı/Yazar aracılığıyla satır aralarında incelikle sezdirildiğine tanık oluruz; ancak roman karakteri Zorba’nın yaşam felsefesi, Zen Budizm’le tam olarak örtüşmeyen, kendine özgü bir bakış açısı ve yorum içerir. O, uzun yıllara dayanan hayat tecrübelerinin sonunda ulaşmıştır kendi felsefesine.
İnsan ve yaşama sevgisi
Zorba’nın hayat felsefesinde insan ve yaşama sevgisi esastır. Savaş ve şiddet karşıtlığını, barışçı ve hümanist düşüncelerini romanda sık sık dile getirir Zorba. Davranışlarının şiddet ve kötülükten uzak olmasına özen gösterir. Pek çok savaşa katılmış, bu savaşlarda kutsallaştırılan ‘vatan’ uğruna birçok kişinin canına kıymış, ‘düşman’ olarak gösterilen sayısız insana kötülük etmiştir. Gençliğinde Bulgar komitacılarıyla çatıştığını, elini pek çok kez kana buladığını dile getiren, şimdiyse bundan büyük pişmanlık duyduğunu söyleyen Zorba, çocukluk döneminde çevresinde yer alan olumlu ve barışçı kişilerin değerini yaşlandıkça daha iyi anladığını belirtir: “Komşumuz ihtiyar bir Türk olan Hüseyin Ağa çok ihtiyar, çok yoksuldu, karısı da yoktu çocukları da…Garibin biri; yemek pişirir, tahta siler, akşamüzeri de babadan kalma evine gelir, ninem ve öbür ihtiyar komşularla avluda oturur çorap örerdi… Ermiş bir adamdı bu Hüseyin Ağa. Bir gün beni dizlerine aldı; hayırduası edermiş gibi elini başıma koydu, ‘Aleksi’ dedi, ‘Bak sana bir söz söyleyeceğim, küçük olduğun için anlamayacaksın; büyüyünce anlarsın. Dinle oğlum: Tanrı’yı yedi kat gökler ve yedi kat yer almaz; ama insanın kalbi alır. Onun için aklını başına topla Aleksi, hayırduam seninle olsun, dikkat et, hiçbir zaman insan yüreğini yaralama!’” (s.313) Bu anekdotta, mistisizmin, daha doğru bir deyişle tasavvuf felsefesinin, insan yüreğine verdiği değeri ve insana yüklediği anlamı görebilmek mümkündür.
Yazarın, bu romanını İkinci Dünya Savaşı’nın yoğun olarak yaşandığı karanlık bir dönemde yazdığını; savaşa, bombardımanlara, yıkımlara, ölümlere, kötülüklere tanık oldukça ‘vatan’, ‘millet’, ‘din’, ‘zenginlik’ gibi kutsallaştırılan kavramları eleştirip sorguladığını dikkate alırsak, Kazancakis’in kendi düşünce ve yorumlarını Zorba’nın sözleri üzerinden aktardığını ya da yansıttığını söyleyebiliriz: “Biraz sonra da, ‘Vatandan kurtuldum’, dedi, ‘papazlardan kurtuldum, paradan kurtuldum; silkiniyorum. Silkindikçe de hafifliyorum. Nasıl söyleyeyim sana? Kurtuluyor, insan oluyorum.’” (s.256) Zorba, romanın başka bir sahnesinde şöyle konuşur: “Bir zamanlar diyordum ki: Bu Türk’tür, bu Bulgar’dır ve bu Yunan’dır. Ben, vatan için öyle şeyler yaptım ki patron, tüylerin ürperir; adam kestim, çaldım, köyler yaktım, kadınların ırzına geçtim, evler yağma ettim. Neden? Çünkü bunlar Bulgar’mış ya da bilmem neymiş. Şimdi sık sık şöyle diyorum: Hay kahrolasıca pis herif, hay yok olası aptal! Yani akıllandım, artık insanlara bakıp şöyle demekteyim: Bu iyi adamdır, şu kötü. İster Bulgar olsun, ister Rum, isterse Türk! Hepsi bir benim için. Şimdi, iyi mi, kötü mü, yalnız ona bakıyorum. Ve ekmek çarpsın ki, ihtiyarladıkça da, buna bile bakmamaya başladım. Ulan, ister iyi, ister kötü olsun be! Hepsine acıyorum işte. Boş versem bile, bir insan gördüm mü içim cız ediyor. Nah diyorum, bu fakir de yiyor, içiyor, seviyor, korkuyor, onun da tanrısı ve karşı tanrısı var, o da kıkırdayacak ve dümdüz toprağa uzanacak, onu da kurtlar yiyecek. Hey zavallı hey! Hepimiz kardeşiz be. Hepimiz kurtların yiyeceği etiz!” (s.257) Zorba’nın sözlerinde derin bir insan sevgisi, anlayış, hoşgörü ve iyilik yankılanır; “nihayetinde hepimiz insanız, şu gelip geçici dünyada birbirimizden farkımız yok, hepimiz ölümlüyüz” demeye getirir, ‘insan olma’nın erdemini gösterir Zorba. Bu düşünce ve sözlerin arka planında Zorba’nın yaratıcısı Kazancakis vardır.
Zorba’nın yaşama coşkusu, hayata bağlılığı, insan gerçeğini olumlu olumsuz pek çok yönüyle yakından tanıması, insana dair şaşmaz düşüncelerinin olması, derin izler bırakır. Zorba romanının ‘modern klasik’ler arasında yer almasında ve kuşaklar boyunca ilgiyle okunmasında, başkahramanın bu denli canlı ve başarılı biçimde yaratılmasının önemli bir payı olduğu kanısındayım. Bir bakıma, Kazancakis, gerçek bir kişi olarak tanıdığı Zorba’ya hayranlığını yazdığı roman metnine taşımış, roman kahramanına dönüştürdüğü Zorba’yı, roman gerçekliği içinde kendisinin yerini alan Anlatıcı/Yazar’ın hayranlığı ve sevgisiyle de kuşatmıştır. Ondan söz ederken “Zorba, dünyayı kucaklarmış gibi kollarını kavuşturdu.” (s.55) der mesela ya da şöyle söyler: “Sanatın, güzellik aşkının, saflığın ve kederin ne olduğunu bu işçi bana en geniş insanca sözlerle anlattı.” (s.27)
Bir işçi, bir maden ustası olan Zorba, Anlatıcı/Yazar’a roman boyunca “Patron!” diye seslenir; ancak onların aralarında işçi-patron ilişkisi değil, baba-oğul ilişkisine benzeyen dostça bir yakınlık söz konusudur. Zorba, yaşından ve hayat tecrübesinden kaynaklanan bir samimiyetle, Anlatıcı/Yazar’la çekinmeden konuşur; ona pek çok konuda yol gösterir, hayata, insanlara, kadınlara dair deneyimi az olan genç patronuna, yaşanmışlıklardan edindiği bilgileri aktarmaya, ona ufuk açmaya çalışır. Zorba, yaşam deneyiminin kişileşmiş halidir de diyebiliriz. Çok gezmiş, çok görmüş, çok şey yaşamış, iyiliğin kötülüğün bütün hallerine tanık olmuş; “feleğin çemberinden geçmiş” bir kişiliktir o.
İnsan bir bilmece
Romanda, madenin patronu Anlatıcı/Yazar’ın ne denli romantik bir devrimci olduğunu kanıtlayan cümleleriyle karşılaşırız: “Romantik planlar kurmaktaydım; linyit işi iyi gitse de bir çeşit birlik kursak, bunda hepimiz çalışsak, her şey ortaklaşa olsa, hep birlikte aynı yemeği yesek, kardeş gibi aynı elbiseyi giysek…Kafamda yeni bir toplumu, insanların ortak hayatının mayasını yaratıyordum.” (s.72)Bu düşüncelerini Zorba’ya aktardığında oldukça realist biri olan Zorba şöyle konuşur: “İşçiler sert patrondan korkar, çekinir ve çalışırlar; yumuşak patronun tepesine biner, tembelleşirler. Anladın mı?” (s.73) Patronunun, işçilere yakın olmasını ve kendi işine karışmasını istemeyen Zorba, onun, madendeki işçilerine sosyalizmden bahsetmesine öfkelenir; “Ben yapıyorum, sen yıkıyorsun. Bugün yine onlara neler söylüyordun? (…) Sen vaiz misin, yoksa kapitalist mi? İkisinden birini seçmen gerek!” (s.73) der.
Zorba, insan sevgisiyle doludur, ama insanın bazen ne denli alçalabildiğini hem kendisinin hem de başka insanların yaptıklarından görüp deneyimlemiştir. İnsanın karanlık ve kötücül yüzüne yabancı değildir; ancak bu durum, onun insanları sevmesine engel oluşturmaz. İnsan olmak Zorba için yeterlidir. Çünkü o, yukarıda belirttiğimiz gibi, insanın ‘ölümlü’ olduğu bilgisini içselleştirmiştir. Ölüm, bütün insanları eşit kılar Zorba’nın gözünde. Kitaplardaki bilgilerin ölüme çare bulamadığını, o nedenle kitap okumanın anlamsızlığını vurgulayan Zorba, durmadan kitap okuyan patronuna ara sıra “kâğıt faresi” diye seslenir. Çok sevdiği Madam Ortans’ın ölümü üzerine “Neden ölüyoruz?” diye sorar Zorba. Anlatıcı/Yazar, bunu bilmediğini söyleyince dayanamayan Zorba der ki: “Öyleyse nedir o okuduğun külüstür kâğıtlar? Neden okuyorsun? Bunu söylemiyorlarsa neyi söylüyorlar?” (s.302)
Gelip geçici hayat, ölümlü insan
Sahilde bir avuç kumu eline aldığında, deniz suyuyla ıslanan kumların avucundan kayıp gitmesinden ve hayatın/zamanın an be an akmasından derinden etkilenen Anlatıcı/Yazar: “Avuç bir kum saatidir, hayat da onun içinden kaçıp kaybolur, evet kaybolur.” diye düşünür. (s.87)Zorba’nın konuşmalarında yukarıda örneklediğim gibi, varoluşçu felsefeye de oldukça yakın düşünceler yer alır. Ölüm konusunda uzun uzun düşünen, kendi deneyimlerini paylaşan Zorba, pek çok ölüm görmüş, pek çok acı yaşamıştır. Gençken, üç yaşındaki oğlunu kaybettiğinde aklını oynatmamak için dans ederek kendi büyük acısını ifade ettiğini anlatır. Patronuyla konuşurken pek çok duygusunu dansla ifade eden, kelimelerin yetersiz kaldığı noktada ayağa kalkıp dans etmeye başlayan Zorba, insanlığın en eski sanatlarından ritim ve dans yoluyla, içindeki ‘en eski insanla’ uyumlanır böylece. Romanın bir yerinde Anlatıcı/Yazar’ın sözlerini anlayamayan Zorba’nın, “Ah bre Patron, o dediklerini raks edebilseydin de, ben de anlasaydım!” demesi etkileyicidir.
Zorba’da sevgi duygusunun yanı sıra şefkat ve merhamet duyguları yoğundur. Bu duyguları çoğu kez kadınlara yönelir. Zorba’nın, ‘Bubulina’m diye seslendiği Madam Ortans, Girit’te evinde misafir oldukları Fransız kökenli, yaşlı, şişman, dul bir kadındır. Zorba onu mutlu etmek, sevindirmek için elinden geleni yapar. Kadınlar konusunda oldukça çapkın biri olan Zorba, gençliğinde gittiği ülkelerde pek çok kadınla birlikte olduğunu anlatır patronuna. Kadınlar konusunda ona öğütler verir, deneyimlerini paylaşır; aslında Zorba’nın kadınlara dair düşünceleri, çapkın bir erkeğin tipik bakış açısını yansıtır. Ancak Zorba, her zaman, kadınların mutlu olmasını, onların yalnız ve üzgün bırakılmamasını ister. Romanda, dövülerek, taşlanarak linç edilmek istenen dul bir kadını kötülerin elinden kurtarmaya çalışır Zorba. O, şiddetin her türlüsüne karşı olduğu gibi, kadına yönelik şiddete de karşıdır. Zorba bu sahnede devleşir gözümüzde.
Ada gerçekliği ve Girit
Romanda Girit adası, coğrafyası, bitki örtüsü, insanlarının yaşama tarzı, evleri, mimarisi, tarihi, kültürü ile kendine özgü bir yerdir. Hem eşi benzeri bulunmayan özelliklere sahiptir hem de bütün Ege adalarında rastlanan pek çok ortak özelliği kendi varlığında somutlaştırmıştır. Ada olması dolayısıyla, özellikle roman olaylarının geçtiği yıllar da dikkate alınınca insanda tecrit edilmişlik, içe çekilmişlik ve yalnızlık duygularını çoğaltan bir yerdir. Girit adası, romanın ruhuna öyle bir nüfuz etmiştir ki, Girit’i metinden çıkarırsak romanın anlamı kalmaz. Çünkü Girit de tıpkı Zorba gibi, romanın kahramanlarından biri olmuştur.
2008 yılında Kıbrıs’ta uzun ve güzel zamanlar geçirmiştim. Orada defterime şunları yazmıştım: “Burada adanın ıssızlığını ve Akdeniz sıcaklığını yaşamaktayım. Sabahleyin ya da akşamüzerine doğru dışarı çıkmak, sahil boyunca yürümek, denizin o harika mavisini seyretmek çok güzel. Dalgalar, tuz ve denizin sesi… Rüzgârın sımsıcak esintisini yüzümde hissediyorum. Lefke sahillerinde, çok uzaklardaki Toroslar belli belirsiz bir siluet halinde görünüyorlar. Geceleri hava serinliyor ve denizin meltemi ile dalgaların sesi birbirine karışıyor. Yasemin kokuları yosun kokuları ile bir arada. Kıbrıs’ta yaseminler iri ve parlak. Parıldayan bir beyazlıkla, baygın kokularını sunuyorlar geceye.” Kazancakis’in, Zorba’da birçok sayfada betimlediği Girit, notlarımda dile getirdiğim Kıbrıs adasına benzer. Girit’te de Akdeniz güneşi adanın her yerini ve tüm bir yaşamı ısıtır. Çivit mavisi muhteşem deniz, adanın bütün sahillerini kaplar; güneşin parıldayan ışıkları mavilikler üzerinde kıvılcımlanır. Girit’teki köyü, uzaktan şöyle anlatır Yazar: “Kireçle boyanmış taraçalı, basık evler birbirine yapışmış gibiydi ve açık pencerelerin oluşturduğu siyah noktalarla taşlar arasına sıkışmış ak saçlı başlara benziyorlardı.” (s.40) Zeytin ağaçları her yerde karşımıza çıkar. Üzüm bağları, asmalar, şarap kültürü önemlidir burada. Portakal bahçelerinden tatlı kokular yükselir. Kekik, defne, fesleğen kokuları, renk renk çiçeklerin kokularına karışır. Yiyecekler arasında balık, tavuk, et, zeytinyağı, otlar, sebzeler önemlidir; şarap her zaman onların eşlikçisidir. Yeme içme ve yaşama kültürüne dair ayrıntılar incelikle sayfalar arasına serpiştirilmiştir. Antik kentler, harabeler de bu kültürün birer parçasıdır. Geçmiş ve şimdiki zamanlar buralarda bir arada soluk alırlar. “Bu Girit toprağında her taşın, her ağacın trajik bir tarihi vardır.” der Anlatıcı/Yazar (s.41) Kilisenin insanlar üzerindeki etkisi gözlemlenir; dini inançlar, ada halkında güçlüdür. Noel ve Paskalya gibi dönemlerde Girit hareketlenir; kutlamalarda müzik ve dans oldukça yaygındır. Lir ve santur önemli çalgılar arasındadır. Zorba, gençliğinde bir Türk müzisyenden öğrenmiştir santur çalmayı. İçinden geldiğinde, santuru astığı yerden yavaşça alır, büyük bir özenle kılıfından çıkarır ve çalmaya başlar; ancak “santur ne zaman isterse o zaman çaldığını” söyleyecek kadar duyarlıdır ona. Sadece iç dünyasıyla santurun uyumlu olduğu anlarda çalmak ister.
Trajik olaylar
Romanda, yaşama sevinci ve coşku, özellikle Zorba’nın davranış ve konuşmaları yoluyla yansıtılırken, sayfalarda birçok trajik olayın da yer aldığını, bazı sahneleri irkilerek ve üzülerek okuduğumuzu belirtmek gerekir. Yaşlı Mavrandonis’in oğlu Pavlis, güzel ve serbest bir kadın olan Dul’a büyük aşkı nedeniyle canına kıyar. Bir süre geçtikten sonra Mavrandonis, oğlunun intikamını almak ister ve köydekileri, Dul’un ‘namussuzluğunu’ ileri sürerek galeyana getirir. Genç kadın, gözü dönmüş kalabalık tarafından taşlanarak linç edilmek istenince Zorba, kadının yardımına koşar. Zorba’nın o azgın kalabalığı durdurmasına rağmen, bir anlık bir boşluktan faydalanan başka bir yaşlı adam, ne yazık ki Dul’u korkunç bir şekilde öldürür. Romanda, ayrıca, köyün kilisesindeki papazların kötülükleri sergilenir; aralarındaki eşcinsel ilişki nedeniyle çok genç bir papaz, başka bir papaz tarafından gece yarısı vurularak öldürülür; ancak bu cinayet kilisedekiler tarafından örtbas edilir.
Başka bir sahnede, linyit madenindeki göçüğü sezgi ve deneyimleri sayesinde birkaç dakika erken fark eden Zorba, aceleyle madendeki işçileri dışarı çıkararak olası bir faciayı önler. Köyün delisi Mimitos da romanda renkli ve içtenlikli bir karakterdir; kendisine iyiliği dokunan insanlara büyük bir saflıkla bağlanır.
Unutulmayan
Zorba, tek kelimeyle, unutulmaz bir roman kahramanıdır. Zorba gibi kahramanlar, içimizde uzun yıllar yaşar, herhangi bir vesileyle gözümüzün önüne gelir; sıra dışı düşüncelerini içeren konuşmaları zihnimizde yankılanır. Benim için Zorba daima böyle bir karakter olmuştur. Adeta ayaktayken ölen, bir çınar gibi yıkılıp toprağa düşen Zorba, sayfaların arasından, satırların, harflerin boşluklarından çıkıp hayata karışacak, bir anda karşıma çıkacak gibi canlıdır. Kazancakis, yakından tanıdığı işçi Zorba’yı unutulmayan bir roman kahramanına dönüştürerek onu ölümsüzleştirmeyi başarmış; kendisi de bu romanıyla edebiyatın ve sanatın sonsuzluğunda ölümsüzleşmiştir.
__________________________________________________________________________________________
*İncelemeye esas alınan metin: Nicos Kazancakis, Zorba, çeviren: Ahmet Angın, 38. Baskı, Can Yayınları, 2022.
**Bu yazı ilk kez Roman Kahramanları dergisinin Ocak-Mart 2025 tarihli 61. sayısında, Ada Romanları dosyası içinde yayımlanmıştır.

















