Masthead header

Gülçin Manka’dan “Kuaförde” adlı öykü

Kuaförün kapısından çekinerek girdi. İçeride boya, perma ilacı, oje kokuları birbirine karışmıştı. Televizyondaki müzik kanalında, son moda şarkılar bangır bangır bağırıyor, dükkâna kalabalıkmış havası veriyordu. Ayna önündeki döner koltuklarda beyaz saçlı, altmışlarında bir kadınla, başı naylon boneli genç bir kadından başka kimse yoktu.

Ortalığa söylediği hafif, neredeyse duyulmaz “Kolay gelsin” cümlesi, o sıcak ve ağır havanın içinde eridi gitti. Küt kesimli, kahküllü dümdüz saçları, kalkık burnuyla biçimli çenesini çevrelemişti. Yüzü güzeldi, makyajsız olmasına rağmen sade, iddiasız bir güzellikti onunki. Kot pantolon üstüne kareli, bol bir gömlek giymişti. Kanepedeki çanta, gazete ve dergilerin arasında kendine yer açarak yanıma oturdu. Manikür müşterimi beklerken, oturduğum yerden gelen gideni seyrediyor, konuşmalara kulak kabartıyordum. “Hoş geldiniz Sibel Hanım…”  dedim, sıcak bir gülümsemeyle karşılık verdi. Sonra Hasan Ağbi’ye seslendi:

“Çok bekler miyim Hasan Bey?”

“Biraz beklersin Sibel Abla. Bir boya, bir de fön var.”

Arkasına yaslandı. Birinin soru sormasından adeta korkar gibi, hemen yanında duran gazeteyi aldı,  açıp içine gömüldü.

Hasan Ağbi, başı naylon boneli Nil Hanım’ın saçına baktı, “Yıkansın” dedi. Nil Hanım, iki eli başında, çıtkırıldım bir edayla koltuktan ağır ağır kalktı, dükkânın arkasına yöneldi. Sibel Hanım’la aynı anda arkasından baktık. İncecik topuklu rugan çizmeleriyle uzun bacaklarına yapışan siyah tayt, vücudunun bütün hatlarını ortaya çıkarmıştı. Kıvırta kıvırta gidip arka tarafta gözden kayboldu. Orada da konuşmaya devam ediyor, ne dediği anlaşılmasa da gülme sesi hâlȃ geliyordu.

“Nasılsınız Sibel Hanım? Görünmüyorsunuz…”  Boşta kalan Hasan Ağbi, elinde fırçayla Sibel Hanım’a doğru geldi.

“İyiyim, sağ olun. İki çocukla vakit kalmıyor ki. Küçük de bu yıl okula başladı.”

“Hayırlı olsun. Kesilecek mi?” dedi, Sibel Hanım’ın başını işaret ederek.

“Yok,  fön çektireceğim.”

“Hayırdır, düğün falan mı var?” Hiç böyle sorular sormaz müşterilere aslında, ama Sibel Hanım’ın fön çektirmek istediğini ilk kez duyuyorduk.

“Şey, bugün evlilik yıldönümümüz de…” Yüzünden utangaç bir gülümseme geçti.

“Ne güzel, kaç yıl oldu?”

“On beş…”

“İnanmam abla, seni gören genç kız zanneder!”

“Yok canım! Yine de teşekkürler.”

“Nil Hanım’ın işini bitirelim de, sizinki kolay.”

Nil Hanım kendine çok iyi bakardı, zaten görünüşünden de belliydi, gösteriyordu. Her zaman şık, frapan giyinirdi. Başka müşteriler, kulağımıza pek sağlam ayakkabı olmadığını fısıldarlardı ama canım bize ne! Bir kere iyi müşteridir, en az haftada bir gelir, boyadan föne, manikürden pediküre her şeyini yaptırır, iyi de bahşiş bırakır. Sonra, kimse hakkında ileri geri konuşmaz, herkese iyi davranır, deli doludur.

Birazdan başındaki havluyu sıkı sıkı tutmuş, ceylan gibi sekerek yerine döndü. Sürmeli gözlerinde yarım metre kirpik, koyu bordo bir rujla boyanmış dolgun dudakları vardı… Ama en önemlisi, müzikli ses tonu ve kendinden emin haliydi.

“Yusuf! Hadi bana bir Türk kahvesi yaptır be güzelim! Nasıl burnumda tüttü kokusu!”

“Tabii Nil Hanım, başka içen var mı?”  Altmışlık hanım istemedi, çarpıntı yapıyordu bu saatte. Sibel Hanım da “Yok, sağ ol.” dedi.

“Eee, falımıza bakan da çıkar herhalde! Mustafa, sen anlar mısın kahve falından?”

Nil Hanım’ın saçlarını iri dişli bir tarakla açmaya uğraşan kalfa, “Yok abla!” dedi. “Ama komşu dükkânda bir kız var, bütün dedikleri çıkıyor, yemin ederim!”

“Hadi ya! Çağırsana!”

“Olur abla! Kahveni iç de çağırırız.”

“Oh, biraz neşemiz yerine gelsin!” Aynaya doğru bir kahkaha daha gönderdi. Çok neşeli görünüyordu ama gerçek mi sahte mi, anlayamıyordum.

Sibel Hanım gazeteyi bıraktı, saç modelleri kataloğunu eline aldı. Yeni bir model denemeyi mi düşünüyordu acaba? Yıllardan beri saçı hep aynıydı. Ne boya, ne röfle, ne de yeni bir model! Ayda ancak bir kez gelir, saçını kestirip giderdi. Manikür-pedikür de yaptırmadığından benimle hiç işi olmazdı. Şu Nil Hanım gibi kendine bakan, albenili bir  “dilber”  olmayı hiçbir zaman becerememişti. Tercih meselesi tabii ama eminim, kocası ilk tanıştıklarında sadeliğini beğenirken, yıllar geçtikçe dokundurmaları artmış, her şeyine burun kıvırmaya başlamıştır: Biraz kadınsı ol-topuklu ayakkabı giysene-çok bakımsızsın-dişi ol biraz, dişi! Sibel Hanım da hep, “Benim tarzım böyle” diye geçiştirmiştir, bundan da eminim. Ama şöyle güzel, havalı kadınları görünce özenmiyorsa ben de Aylin değilim. Bir değişiklik istemez miydi hiç? Hasan Ağbi’nin yenilik tekliflerini kaç kez geri çevirmişti, kendine yakıştıramadığını söylerdi. Yine de, her gelişinde başka kadınları böyle ilgiyle seyrederdi. Örneğin şu Nil hatun, nasıl da yakıştırıyordu kendine!

“Ay, çok mu kızıl oldu? Benimki beğenmezse gelirim bak Hasan! Adam sarı saçlarıma vurgundu ayol!”  Bir kahkaha daha attı. Çıkardığı sesle aynanın önündeki tokalarla firketeler adeta uçuştu. Televizyonda avaz avaz bağıran genç popçunun sesini bile bastırmıştı. Hasan Ağbi gülerek, her zamanki sakin sesiyle,

“Tabii canım, başımla beraber,”  dedi.

“Şöyle değişik bir şeyler yap. Akşama eniştenle dışarı çıkacağız. Manikürüm de geldi,  Aylin!”  “Tamam Nil Hanım.” Ben de onu bekliyordum zaten!

“Dalgalı fön çekeriz, krepe de yaparız istersen.”

“Sen bilirsin, havalı olsun da! Haftalardır ilk kez dışarı çıkıyoruz. Adamcağızın işi başından aşkın.”

“E, para kazanmak kolay mı?”

“Doğru yahu, adamın kırk tarakta bezi var.”

Hasan Ağbi Nil Hanım’ın saçına fön çekmeye başlamıştı:

“Ne iş yapıyor enişte?”

Hepimiz ister istemez dinliyorduk. Bu arada Sibel Hanım’ın da sırası gelmiş, Nil’in yanındaki koltuğa oturtulmuştu. Kalfa Sibel Hanım’a yaklaştı, saçını elleriyle sıvazladı: “Yıkayalım mı  abla?” “Yok, temiz, temiz.” Önüne kırmızı bir önlük bağlandı, küçük bir plastik şişeden başına su püskürtülmeye başlandı.

“Asıl mesleği kuyumculuk.” diye anlatıyordu Nil Hanım. “Başka işlerle de uğraşıyor ama sormadım. Ne demişler, üzümünü ye, bağını sorma!” Bir kahkaha koptu. Hasan Ağbi bile gülüyordu!

“Geçenlerde bir yere gittik, yeni açılmış. Bir hatun çıktı Hasan, ben kadın halimle gözümü alamadım ya! İzmir’den gelmiş! O bacaklar, o göğüsler, bir de ses! Beyaz bir elbise giymiş, her tarafı pul, ışıl ışıl yanıyor. Gecenin sonunda kavga çıkıyordu az kalsın, kadın için!”

“Nerede abla?”

“Neydi adı bakayım, Nihavent.  Çankaya’da. Sever öyle yerleri enişten. Türk Sanat Müziğine bayılır! Bir de fasıl olacak!”

“Vay canına!” dedim içimden, “Millet nasıl biliyor eğlenmeyi. ”

Sibel Hanım da önceleri Nil Hanım’a biraz dudak bükerek, tepeden tırnağa süzerek bakarken; bu küçümseme yavaş yavaş ilgiye dönmüştü. Şimdi gözünü alamadan aynadan onu seyrediyordu! Acaba on beş yıllık evliliğinde kocasıyla kaç kez bir yerlere gidip eğlenmişti? Ev işleri, çocukların yemesi, içmesi, okulu derken geçip gitmişti yıllar.  “Tarz”la mı ilgili acaba diye düşündüm. Şu hatun gibi mi olmalıydı illaki? Duyduğum kadarıyla kocasının durumu iyiydi, ama Sibel Hanım’da hiç öyle “zengin karısı” hali yoktu. Kaç yıllık müşterimizdi, bir gün gelip saç yaptırdığını görmemiştim.

Kahveler içildi, yandaki kız çağrıldı.

“Abla, böyle uzun boylu, yakışıklı bir adam var, saçı kır, hafif göbekli. Âşık sana valla! Bak, yüzü sana dönük. Elinde de böyle… altın mı desem, gümüş mü, ama çok pahalı bir şey!” Yan dükkândan çağrılan kız, en ciddi haliyle Nil Hanım’ın fincanını evirip çeviriyordu.

“Kız vallahi bildin! Başka?”

“Hmmm, yalnız sizin mutluluğunuzu gölgeleyen biri var ablacım, tam aranızda duruyor. Bir kadın!” Nil Hanım’ın neşesi kaçıvermişti: “Var ya!”

“Ama bu kadın kaknem bir şey! Baksana, saçı süpürge gibi. Böyle rengi kaçık, solgun,  senden de yaşlı!”

“Boş ver kadını! Adama bak. Elindeki ne, yüzük mü?” Nil Hanım’ın kaşları çatılmıştı.

“Yok abla, kolye gibi bir şey ama hiç üzülme, adam sana âşık abla, kadının üzerinden sana bakıyor, baksana !”

Nil Hanım sabırsızca “Eee, başka?” dedi kıza. Sanki kaderi, kızın iki dudağının ucundaydı.

“Abla bir paket var, uzaktan geliyor. Bir de para var…”

Kız bir şeyler daha söyleyecekti, ama Nil Hanım “Ağzına sağlık” diye kızın eline bir yirmilik tutuşturdu. Kız sevinçle teşekkür edip gitti.

“Yusuf, şu çantamı versene” diye seslendi Nil Hanım. Çanta geldi, cep telefonu bulundu. “Alooo, aşkım, n’apıyosun?”  Ses tonunda abartılı bir sevinç çınlıyordu.

“…”

“Akşamı ayarladın değil mi, bak kuafördeyim!”

“…”

“Özledim canım! Sen de özledin mi?”

“…”

“Bak bu gece bendesin, ona göre! Evi ayarla!”

“…”

“Ben anlamam! Bırakmam! Hadi öptüm canım!” Muzaffer bir edayla telefonu kapadı.

Sibel Hanım’la aynada göz göze geldiler. Kadın porselen dişlerinin hepsini birden göstererek gülümsedi, Sibel Hanım da karşılık verdi.

“Hiç güven olmaz bunlara, sıkı tutacaksın şekerim!”

Sibel Hanım,  tanımadığı biriyle bu konulara girmek istemedi herhalde: “Saçınız güzel oldu, güle güle kullanın.”

“Teşekkür ederim… Değişiklik iyi oluyor. Ben on beş günde bir değiştiririm. En fazla bir ay!”

“Rengini mi?”

“Rengini, şeklini, işte artık…”

“Eşiniz seviyor herhalde!”

“Evli değilim de erkek arkadaşım bayılır! Avuçla para döker, bakımlı olayım, takıp takıştırayım diye. Onun zevki de bu işte! Eee, körün istediği bir göz, Allah vermiş iki göz!” Yüzüne yine neşe gelmişti. “Siz evli misiniz ?”

“Evet.”

“Kaç yıllık?”

“On beş! Evlilik yıldönümümüz bugün!”

“Harika! Tebrikler şekerim. Ne güzel, on beş yıl! Artık şöyle müzikli, şık bir yere götürür eşiniz.”

“Pek âdetimiz değildir ama bu yıl on beşinci yıl anısına.”

“Erkeklerin işi biter mi hayatım? Çocuk var mı?”

“Var, iki tane.”

“Kız-erkek?”

“Biri kız, biri erkek!”

“Ne güzel, Allah bağışlasın! Çok şanslısın hayatım. Ben de isterdim şöyle boy boy çocuk!” Nil Hanım’ın suratı asılmıştı. Onun bu gizli yarasını ilk kez duyuyordum. Oysa, hep şen şakrak, hiçbir şeyi kafasına takmayan bir havası vardır.

“Olur daha, gençsiniz?”

“Zor artık. Çok geç. İşin doğrusu, hep yanlış ata oynadım. Bir iki saat için beklemekle geçiyor ömrüm, bazen bir hafta. Sonra yine yalnız. Hasan yavaş be, canımı acıttın!” Havası kaçmıştı iyice. O sırada,  derinden bir cep telefonu sesi geldi. Sibel Hanım saçını kesen ellerden bir hamlede kurtuldu, telaşla fırlayıp çantasına gitti, telefonunu buldu.

“Merhaba hayatım! Ne haber?”

“…”

“Kim dedin?”

“…”

“Kaçta gelirsin?”

“…”

“Biz de anneme gideriz o zaman! Zaten çocukları götür…”

Sibel Hanım bir an öyle kaldı, sonra telefonu yavaşça kapayıp çantasına koydu. Onun da yüzü kararmıştı şimdi.

Koltuğuna gelip kendini bıraktı. Kalfaya, “Fön kalsın,” dedi, “vazgeçtim.”

Nil Hanım’ın dikkatini çekmişti: “Kötü haber mi?”

“Eşim. Akşama toplantısı çıkmış.”

“Hatırlamıyor ha?”

“Hep böyledir zaten. Bir gün bile şaşırtmadı beni.” Sibel Hanım’ın bırakın eşi hakkında konuştuğunu, bir yabancıyla konuştuğunu ilk kez duyuyordum. Yüzü kıpkırmızı, kucağındaki çantanın sapını titreyen ellerle kıvırıp duruyordu.

“Erkek değil mi, al birini vur ötekine!” diyerek hemcinsini teselli ediyordu Nil. Sibel Hanım’ınsa yanıt verecek hali yoktu. Çok basmakalıp diye düşündüm, sen tut bütün erkekleri, aynı kefeye…

İkisi de konuşmadan aynaya bakıyorlardı.

Gülçin Manka – edebiyathaber.net (17 Eylül 2012)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r