Masthead header

Hakan Bıçakcı: “İnsanın kafasının sadece yaşadıklarıyla meşgul olmadığını düşünüyorum!”

Todorov, Fantastik adlı eserinde, fantastik metinleri fantastik kılan özelliğin, metinden okura geçen bir kararsızlık deneyimi olduğunu söyler. Anlatılanlar, bildiğimiz gerçekliğin yasalarıyla açıklanabilir mi? Yoksa büsbütün başka bir gerçeklik alanına mı aittir?

Fantastik, bu soruları yanıtlamada düşülen kararsızlığa kadar sürer. Eğer birinci soruya kolayca “Evet” yanıtı veriliyorsa, okuduğumuz metin başka bir türe, Todorov’un “saf tekinsiz” olarak adlandırdığı türe aittir. İkinci soruya verilen “Evet” yanıtı ise bizi başka bir türe, “saf olağanüstü”nün alanına götürür. Aralarında iki kategori daha bulunur; tekinsiz fantastik ve olağanüstü fantastik.

Bu tanım doğrultusunda, Hakan Bıçakcı’nın son romanı “Karanlık Oda”nın fantastiğe yaklaşan tekinsizin sınırlarında yer aldığını belirlemek olası. Anlatıyı “tekinsiz fantastiğe” yaklaştıran salınım, 19. sayfada yer alan, “Rüyanın başlangıcını anlatayım mı?” cümlesiyle başlar. (Acaba anlatıcının sesi mi? Yoksa garsonun sesi mi?) Bu noktadan sonra yazar, fotoğrafçı kahramanını -tanısal düzlemde kesin olmayan- bir şizofrene dönüştürerek anlatıcının gerçeklikle ilişiğini istediği an koparma, üstelik bunu yaparken okurunu inandırabilme özgürlüğü kazanır… Sonrasında okur, “Gerçek mi, değil mi?” ve “Sonra ne olacak?” sorularını sormaya başlar –ki bu sorular başarılı yapıtın bir solukta okunmasının ardındaki önemli nedenlerden.

Emrah Polat, “Karanlık Oda” üzerine Hakan Bıçakcı ile konuştu:

Romanda gerçek dışı bir alana gönderme yapan benzetme sayısı yalnızca üç: “konuşabilen dev bir karga gibi, belden aşağısı olmayan hortlak, eski zamanlardan kalma uyuşuk bir hayalet gibi.” Bunları sınırlı tutmanızın nedenleri nelerdir?

Yazdıklarımda gerçek dışı öğelere özellikle yer vermiyorum. Bu bir tür kural… O üç örnek de gerçek dışı sayılmaz. Anlatıcının hayal gücünün ürünü olan benzetme sanatı örnekleri sadece. Sonlarına “gibi” eklenerek öyle olmadıkları belirtilen ayrıntılar.

Rüya bölümlerini ayrı tutarsak, romanda tamamen gerçek nesnelere, ortamlara, canlılara ve durumlara yer veriyorum. Ancak onların yerleriyle, zamanlarıyla, aralarındaki neden sonuç ilişkileriyle oynamayı deniyorum. Tek başına mantıklı olan şeyleri gündelik bağlamından kopararak mantığı sarsılacak bir akış içinde yeniden yorumlamaya çalışıyorum. Gerilim atmosferini gündelik ayrıntılarla kurmaya çalışıyorum yani. Böylesi daha fantastik ve kaçışsız bir yapı bence.

Kurguyu, merak unsurunun kullanarak zamanda kırılmalar yaratmak olarak tanımlarsak; Karanlık Oda’nın ne çizgisel ne de döngüsel bir kurgusu var diyebilir miyiz? Sarmal bir kurguya sahip sanki; şimdiki zaman, geçmiş zaman, şimdiki zaman, yeniden geçmiş gibi… Ancak, bu kurgu içinde anımsanan (“yinelenen”) geçmiş ve şimdi, eskisiyle hiçbir zaman bir ve aynı değil. 

Karanlık Oda’da bir roman kahramanın başından geçenleri okumuyoruz. Anlatıcının yaşadıklarının, hayal ettiklerinin, kaçındıklarının paralel hayatlar gibi birbirine karıştığı bir yapı var. Bir noktadan sonra hayaller, gerçekler, rüyalar ve kabuslar birbirine karışıyor. Çünkü bir insanın kafasının sadece yaşadıklarıyla meşgul olmadığını düşünüyorum. Hayalini kurduğu, başına gelmesinden korktuğu olaylar da en az yaşadığı olaylar kadar gerçek olabiliyor bir insanın zihninde. Romanın kurgusu, ritmi ve fantastiklik anlayışı bunun üzerine kurulu.

Üç bölümden oluşan romanın günümüzde geçen birinci ve üçüncü bölümlerinde sürreal bir hava var. Geçmişi anlatan ikinci bölümse gerçekçi bir atmosfere sahip… Ancak bu genel yapıyı kurduktan sonra bazı istisnai ayrıntılarla bilinçli olarak bozmayı denedim.

Romanın çizgisel veya döngüsel bir kurgusu yok. Ancak kahramanın belirli takıntıları etrafında dönen döngüsel bir atmosferi var.

“Fotoğraf, gerçeğin bozulmuş halidir!” sözüne, Karanlık Oda’yı düşünerek, “Gerçek de fotoğrafın bozulmuş halidir o halde!” sözünü ekleyebilir miyiz?

Fotoğraf gerçeği temsil ediyor. Yaşanan anları olduğu gibi koruma, belgeleme, ölümsüzleştirme iddiasında. Romanın yapısı ve karakterin zihni ise aksine gerçekliği sorguluyor, bozuyor, parçalıyor. Gerçeği elinde tutamayanın bir fotoğrafçı olması ironik bir durum. Üçüncü romanım Boş Zaman’da hafızasını kaybeden de bir tarih hocasıydı. Burada da benzer bir espri var. Tabii burada fotoğrafçılık sadece ironik bir tat değil. Romanın tüm dokusunu, anlatım tarzını ve arka planını şekillendiren bir araç…

Gerçeğe odaklanamamanın getirdiği yabancılaşma hissi, zihindeki fotoğrafların net çıkmaması Karanlık Oda’nın temel meselesi. Kitabın isminden kapak görseline kadar hissediliyor zaten bu.

Reklam çekimi sırasında Yasin’in yaşadıklarını okurken gülmeden edemedim. Sanırım İstanbul, içine aldığı çoğu insanın düşlerini öğüten iri bir değirmen. Ne dersiniz?

İstanbul’un içine aldığı gençlere yaptıklarını makro ölçekte incelemek beni aşar. Ama romanın anlatıcısı ve figüranı diyebileceğimiz Yasin için “değirmen” benzetmesi yerinde.

Tüketimi artırmak için türlü taklalar atan AVM’lerle ilgili incelikli gözlemlerinizi okumak çok eğlendirici. Yakınınızda, “içeriden” birileri mi var?

Var tabii. Hepimizin var. İstanbul kocaman bir alışveriş merkezine dönüşüyor yavaş yavaş. Şehri çirkinleştiren, bireyi pasifize eden yerler olarak görüyorum alışveriş merkezlerini. Dükkanların, “AVM” denen depolara toplanacağına sokaklara yayılmasını daha iç açıcı buluyorum.

Yazarken, adını verebileceğim tek bir alışveriş merkezini düşünmedim. Bildiğim tüm alışveriş merkezlerinin en sevimsiz yönlerini kafamda birleştirmeye çalıştım. Akmerkez’in labirentimsi yapısı, Metrocity’nin müzikal polisleri gibi ortalıkta dolanan güvenlik görevlileri, Cevahir’in huzursuzluk veren büyüklüğü, City’s’in bir kuyuyu andıran klostrofobisi, İstinyePark’ın çorak manzaralara bakan ürkütücü yangın merdivenleri, Kanyon’un misafirlerini hoş tutmak için düzenlediği etkinlikleri vs…

Bundan sonra yazmayı düşündüğünüz kitapla ilgili genel bir bilgi verir misiniz; türü, önermesi ne olacak örneğin?

Gerçekten bilmiyorum. Üç senedir uğraştığım Karanlık Oda daha yeni bitti. Yeni bir kitabım çıkınca bir daha hiçbir şey yazamayacakmışım gibi hissediyorum. Sonra bu his geçiyor. Ancak şimdiye kadar yazdıklarıma bakınca her kitapta farklı türler denediğimi, bambaşka konulara el attığımı söyleyemem. Sanırım bu sularda, bu karanlık sularda kalacağım bir süre daha…

Teşekkürler.

Ben teşekkür ederim.

Emrah Polat – edebiyathaber.net (22 Aralık 2010)

Ç o k   O k u n a n l a r