
Yaramı silmeye gidiyorum ovaya.
Ova karşılık veriyor:
“Yaranı yaymaya gelmişsin.”
Mardin’in yokuşu ayrılığın ilk hali gibi. Yukarı tırmanmak bir yere yaklaşmak değil; kendimden uzaklaşan toprağın gidişini izlemek. Taşın dili yok ama bir anlatısı var, duruşunda saklı. Görünmeyeni taşıyor. Görmek burada sürekli devinim halinde. Yerinden oynayan, sezmekle görmek arasındaki çizgiyi bulanıklaştıran bir algıya dönüşüyor. Bazen fark ediyorum: gördüğüm şey şehir değil, kendi bakışım. Şehir sadece bunu görünür kılan bir ayna.
Bienalin “Gökzemin”i tam da bu aralıkta nefes alıyor. Gök ile zemin, o kadim uzaklık, Mardin’in taşlarında ve rüzgârında birleşiyor ve göğsüme doluyor. Kuşlar bu birleşmenin en hareketli tanıkları. Tamamen göğe ait olmadan, yere de çakılmadan; ikisi arasında kanat çırpıyorlar. “Aradalık” onların hali oluyor. Attar’ın kuşları gibi yedi vadiyi aşan, Aristophanes’in kuşları gibi bulutlardan yeni bir ülke kuran eski hikâyelerin devamı gibi dolaşıyorlar Mardin’in üzerinde.
Yukarı bakmak artık sadece yukarı bakmak olmuyor. Zemin de gökle birlikte soluk alıyor. Kuşlar bu solukta görünmez çizgiler bırakıyor. Ama bu birlik hafiflik vermiyor; aksine kalın bir askıda kalma hissi yaratıyor. Ne yukarıdayım ne aşağıda. Sadece o sert “aradalıkta” kuşun gökyüzüyle toprak arasında bıraktığı izde asılı kalıyorum.Mardin sokaklarında yürürken anlam kendini yeniden kuruyor. Şehir, sergi mekânı olmaktan çıkıyor; serginin kavramını dağıtan canlı bir yüzeye dönüşüyor. Bienalin düşüncesi taşlarda, yokuşlarda, taş evlerin gölgelerinde ve kuşun gölgesinde ete kemiğe bürünüyor.
Aşağı indiğimde her şey değişiyor. Askı kopuyor. Düzlük başlıyor.
Kızıltepe. Ova.
Artık hiçbir şey askıda değil. Her şey yere, toprağa, kendi ağırlığına dönüyor. Gökzemin burada dağılıyor, anlamını yitiriyor. Kuş bile ovada alçaldıkça daha ağır kanat çırpıyor gibi. Yukarı ile aşağı arasındaki belirsizlik kapanıyor. Geriye sadece yer kalıyor ve bu yer düşünceyi içine çekiyor.
Bienalin ovaya uzanan hattı, gökle zemin arasındaki o şiirsel bağı toprağın sert gerçekliğiyle yüzleştiriyor. Bakışın kırıldığı yerde dil de değişiyor. “Hikâyemizde delikler var. Rızasız, kötü niyetli delikler.” Bu cümle düşüşün içinden sızan bir çatlağa dönüşüyor. ,
Kötü binalar burada bir estetik meselesi değil, hayatın kendisi. Katlar yükselmiyor; üst üste çoğalıyor. Duvarlar bitmek bilmiyor, sürekli ekleniyor. Şehir kulaşamıyor ama bu ulaşamama kendi formuna dönüşüyor.Sokaklar yol boyu akmıyor, sürükleniyor. Bu kaos değil; tekrar eden bir yorgunluk biçimi. İnsanlar bir yerden bir yere gitmiyor, sadece yön değiştiriyor. Tandırcıların önünden geçerken keskin koku, görme duyusunun bakışında bir fotoğraf oluyor. Bakışın tutunacak yeri yok.İmge kurmak bile zorlaşıyor. Burada bakış fazla düzenli ve düzen yabancı bir şeye dönüşüyor.
Bu ağırlığın içinden Diyarbakır’a döndüğümde yön aynı kalıyor ama anlam değişiyor. Kızıltepe’de yere çarpan şey burada sımsıkı. Dağılmıyor; hafızaya dönüşüyor. Geçmiş burada, canlı kanlı yeniden çağıran diliyle.Beklediği şey,bir bütün değil; çok parçalı, eksik, yerinden oynamış. Geçmiş burada düş gibi çınlıyor kulaklarda.. Zaten hatıraların çoğu düş.
İçimde dönüp duran cümle şu,
Geçmiş yüzde yetmiş düş. Ve bu oran sabit değil.
İkiye bölünüyorum.Parçalar iki yana savruluyor. Biri geçmişte, biri şimdiye saplanıp kalıyor.İki arsız bıçak gibi. Tam ortasında duruyorum. Hem geçmişte kalmak istiyorum hem de geçmişte yapamadıklarımı bugün yaparak yeni bir geçmiş kuruyorum. Ama bu yeni geçmiş geriye değil, içe doğru büyüyor.
Xançepek’te yürüyorum. Sokaklar ne tam tanıdık ne tam yabancı. Bir ikilik. Arada kalıyor. Bu aradalık boşluk değil; zamanın sıkışıp yoğunlaştığı bir yer. Kuşun gölgesi bazen tam burada, duvarların üzerinde bir an duruyor, sonra kayboluyor. Hafıza burada bireysel olmaktan çıkıyor; mekânın ikinci katmanına dönüşüyor. Duvarlar sadece duvar değil; üst üste binmiş bakışların yüzeyi. Kapılar geçiş değil, yarım kalmış cümleler gibi.
Mıgırdiç Margosyan’ın metinleri artık bir referans değil; sokaklarda dolaşan bir kalıntı gibi. Mahalle zaten yazılmış oluyor, biz sadece farklı gözlerle yeniden okuyoruz. Her okuma metni değiştiriyor. Yürürken o birikmiş bakışların içinden geçiyorum. Hangisinin bana ait olduğunu ayırt edemiyorum. Burada insanlar bir yerin içinde yaşamıyor; bir anlatının içinde yaşıyor. Ve o anlatı binalardan daha kalıcı.
Xançepek’te yürümek geçmişe gitmek değil; geçmişin bakışına çarpıp geri dönmek oluyor. O çarpma iz bırakıyor ve yönü değiştiriyor. Bazen şehir insanın içinde yürüyor. İnsan, şehir sandığı yerden çok önce kendinden çıkmış oluyor.
Kızıltepe’de yere çarpan şey Diyarbakır’da dağılmıyor; hafızaya dönüşüyor. Ağırlık hafiflemiyor, sadece biçim değiştiriyor.
Geriye şu kalıyor:
Gökzemin yukarıyı da yere çekiyor. Ova aşağıyı bile hafızaya çeviriyor.
Kuş ise ikisinin arasında kanat çırpmaya devam ediyor.
Ve insan en zor gerçeği öğreniyor:
İnsan, durduğunu sandığı yerde hiç durmuyor. Durduğunu sandığı yer, başından beri kendi duvarı oluyor.


















