Masthead header

Yusuf Çopur, “Mıvvel”in yazarı Bedi Gümüşlü ile konuştu.

 

Herkesleşmeyenlerin Hüzünlü Öyküsü: Mıvvel

Everest Yayınları artık geleneksel hale getirdiği “İlk Roman Yarışması”yla edebiyat dünyamıza yeni değerler katmaya devam ediyor. Müge İplikçi, Semih Gümüş, Erendiz Atasü, İnci Aral ve Cemil Kavukçu’dan oluşan seçici kurul bu yıl Bedi Gümüşlü’nün Mıvvel (Arapça, uzun hava demek) adlı romanını birinciliğe layık gördü. Bedi Gümüşlü’yle ilk romanı Mıvvel hakkında konuştuk.

Bu sizin ilk romanınız. Mıvvel'in yazılış öyküsünden bahseder misiniz?

Yaşadığımız ülkede son otuz-kırk yılda ortaya çıkan ekonomik ve sosyal şartlara direnemeyerek çözülen “feodal” bir ailenin perspektifinden bugünün kapitalist ilişkilerinin acımasızlığını yazmayı düşündüm uzun zaman. Bu belki doğduğum ve büyüdüğüm yer olan Antakya’da tanık olduğum, beni etkileyen bir olgu. Uzun zamandır hikâye yazıyorum ve hikâyelerimdeki sıradan, yenik insanlar temasının öğelerinden biri de buydu. Mıvvel, bu tema ile toplumu değiştirmek üzere yola çıkan insanların hissettiklerini anlama çabasının birleşmesiyle oluştu belki. Bu haliyle Mıvvel, bana kalırsa, ülkemizin son yirmi beş-otuz yılında kapitalizmin ekonomi dünyası kadar sosyal alandaki insan ilişkilerine sızmasının toplumu değiştirmek isteyenler ve diğer herkesin üzerindeki etkilerini, yarattığı tahribatı anlamaya çalışıyor. Başta kafamda iki cümle vardı sadece; ikisi de romanda geçiyor zaten. Biri, artık sadece hasta yaşlıların ölümü beklediği eski bir ağa evinin bir üyesinin, evin duvarına kazma sallarken, “bu hastane eskidi, yıkıp yenisini yapacağım” deyişi, diğeri ise, büyük bir şehirde, gelip geçen insanların umursamadığı bir gösterici topluluğunun yalnızlığına bakarak, “bu insanların da var olması gerek” diyen bir genç kızın cümlesi.  Önce bu iki cümleyi söyleyecek karakterleri yazdım, diğerleri bunun ardından geldi ve roman iki yılda bitti. 

“Elimde silah varsa ben artık ben değilim.” Belki de kitabın cümlesi bu. Biraz açar mısınız?

Bu tespite katılıyorum, ama belki bu cümlenin yanına, sevgin fedakârlık taşıyorsa sevgidir ve hayatı ancak böyle bir sevgi ile değiştirebilirsin, cümlesi de eklenmeli. İlk cümleyi açmak gerekirse,  hayatı daha iyiye daha güzele doğru değiştirmek isteyenlerin nasıl yol alması gerektiği ile ilgili de düşünmelerinin önemini vurgulamaya çalışıyor. Öldürmek eylemi üzerine kurulan bir dünya nasıl mutlu bir dünya olabilir? Başkalarını mutsuz ederek nasıl mutlu olunabilir? Bunları da soruyor bence.

Âşık olanların gözünden siyasete, geleceğe daha geniş bir ifadeyle hayata bir bakış var kitapta. Günümüzde bu bakış açısına “nostaljik” deniliyor. Ne dersiniz?

İnsanın en zayıf olduğu zaman âşık olduğu zamandır belki; kendini en az saklayabildiği, hatta bazen saklama ihtiyacı bile duymayabileceği, maskesini takmayı unuttuğu veya takmak istemediği. O aynadan kırılarak yansıyan gerçeklik parçaları hayatın anlamı üzerinde fikir verebilir bence. Çünkü gündelik hayatın içinde ölümsüzmüş gibi koşuşturan insanın arkaik anlamdaki gerçek insana çok uzak olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden insana insan olduğunu hatırlatmayı önemsiyorum; insanın ne kadar güçlü-güçsüz, cesur-korkak, iyi-kötü vb. olabileceğini. Hayata aşkın, sevginin perspektifinden bakmak ise “nostaljik” bulunmamalı, belki uzak, ama olması gereken bir şey gözüyle bakılmalı. Çünkü etrafımız ilkel çağlardaki insanın aksine neredeyse ölümsüz eşyalarla, makinelerle dolu olsa da insan olduğumuzu hatırlamalıyız; ölümlü, zayıf, başkalarına, sevilmeye muhtaç olduğumuzu…

Mıvvel'de kadın karakterler daha görünür ve daha güçlü. Aşkı, belki hayatı kadınlarla mı ya da kadınları aşkla mı anlatmak istediniz?

Bunun fark edilmesi beni mutlu etti. Öyle, çünkü sadece aşkı değil, hayatın tümünü kadınları ön plana alarak anlatmak daha doğru geliyor. Bu erkeğin önemsiz olduğunu göstermiyor aslında, belki taşıdığı fiziksel güce oranla duygusal açıdan daha zayıf olmasının bir sonucu. Bu konuda aklıma Sadi’nin dizeleri geliyor, hani İran sarayında bir zamanlar sultanın gözdelerinden iken, zamanla unutulan Cihan Hatun’un, bir gün hamamda yıkanırken, gönlünü almak için kendisine bir topak toprak atan sultana, isminin dünya anlamına geldiğini hatırlatarak, “Cihan akan bir kaşanedir ki, boşunadır onu bir toprak parçasıyla onarmaya çalışmanız” deyişi… Dizeleri yazan erkek olsa bile, bu sözler ancak bir kadına söyletilebilirdi bence. Çünkü erkek için, diyelim ki bu örnekte olduğu gibi,  birini kırdıktan sonra gönlünü almak o kadar basit ve mekanik bir şeydir ki. Belki kadınları anlamak erkekleri anlamaktan daha güç. Mıvvel’de kadın karakterler erkeklerden daha çok acı çekmiyor belki, ama daha hüzünlü gibiler, bu onların daha karmaşık oluşundan kaynaklanıyor; bence hayatta da böyle.  

Eserinizde mekânlar adeta karakterlerin ruhuna bürünmüş. Mekânların, eşyaların da ruhu geziniyor satır aralarında. Okur, mekânlarla tanıyor kahramanları, onların kokularıyla, eşyalarıyla…

Mekânlar, eşyalar, renkler, sesler, kokular üzerinde fazlaca durduğumu, çok önemsediğimi söylemeliyim. Çünkü gerçek hayatta insanlar bunlarla birlikte var olur ve eksikliklerinde anlatılanların da eksik kalması kaçınılmazdır. Bence her mekânın, diyelim ki şehirlerin, bir şehirdeki heykellerin, gecekonduların, evlerin, ağaçların söyledikleri, söyleyecekleri vardır insanlara, insanların da onlara.  Bir gün, Ankara’da Yüksel Caddesinde genç bir lise öğrencisinin, yolun kıyısındaki kısa boylu Memur Heykelinin yanından geçerken, heykelin başını sevgiyle okşayarak, “Nasılsın, amca?” diye sorduğuna tanık olmuştum. İnsanın çevresiyle ilişkisinin sadece var olan ve normal olarak açıklanabilecek bir ilişki olmadığını düşünüyorum. Örneğin, romandaki insan mekân ilişkisindeki birçok benzer ayrıntıda olduğu gibi, Gece Kokusu Çiçeğinin kokusunu, Müeyyet ile Necva’nın aşkını anlatan en önemli öğe olduğunu hissettim (veya varsaydım) yazarken. Kelimelerle bunu hissettirmeye çalışmak ise benim için gerekli bir şeydi. 

Günümüz dünyasının temel sorunlarından biri şiddet. Bu kitapta buna dikkat çekiyorsunuz biraz da. Şiddetin kötülüğünü aşk merkezli bir kurguyla anlatmak nasıl oldu?

Kuşkusuz ki, bir sanat işi olma iddiası taşıyan her ürün gibi bu roman da sadece bazı konularda “iyi mesajlar” vermek üzere yazılmadı. Ama hissedilenler yazılanlara yansıyor doğallıkla. Sonra yazılan veya üretilen her şey belki de Ece Ayhan’ın dediği gibi, konuşmak üzere söz almaktır. Yine de şiddeti aşk ile yargılamaya çalışmadım. Hayatın diğer yanları gibi, onu da aşkın aynasında göstermeyi denedim sadece.

Şiddete “aşkla” bakmak ilginç bir bakış açısı…

Evet, aşkın bazı zamanlar taşıyabildiği şiddet ile şiddetin kendisinin birleştiği anlar da vardır. Romanda Suat’ın Şeyda’ya duyduğu hislerin yaralı birine yardım etmeyi engellemesi örneğinde olduğu gibi. Ama sonuçta aşk sevmek üzerine kurulan bir duygu ve onunla şiddeti daha net olarak göstermek de mümkün oldu denebilir.

Mıvvel'de farklı olanı, “öteki”ni anlama çabası dikkat çekiyor. Çoğunluktan farklı düşünen, herkesleşmeyen (bunun için “deli” görünen) kahramanların yalnızlık psikolojileri ustaca anlatılmış. “Deli”lik başa bela günümüzde ne dersiniz?

Yazarken psikoloji ve psikolojik rahatsızlıklar üzerinde epey okudum, ama bana bunlardan çok daha fazla, çocukluğumdan bu yana tanıdığım “deliler” yardımcı oldu; sadece farklı oldukları, çoğunluk gibi düşünmedikleri için öyle etiketlenen. Sonra tanıdığım “normaller”; her şeyin en doğrusunu bildiğini sanan ve etrafında kendilerine benzeyen çok sayıda insan olduğu için doğru düşündüğünden bir an olsun kuşku duymayan. Bu durumu romanda yansıtmaya çalıştım gerçekten ve yaşanılanlara bir de “diğerlerinin” perspektifinden bakılsın istedim; var olan hayatın başka bir açıdan yorumlanabileceğini, başka bir boyutunun olabileceğini söyleyebilmek için.

Söyleşiyi Gerçekleştiren: Yusuf Çopur (15 Kasım 2010)

Ç o k   O k u n a n l a r