Masthead header

Gültekin Emre: “İçimde biriken hikâyelerin öykülerini gün ışığına çıkarmaya çalışıyorum.”

Söyleşi: Ümit Yıldırım

1980’den beri Almanya’da yaşayan şair Gültekin Emre’nin (1951), ilk öykü kitabı Sek Sek’in (2020) ardından yayımlanan ilk romanı Sanki Babamın Romanı (2021) üzerine konuştuk. 

Sere Serpe (2018) deki kimi şiirlerin öyküye dal uçları vermesinden sezinlemiştim ilk öykü kitabınız Sek Sek’i (2020). Hikâye anlatmıyor öykü kuruyorsunuz. Gündelik yaşamın inceliklerinden yakaladığınız bir dalı farklı bir yere götürüyorsunuz. Değişik cümle yapıları, çağrışımı bol sözcükler… Kısaca kendi deyişinize uygun kurgular kurdunuz bu öykü kitabında. Yenilik ve değişiklik peşinde oldunuz daima. Bu, tekdüze anlatıma, klişe sözlere başkaldırı geleneğinin devamı mı? 

Sanatın dil yakalama, oluşturma olduğunu bilmeyen yoktur. Sanatın her alanında bu böyle: Öykü, şiir, roman yaratıcı dille var olur. Hikâye anlatmanın ötesine geçip öyküye uygun bir dil yakalama çabasıydı benimkisi; yeni bir dil, anlatım ve kurgu olmalıydı. Sere Serpe’nin şiirin derinliklerinde kurgusuyla, diliyle farklı bir kitap olması için çabaladım. Elbette öykünün uçlarına da uzandım yer yer. Şiirin yüreğindeki öykü, öykünün damarlarındaki şiir bu kitabın gövdesine usul usul ağdı. Düz, kişiliksiz, hiçbir yenilik içermeyen anlatımdan geçilmiyor ortalık, klişe, basmakalıp cümle kuruluşlarından, zorlama imajlardan da. Günlük yaşamımızın içişnde dolaşıp duran, gözümüzün önünde olan pek çok şeyi görmeye, onlara dokunmaya, onları dokumaya, imgelere ağdırmaya çalışıyorum yadırgatmadan. Yadırgatıcı ve parlak gibi duran pek çok ölü imge şiirimizde dolaşımda. Bunlar beni ilgilendirmiyor. 

Sanki Babamın Romanı bana Dostoyevski’nin Beyaz Geceler’inin anımsattı. Orada Nastenka, “Bir hikâyeniz yoksa nasıl yaşıyorsunuz?” diye sorar karşısındaki delikanlıya. Otobiyografik özellikler taışıyan bu romanı başarılı kurgusu ve anlatımdaki çekiciliği nedeniyle çok beğendim. Kendinize özgü deyişiniz ve anlatım biçiminizdeki ustalıkla bir solukta okunan bu romanı niçin ve nasıl yazdınız? 

Babamı üç buçuk yaşımda kaybettim; babasız büyümenin acısıyla yoğruldum. Ağabeyim babam yerine geçti. Babasızlığımı duyumsatmamaya çalışsa da, babamın öldüğünü ben biliyordum. Babalarıyla el ele yürüyen çocuklara hep imrendim. Babamın kitapçı olmasından hep gurur duydum. Köy köy dolaşıp okuma seferberliğine katkıda bulunmaya çalışan bir babanın evladıydım. Babam, kitap satmaya gittiği köylerin beklediği biriydi. Köy odalarında kitap okuyan bir adamın çocuğuydum. İçimde, babamı hep gezdirdim. Ben nereye gittiysem, babam da benimle geldi. Onun yaşamını, hikâyesini hep kurguladım günün birinde yazmayı düşünerek. Floransa’daki bir etkinliğe katıldığım gerçek. Dönüşte pervaneli uçağın bir pervanesinin bozulması da gerçek, Pisa’ya inip uçak değiştirerek Zürih havaalanına inişimiz de. Uçakta, mistik İtalyan şairi MarioLuzi’nin Simone Martini’nin Dünyevi ve Semavi Yolculuğu’ndaki şiirleri bana yol gösterdi. Geçmişe yolculuğu içeren şiirler benim babama yolculuğuma eşlik etti. Babasızlığımı yenmek için babamı aramaya çıktım. Yazarak içimdeki acıyı, sızıyı dindirmeye çalıştım. İlkokul üçüncü sınıfa kadar yaşadığım köy ortamı için, babama odaklanarak, onun hakkında anlatılanları derleyip toparlayarak yeni bir dil ve öykü oluşturmaya çalıştım. İçimizde bir hikâyemiz yoksa nasıl yaşarız?

G. Deleuze, “Biçem, kendi anadilinde kekeme olmaktır.”der. Cümleleri un ufak edişiniz, sözcükleri kekelemeniz bununla mı ilgili yoksa irtifa kaybeden bir uçaktaki ruh halinin anlatıma yansıması mı?

İkisi de. Evet, evet, ikisi de. Tam 41 yıldır anadilimi bir başka dilin içinde koruma çabası benimkisi. Tek sözcüklü cümlelerle zamanın teklemesini, benim geçmişimi düşününce kekelediğimi imledim. İçimde biriken hikâyelerin öykülerini gün ışığına çıkarmaya çalışıyorum hem şiirlerde hem de kısa öykülerde.

Evin dışındaki günlük yaşamım, Almanca. Ev, çalışma ortamım anadilim. Kekemelik acemilik anlamına gelmemeli; düşünmeyi, yeniden düşünmeyi, ağızdan çıkacak, ya da kâğıda geçecek sözcüklerin yerli yerinde olup olmadığını tartma. Böylece, tarta tarta düşünceyi yerli yerinde oturtma, öyküyü sözcüklerin sırtına yükleme, korkuyu, tedirginliği, huzursuzluğu cümlelere paylaştırma. Elbette, bir de düşme korkusu yaşayan birinin ölüm üzerine düşünceleri de kekemeliği artırıyor. Hayatının “un ufak” olabileceği, babası gibi bir sona yaklaştığı duygusu da dâhil kekemeliğe. Ruhundaki karman çorman duyguların da dibe vurması uçağın her an düşebileceği düşüncesi. Öykü biçemini, biçem öyküsünü, sözcükler cümlelerini bu ruh hallerine gide gele oluşturuyor.  

Yazılarını, kitaplarını okumadan edemediğiniz, size yeni ufuklar açan yazarlarınız vardır mutlaka. 

Olmaz mı? Kuşakdaşım Enis Batur bunların başında geliyor. Onu hep izledim, ne yayımladıysa, yazdıysa edinip okudum. Ondan çok şey öğrendim, öğreniyorum.

Murat Yalçın’ın kitapları da başucumda hep. Faruk Duman da benim vazgeçilmez yazarımdır. 

Elbette Halit Ziya Uşaklıgil, Sabahattin Ali, Demir Özlü,  Tomris Uyar, Ferit Edgü, Cemal Süreya, Leyla Erbil, Nedim Gürsel, Nezihe Meriç, Feyza Hepçilingirler, Erdal Öz, Ayfer Tunç, Haydar Ergülen, Emin Özdemir… say say bitmez!.. İşte bir çırpıda sayıverdim. Elbette, unuttuklarım da vardır.

edebiyathaber.net (25 Kasım 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r