Masthead header

‘Dünün dünyası’ndan ‘geleceğin ülkesi’ne son yolculuk | Murat Can Okan

Stefan Zweig, en bilindik kitaplarından birinin başlığı da olan “dünün dünyası”nda yaşıyordu; o zamanların özlemini çekiyordu fakat İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerin hışmına uğraması onu hem sürekli yâd ettiği o dünyadan hem de ülkesinden koparmıştı. Yazma tutkusu Zweig’ı bir şekilde ayakta tutsa da zihnindeki ağırlık ve sürüklendiği çıkmaz satırlarına yansıyordu. 

Bahsi geçen dönemden aynı şekilde etkilenen eşi Lotte Altmann ise Zweig’ın gölgesinde kalmıştı. Yazar Zweig, bir şekilde dertlerini ve kaygılarını dünyayla paylaşıyor ancak Lotte’nin sesi o kadar uzağa ulaşmıyordu. Çoğu zaman ikili arasındaki ilişkinin ayrıntıları ve yaşadıkları gerilimler çatlaklardan sızdığı ölçüde biliniyordu. Bir de yakınlarında bulunanların anlatımlarından. İkilinin bu ortamda ve ruh hâlinde Avrupa’yı ardında bırakarak önce ABD’ye, sonra Brezilya’ya gitmesi, 1940’lardaki durumun özetiydi. Daha özel anlamda ise eski dünyadan yenisine geri dönüşü olmayacak bir başka yolculuktu. 

Hacı Orman, Vatansız’da Lotte’nin ve Zweig’ın Avrupa’dan “geleceğin ülkesi” Brezilya’ya göçüyle birlikte, savaşın gölgesinde ikili arasındaki sorunların nasıl derinleştiğini romanlaştırıyor. Orman, birer roman karakteri hâline getirdiği Lotte’nin ve Zweig’ın hayatını ve sorunlarını âdeta yeniden yazıyor. Dahası, sesini yükselttiği Lotte’yi birkaç adım öne çıkarıyor.   

Unutulası zamanın geri gelişi  

Orman, Vatansız’da sonun başlangıcıyla giriyor konuya; kendisini “Stefan Zweig” diye tanıtan yazarın kimsesizliği ve yersiz-yurtsuzluğuyla, hayatını çalan Hitler nedeniyle yaşadığı sürüklenişi tarif ediyor. Lotte’yi ve Stefan’ı uzun bir süre mülteci hâline getiren zaman dilimine ve bu sırada ikilinin hissettiklerine dair bir anlatı bu. 

Derin bunalımlara giren, hatıralar denizinde yüzerken boğulmanın eşiğine gelen Stefan’ı hayatta ve ayakta tutan Lotte’nin verdiği mücadele ve eşiyle iletişim kurma çabası, bu anlatının merkezinde yer alıyor. 

Sürgünlüğün, vatansızlığın ve Stefan’ın deyişiyle bir çeşit “rehineliğin” ortasında kalan ikiliden Lotte, eşine göre çok daha dirençli görünüyor. Astımlı Lotte, melankolik Stefan ve onları son durakları olacak Brezilya’ya götüren gemi: İkilinin son altı ayı; eski dünyayı özleyen ve aynı zamanda oradan kurtulmak zorunda kalan Stefan ile onu ve kendisini diri kılmaya uğraşan Lotte… 

Kitaplarının ülkesinde yasaklanmasından dert yanan Stefan’ı Brezilya’da yeni bir yaşama başlamaya ve kötü hatıraları geride bırakmaya ikna için çok çabalıyor Lotte. 

Orman’ın hikâyesinde Stefan, “dünün dünyası”nda takılıp kalmış, zaman zaman oradan çıkıp nefes alan, Rio’yu ve Petropolis’i keşfeden, yazan ve düşünen bir karakter olarak öne çıkarırken Lotte, Stefan’a destek vermekle kalmayıp onun zihnini açık tutmaya uğraşan ve benliğini ortaya koymaya çalışan bir karakter biçiminde ete kemiğe bürünüyor. Üstelik bungun bir zamandan küçük mutluluklar çıkarmak için elinden geleni yapıyor; barbarlık çağında mutlu olmanın koşullarını tartışmaya açıyor. Bu arada geçmişin külleri yeniden ortalığa saçılıyor; unutulası zaman geri geliyor: “Avrupa’nın altüst olduğu yıkıcı bir eşikte, bu dürüst ve kibirli adam, kendine ancak tek bir hak tanıyabileceğini söylüyordu: Bir Avusturyalı, bir Yahudi, bir yazar, bir hümanist, bir barışsever olarak yıkımın azgınlaştığı her anda ve her yerde bulunmuş olmanın verdiği tanıklık hakkı. Dünün Dünyası’nı bu hissiyatla yazmıştı. Diğer bütün kuşaklardan çok daha fazla trajedi görmüş bir kuşağın temsilcisi olarak konuşuyordu. Lotte, Stefan’ın içinde, gamalı haçın on yıllar boyunca Berlin’in, Viyana’nın, hatta bütün Avrupa’nın üstünde dalgalanacağına dair karanlık bir sezgi taşıdığının farkındaydı. Bununla birlikte Stefan, bu dünyanın bir zamanlar böyle karanlık olmadığını, tersine dehaların fışkırdığı yaratıcı ve aydınlık bir dünya olduğunu gelecek kuşaklara anlatmanın coşkusunu otobiyografisinde yansıtmaya önem vermişti.”

Hitler’in kurbanı Zweig ve Stefan’ın kurbanı Lotte

Unutma-hatırlama ve yaşama-tökezleme ikilemleri içinde ayakta kalmaya çalışan Stefan ve bir denge tutturmaya ya da bir umuda tutunmaya çabalayan Lotte, uzakta olsa da Avrupa’yı yakıp yıkan savaşın nefesini ensesinde hissediyor. Lotte, hem bu durumun hem de Stefan’ın dağınık zihninin en yakın tanığı olarak çıkıyor karşımıza. Öte yandan, Stefan’dan bağımsız olarak başka dertleri de var Lotte’nin: “Erkek kardeşi Manfred ve yeğeni Eva’dan hayatının en feci haberini aldı. Manfred ve Eva, Almanya’dan kaçıp New York’a kadar gelebilmişti ama annesi, dayıları, kuzenleri Frankfurt’ta kalmıştı. Her köşede toplama kampları fısıltısı dolaşıyordu. Lotte belirsizliğin bir canavara dönüştüğü o dayanılması güç dönemde, Stefan’ın da yardımıyla o lobiden bu lobiye koşturmuş, her çeşit mülteci kafilesiyle görüşmüş, annesinden bir iz bulabilmek için olmadık ilişkilerin arasına dalmıştı. Orada sürgünlüğün meşakkatli görünümleriyle karşılaşmış, madalyonun sefil yüzünü görmüştü. Bazı sürgünler için en zoru ilk günlere dayanmak, vatansızlığa alışmaktı. Kimilerinde zihnen çözülme başlardı. Sanki beden süzülüp giderdi ve ruh da kaybolurdu. Lotte o feci yok oluşta hayatın aynası kırılmış, görüntüsü dağılmış hayaletiyle dünyanın artık iyi bir yer hâline getirilmesi belki de mümkün olmayan taş kalpli suretiyle tanışmıştı. Tanrı’ya içtenlikle inanıyordu ama Tanrı’nın insanlara inanmadığını biliyordu. Cehennem bu yüzden vardı.”

Stefan’ın yazar kimliğinin ve yarattığı karakterlerin eski önemini yitirdiğini fark eden Lotte, onun eski eşiyle mektuplaşmasından ve gittikçe koyulaşan melankolisinden bunalıyor: Kaçtıkları eski dünyanın gölgesi, geleceğin dünyasına düşüyor; Stefan’ın enikonu artan sessizliği Lotte’nin zihninde büyük gürültülere yol açıyor. Bu sırada Stefan, gözünü ayıramadığı fotoğraflar nedeniyle git gide geçmişe gömülüyor; orada “krallığını kaybetmiş bir kralın trajedisini görüyor.” Lotte de bu manzaraya baktığında dünyadan elini eteğini çekmek üzere olan bir adama rastlıyor. Hızla yükselen gerilim, Lotte’ye “Sen sevinmekten aciz bir adamsın Stefan, ne Tanrı’ya ne de umuda inanıyorsun, Stefan Zweig’ın tek yoldaşı ölüm, dünyaya, yaşamaya katlanamıyorsun ama daha fenası ne biliyor musun, ben de sana katlanamıyorum artık” dedirtiyor. Ardından Orman’dan bir kişilik çözümlemesi geliyor: “Stefan, Lotte’yle ilişkilerine baktığında kendini fazlasıyla yüzeysel, hatta düpedüz zavallı görüyordu. Kalemini insan ruhunun uçurum boylarında dolaştırmakla ün yapmıştı ama karısını anlamakta yetersiz kalıyordu. Belki de bir yazar olarak, en değerli keşiflerini hayatına harcamak yerine, kitaplarına saklamıştı.” 

Aynı günlerde, Nazilerin Avrupa’da neredeyse işgal edilmedik nokta bırakmadığına ilişkin haberler gelince Stefan’ın karamsarlığı katlanıyor. Lotte’nin ise bu melankoliyi sağaltacak hâli kalmıyor. 

Varoluşuna dair hesaplaşmalara giren Stefan, eşiyle birlikte intihara açılacak kapıyı zorlarken hem Lotte’yle dramatik ilişkisini hem de zihinsel karmaşasını ve değişken mizacını koyuyor ortaya. Orman ise bu noktada Lotte’ye odaklanıyor; onun bu ruh hâllerinden etkilenişini, bazen Zweig’ın söz konusu durumunu ve karakterini sineye çekişini, çoğunlukla da isyanını ön plana çıkarıyor. 

Ölü bulunduklarında Hitler’in kurbanına benzeyen Zweig’ın ve Stefan’ın kurbanına benzeyen Lotte’nin romanı Vatansız. Hatta daha çok, yazarın Zweig’ın gölgesinden arındırdığı Lotte’nin… 

Kaynak: Vatansız, Hacı Orman, İthaki Yayınları, 200 s.   

edebiyathaber.net (11 Mart 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r