Masthead header

Derya Sönmez’den “Onlar” adlı öykü

Her yerdeler. Komşumuz, yan masadaki çalışma arkadaşımız, patronumuz, simitlerini sevdiğimiz pastanenin kasasında duran sarsak çocuk, insanlara kendileriyle barışık olmalarını salık veren kişisel gelişim kitapları yazarı, yeni evliler, evsizler, tinerciler… Sabah gülümseyerek uyanıyorlar. Güzel bir kahvaltının ardından alışverişe gidiyor, tez yazıyor, akşamki yemek için hazırlanıp sevgililerine çiçek alıyorlar. Tren düdüğünü duyuncaya, o delilik anına kadar yaşamanın gereği neyse yapıyorlar. Olaylar, yedi ay önce bir kadının hızla yaklaşmakta olan trenin önüne atlayarak intihar etmesiyle başladı. Görgü tanığının ifadesine göre, kadının şüpheli, dikkat çekecek bir yanı yokmuş. Metronun yaklaşmakta olduğunu işaret eden düdük çalınca kadın da herkes gibi sarı çizgiye yanaşmış. Trenin tünelde görünmesiyle elindeki poşetleri bırakıp rayların üzerine atlamış. Buraya kadar her şey olağan. Hızla yaklaşan aracın önüne atlamak, intihar yöntemi olarak sık rastlanmasa da olmayacak şey değil. Asıl hikâye sonra başladı. Ertesi gün şehrin başka istasyonunda bir adam, aynı şekilde yaşamına son verdi. Televizyon kanalları yayın akışlarını durdurup haberi son dakika başlığıyla geçti. Sonraki günlerde de intiharların devam etmesi olayı bambaşka bir boyuta taşıdı. Herkes bunu konuşuyor, “intihar eylemcileri” deniyor adlarına.

Üyelerini intihara özendiren gizli bir topluluktan bahsediliyor. Bir gazete bu hareketin son yılların en büyük eylemini gerçekleştirme isteğini gizlemeyen tarikatın işi olduğunu, tüm dünyada ses getirmeyi amaçladıklarını yazdı. Satanist faaliyetleri olan internet siteleri tek tek kapatıldı. İntihar edenlerin hiçbir ortak yanı yok. Farklı meslek gruplarından, genç yaşlı insanlar. Birbirlerini tanıdıklarına dair bulgu yok. Telefonları, bilgisayarları inceleniyor. Aileleriyle görüşülüyor. Yakınları, anlatmaktan çok anlayabilmek için ekranlarda her gece onlardan bahsediyor.

Olayların ardından metrolarda sıkı güvenlik önlemleri alınmaya başlandı. Tren gelmeden hiçbir yolcuyu istasyona almıyorlar. Tren güvenli şekilde yanaştıktan sonra yolcular tek tek güvenlik görevlilerinin denetiminde vagonlara bindiriliyor. Bu şekilde günde ancak üç sefer yapılabilecekmiş. Uygulamanın ikinci günü bir güvenlik görevlisinin kendini raylara atmasıyla metro faaliyetleri süresiz olarak durduruldu.

İstatistiklere göre metro intiharlarının başlamasıyla diğer vakalar belirgin derecede azalmış. Seferlerin durdurulması da işe yaramadı. İntihar fikri salgın gibi yayılıyor. Her gün onlarcası, otobüs dolmuş ne varsa önüne atlıyor. Görünmeyen bir tehlikenin soluğu ensemizde. Bazıları intiharın kaçınılmaz olduğu düşüncesinde, sırf bu sebepten canına kıyanlar varmış. Sinirlerimiz iyice gerilmişken dün bir köpeğin ezilmesi işi çığırından çıkardı. Neyse ki sahibi çıkıp olayın iç yüzünü anlattı. Köpeğin intihar etmek gibi bir niyeti yokmuş, sadece açmış. Bir başka köpekle kemik parçası için kapışırlarken kemiği kaptığı gibi yola fırlamış.
İnsanlar tedirgin, birbirlerinin yüzüne kuşkuyla bakıyorlar. Bir adamın adımları hızlanmayagörsün yanındaki hemen koluna yapışıyor. Çevredekilerse şahitlik etmek istemediklerinden olacak kaçışmaya başlıyorlar. İnsanlar birbirlerinin yüzünde bilmedikleri bir salgının izini sürüyorlar. Bir grup eylemleri üstlense, herkes rahatlayacak. Sosyologlara göre günümüzde hastalıklı düşüncelerin, birbirini tanımayan insanlar arasında yayılması mümkünmüş. Hukuk literatüründe toplu hipnoz yapmaya teşebbüs diye bir suçlama var artık. Dün bir şarkıcı karamsar müzikleriyle halkı depresyona sürüklediği gerekçesiyle gözaltına alındı.

“Onlar”… Bir lanetten, bulaşıcı hastalıktan bahseder gibi konuşuluyor arkalarından. İntihar eylemcileri bile denmiyor artık, sadece yarım ağızla, “onlar”. Gazetelerde isimleri yayınlanmıyor, geçmişleri önemsiz. Her geçen gün çoğalıp bir bütüne dönüşüyorlar. İntihardan son anda vazgeçtiğini söyleyen bir kadın, tarikat yakıştırmasını yerinde bulmuş. Kadına göre; “onlar”, bir siyasi görüşü benimsemeyenler, dinsizler, hiçbir takıma taraftar olmayanlar, cemaatlerden kovulmuşlar, bu dünyanın hükümsüzleri, hiçbir konuda uzun süre iddialaşamayanlar, bu yüzden uzlaşmak zorunda kalanlar, konuştuklarının arkasında duramayanlar, tekinsiz sokak köpekleri tarafından koşturulanlar, köpeğe taş fırlatınca hayvan severler tarafından azarlananlar, basacak zemin bulamayanlar, hiç kimseler. Onlar, artık büyük bir cemaatin parçası.

Bense… Onlardan biriyle konuşmuşluğum var. Yakından tanıdığım biri değildi. İş çıkışlarında birkaç kadeh içmek için arkadaşlarla takıldığımız barı işletiyordu. İçkilerimizi servis ederken bazen o söze karışır, bazen de biz laf atardık. Birkaç ay önce intiharlar üzerine hararetle tartışıyorduk. Yanımıza geldi. “Kadın haklı, tanımıyorlar birbirlerini. Bir bütünün parçası oldular. Az şey değil,” dedi. Birkaç gün sonra uğradığımızda barı kapalı bulduk. Köşedeki kuruyemişçi, “Onlardanmış,” dedi.

Ölümlerin sıklığından çok belirsizliği, belirsizliğin davetkârlığı ürkütüyor çoğumuzu. Gencimiz yaşlımız aynalara korkarak bakıyor, olası bir hastalığın ipuçlarını arıyoruz. Açıkça dillendirmeye cesaret edemesek de onlardan olup olmadığımızı aslında hiçbirimiz bilmiyoruz. Bazen tedirginlik kaplıyor içimi, evcilleştiremediğim bir keder. Hayır diyorum, ben onlardan olamam. Böyle zamanlarda kalabalık arkadaş toplantıları düşlüyorum. Her sözümü coşkuyla paylaşan insanlar. Nasıl da benziyoruz birbirimize. Kadehlerimizi ortak hayallerin şerefine kaldırıyor, bir cemaate dahil olmanın olanca hazzını tadıyoruz. Sonra kararsız düşünceler sinsice yaklaşıyor. Konuşulan hiçbir şeyi anlayamıyorum. Duyabildiğim üç beş kelimeyse midemi bulandırıyor. Bir kez daha çekilen her çizginin, içi olan her şeyin dışında buluyorum kendimi. Hemen oradan kaçmak, görünmez olmak istiyorum. İşte o zaman sirenler çalıyor kulaklarımda, bir trenin farı gözümü alıyor. Onlara karışmayı delicesine arzuluyorum. Dışarı çıkıyorum. Arkadaşlarımı arıyorum, özellikle kırgın olduklarımı. Sözü sıklıkla eski tartışmalarımıza getiriyorum. Yüzleri değişiyor, konuşmak istemiyorlar. Hayır diyorum, yanlış anladınız, çok değiştim. Artık ben de sizin gibiyim. Öyle eskisi gibi karamsar da değilim. Okuduklarım aklımı bulandırmıyor. Kimseyi bulamazsam barlarda yeni insanlarla tanışıyorum. Neşeli hikâyeler anlatıyorum. Yüzüme kuşkuyla bakıyorlar. Sonra en beklemediğim anda beni kolumdan tutup caddeye çıkarıyor, bir kavşağın tam ortasına bırakıyorlar. Kahkahalarımın dehşetinden tüm sirenler susuyor.

Derya Sönmez – edebiyathaber.net (3 Kasım 2012)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r