Masthead header

Ferhat Uludere: “Defolarımızı görmezden gelmek gibi şahane bir huyumuz var.”

Söyleşi: Burak Soyer

Ferhat Uludere’nin son kitabı ‘Nikah Sarhoşluğu’, orta sınıfın bir türlü bir araya gelemeyen ‘beyaz yakaları’ndaki ‘defolara’ evlilik ekseninden bakarken satır aralarındaki toplumsal ritüellere yaptığı göndermelerle de okuru, günümüz toplumunun dayattığı normları sorgulamaya davet ediyor.

Ferhat Uludere’nin romanları bizi “en sevilen yanı oraya geri dönmesi” olan taşranın (yazarın deyimiyle kasabanın) ruhuyla tanıştırır. Sigara dumanından doğal ortamı loş olan ucuz birahanelerde, meyhanelerde hüzünden kafasını kaldıramayan kahramanların masasına davetli oluruz bu romanlarda. Çıkış yolunun doğarken kapandığı, kasvetle takım arkadaşı olan bu isimsizler diyarında aşk da vardır, bir türlü gerçekleşmeyen kaçış umudu da, garibanlık da. Hayatın gidişatını gırtlaktan geçen alkolün miktarı belirler bu kitaplarda. Promil hayli yüksek olduğu için de bir gidişat yoktur. Bekler sadece yazarın kahramanları. Onlarla beraber biz de bekleriz, dut gibi oluruz, ertesi gün çiviyi çiviye emanet edip gönül ne söylüyorsa onu yapmaya devam ederiz. Ancak Ferhat Uludere, Edisyon Kitap etiketiyle yayınlanan son kitabı ‘Nikah Sarhoşluğu’nda bu karamsar atmosferi bir kenara bırakıyor. Bir hayli güldüren, Uludere’nin satırlar arasında hiç eğreti durmayan sokak ağzıyla perçinlediği kitabı ‘iyi çocukların’ kirli çamaşırlarını ortaya dökerek onlara iki şaplağı aşk etmeyi de ihmal etmiyor.

Kitaptaki kahramanımız, orta sınıf ya da beyaz yakalı sıfatlarını taşıyabilmesi için gereken tüm şartlara sahip genç bir adam. Bir şirkette çalışıyor. Arabası var. Hiç de fena olmayan bir yerde hiç de kötümsenmeyecek bir evde oturuyor. Beşiktaş maçlarını kaçırmıyor. Elbette olmazsa olmaz İşletme bölümünden mezun. Her ortalama erkek gibi ilişkiler yaşamış ama uzun zamandır çok sevdiği bir sevgilisi var. Ve gönül verdiği bu kadınla aniden evlilik kararı alıp hayatına mutlu mesut devam etmek niyetine girerek eksik parçayı da tamamlamak istiyor. Kız tarafının ailesiyle tanışma faslıyla başlayan aksaklıklar zinciri kitabın sonuna kadar devam ediyor. Bu yolculukta  kahramanımızın başına ne geldiyse rakı yüzünden geliyor. Çünkü kendisi rakıcı değil biracı. Rakıyı karısına tercih edip meyhaneyi yuva belleyen bir babaya ve ‘kumasına’ dayanamayıp evi terk ettikten sonra yeniden evlenen bir anneye sahip kahramanımız aslan sütünü ağzına değdirdiği anda olaylar kontrolden çıkıyor. Gelinin dayısının kahramanımızın biyolojik babasıyla masa arkadaşı olması da bunlara eklenince düğün yolculuğu gülünç bir maceraya dönüşüyor. Yazıyı burada kesip detaylar kitapta diyerek sözü Ferhat Uludere’ye bırakalım.  

Ferhat Bey sizinle öğle saatlerinde Mecidiyeköy – Levent arası şöyle bir uzansak, önümüze gelen 100 kişiyi durdursak, saç stilinden yediği yemeğe kadar aynı tornadan çıkmış en az 90 kişiyle karşılaşırız diye düşünüyorum. Katılır mısınız buna?

Elbette katılırım. Özellikle otuz yaş öncesindeki kadın ve erkeklerin hepsini birbirine benzetiyorum. Hepsi aynı ama hepsi kendini farklı zannediyorlar. Çünkü aynı dizileri izliyor, aynı müziği dinliyor ve aynı şeylerden hoşlanıyorlar. İşin garibi hoşlandıkları şeyleri belirleyen de kendileri değil, hepsini sistem onlar için hazırlayıp veriyor. Aynı şeyden zevk almak hoşlarına gidiyor bir anlamda. Onun dışında bir de TİK TOK gençliği var. Uygulamanın içinde bir saat zaman geçiren biri ileriki nesiller hakkında endişe duymaya başlar. Teletapi ile büyüyen çocuklardan daha tehlikeli olabileceklerini düşünüyorum. Şaka bir yana. Hepimiz tek bir insan olma yolunda ilerliyoruz. Bizi birbirimizden ayıran farklarımız azaldı. 

Ne sebep oluyor buna? Ve bu nasıl ortaya çıkıyor?

Televizyon ve internetin yarattığı yeni bir kimlikle karşı karşıyayız. Herkes orada gördüğüne benzemeye başlıyor. Bu belki her zaman böyleydi. Doksanlarda rock dinlerken kliplerde izlediğimiz ve dergilerde gördüğümüz gibi giyinmek isterdik. Ama her şey sınırlıydı. Daha az dergi, daha az klip ve sınırlı müzik. Şimdi öyle değil… Her şeye ulaşmak kolay. 

Sizi depresif bir yazar olarak biliyoruz ancak ‘Nikah Sarhoşluğu’ bol bol mizahla yoğrulmuş bir roman. Üstelik mizah yapmak için de kasmamışsınız (papaz ziyareti gibi). Nasıl ortaya çıktı kitap?

Mizah benim yazdığım romanların bir parçası aslında. Romanların atmosfer olarak depresif olmasına katılıyorum; bu biraz da mutsuz ve umutsuz insanların hikayelerini anlatmamdan kaynaklanıyor sanırım. Ama yine de bu atmosferlerde bile hikayenin içine komik unsurlar serpiştirmeyi severim. Bir yakınınızın cenazesinde aklınıza durmaksızın komik şeylerin gelmesi, bir aile büyüğünün dediği bir söze gülmek gibi bir şey.

Son 11 adlı romanımın karanlık bir yanı olsa da okurların güldüğü bir kitap olmuştu, ama bu kitabın hüzün dolu atmosferini etkilememişti. Salgın başladığında bir vahşet romanı yazıyordum. Ama çok ağır ilerliyordu. Onu bırakıp Nikah Sarhoşluğu’nu yazmaya başladım. Bir bölümü zaten yazılıydı. Başka bir proje olarak başlanmıştı ve salgının başladığı günlerde bitirmeye karar verdim. O dönemin psikolojisinden olsa gerek biraz eğlenceli şeyler yazmak istiyordum. Her taraftan kısıtlandığımız bir dönemde zihnimi aydınlık tutmaya çalışmak da diyebiliriz buna. Salgın günleri devam ederken de keyifle okunabilecek bir kitap olduğunu düşünüyorum.  

Hikayeyi neden içki üzerinden anlatmayı tercih ettiniz?

İnsanların içkiyle kurduğu ilişki her zaman ilgimi çekmiştir. Bağımlılıkları, sarhoşlukları ve içki içerek daha da kendilerine dönmeleri…

Politik, dini ve daha birçok gerekçeden dolayı Ahmet Mithat Efendi’den bu yana; edebiyatımızın genelinde de içki içen karakterler hep hor görüldü ve başlarına gelmeyen kalmadı. İçki için yazarlarımız bile alkolü bir düşkünlük nesnesi olarak kulandılar. Ben ayyaşların hikayelerini anlatmayı seviyorum. İçki içmek sadece sarhoş olmak değildir. Bir kültür meselesidir. İki farklı içkiyi bir araya getirirken aslında iki farklı kültürü de bir araya getirmek istedim. Biri ritüelleri olan bir içki rakı, diğeri daha basit bir içme kültürü olan bira… Birbirinin zıttı, baba oğul ilişkisini ya da ilişkisizliğini de buna benzettim.

Kitabın başrolündeki karakter toplumda kabul görmesi için gerekli olan tüm asgari maddi şeylere sahip. Ama yine de ‘makbul’ olmak için didinse de bir tarafı aksıyor gibi. Kitapta sizin deyiminizle ‘defolu’ biri. Bu ‘defo’yu toplumda var olabilmek için çırpınırken kaybettiğimiz, unuttuğumuz en insani taraflarımız olarak okudum ben…

Toplum bizi normalleştirmeye çalışıyor. Kendi belirlediği bir normal var ve normalin dışına çıktığımızda var oluşumuzu tehlikeye atıyoruz aslında. Eğitim hayatımız başladığı anda, ana baba ile yani, normalleşiyoruz ve içimizdeki defoları kaybediyoruz. Çünkü defolarımız bizi insan yapan özelliklerimiz. İnsani yanlarımız, ama toplum bu insani yanları kabul etmek yerine onları senin aksayan yanların olarak görüyor bu da uzun vadede hepimize zarar veriyor. İrfanıyla övündüğümüz, Batı’nın kötü yanlarını almasından korktuğumuz Anadolu insanın hali realiti şovlarda açık açık gösteriliyor. Herkes birbirini aldatıyor, birbirini öldürüyor, dolandırıyor, para için yapmadıkları şey kalmıyor ama günün sonunda hepsi temize çıkmayı başarıyor. Çünkü defolarımızı görmezden gelmek gibi şahane bir huyumuz var bizim. Nikah Sarhoşluğu’nda da dediğim gibi bizler suç işlemeyiz arkadaş kurbanı oluruz.   

Kitap, kız tarafıyla tanışmayla başlayıp düğünle sona eren bölümlerde keskin bir norm ve ahlak eleştirisi de yapıyor. Bu ikisi zihnimize kazılmış olsa da “Kime göre neye göre?” diye neden soramıyoruz? 

İki yüzlü bir toplumumuz var. Kendi çıkarlarımız dışında hiçbir şey düşünmüyoruz ve çıkarlarımızı tüm kurumlar tarafından koruma altına alınmasını istiyoruz. Ahlak bunlardan biri. Az evvel dediğim gibi söylenmiş sözleri ezberleyip kendimize bir kalkan olarak kullanmayı seviyoruz. Aslında hiçbirimiz ahlaklı değiliz. Nikah Sarhoşluğu hepimize aynı şeyi söylüyor. Söylediklerimizle yaptıklarımız birbirini tutmuyor. İki insanın birlikte hayat kurmaya çalışmasından bile kendimize bir pay çıkartıyoruz. Başkalarının yuvalarına destek için götürdüğümüz altınları geri istiyoruz. Onlar gelmeyince kızıyoruz. Bu en basiti… 

Kitabın ters köşe yapan epey ağır bir sonu var. Eserlerinizde finaller yazarken mi ortaya çıkıyor önceden belirlemiş oluyor musunuz?

Her kitapta değiştiğini söyleyebilirim. Nikah Sarhoşluğu’nun finali yazarken ortaya çıktı. Hikayeyi nasıl bitireceğimi düşünüyordum. Bu kısımda ne yazsam hikayenin sürprizi kaçırmış gibi olacağı için kendimi frenliyorum. Son 11 de ise romanın ilk önce girişini ardından da finalini yazmıştım. Her kitap kendi yazın macerasını kendi yaratıyor. Her şey sizden bağımsız gelişiyor. Yazmanın da en keyifli yeri de bu…

edebiyathaber.net (28 Nisan 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r