Doruk Ateş: “Umudun varlığı, insanın içsel dayanıklılığını ve toplumsal dayanışmayı keşfetme arzusundan doğar”

Şubat 13, 2024

Doruk Ateş: “Umudun varlığı, insanın içsel dayanıklılığını ve toplumsal dayanışmayı keşfetme arzusundan doğar”

Söyleşi: Serkan Parlak

Doruk Ateş’le son kitabı “Su Aktı Olan Yine Bize Oldu” hakkında konuştuk.

Son kitabınız “Su Aktı Olan Yine Bize Oldu” oldukça çarpıcı ve ilginç bir kitap. İlk önce şunu sormak isterim, nedir bu eserin türü?

Benimle iletişime geçtiğiniz için ben teşekkür ederim.  Sorunuza gelince, “Su Aktı Olan Yine Bize Oldu” adlı eserimle ilgili tür konusunu esasen hiç düşünmedim. Eserim bir sınıflandırmadan ziyade, okuyucunun içsel bir yolculuğa çıkmasını amaçlıyor. Geleneksel tür sınırlarını aşmayı hedefleyerek, romanın veya öykünün sığınabileceği kalıpları zorlamaya çalıştım da diyebilirim. Bir bakıma, hikâyenin içerdiği derinlik ve çok katmanlılık ile okuyucuların metini farklı şekillerde algılayabileceği bir eser yaratma niyetiyle, sınırları zorlamayı tercih ettim. Hacim olaraksa ne roman ne öykü.

Üzerinde çok konuşulması gereken ama hikâyeleştirilmesine de çok sıcak bakılmayan bir konuyu ele almışsınız. Neden böyle bir metin kaleme aldınız?

Bu metni kaleme almadaki temel motivasyonum, sadece doğal afetlerin yarattığı fiziksel yıkımı değil, aynı zamanda bu tür olayların insanlığın içsel dünyasında ve toplumsal bağlarında yarattığı etkileri keşfetmekti. Deprem gibi bir felaketin tetikleyebileceği derin psikolojik ve sosyal durumu anlatarak, insan deneyimini geniş bir perspektifle ele almayı amaçladım.

Acılardan nemalanma veya soyut bir politik duruş sergileme amacı gütmedim. Aksine, insanın içsel gücünü ve toplumsal tercihlerimizin önemini öne çıkararak, sadece zor zamanlarda değil “normal” zamanlarda sıkı sıkıya bağlı olmamız gerektiğini anlatmaya çalıştım. Temelinde bu hikâye ile felaketin bizleri bir araya getirebilecek bir potansiyele sahip olduğunu ve bu tür zorlukların aynı zamanda bir yeniden doğuşa da vesile olabileceğini ifade etmeye çalıştım.

Ayrıca çabuk unutan bir toplumuz. Elias Cannetti’nin, benim çok sevdiğim bir sözü var: “Yazarın görmediği şey, olmamış demektir.” Yazarlar ve sanatçılar böylesi büyük bir yıkımı görmeli, eserlerinde anlatmalılar. Böylesi büyük bir acıya kör, sağır kalamazdım.

Kitabın dikkat çeken bir özelliği var. Hiçbir yer ismi yok, nerede geçtiği belli değil, karakterlerin ismi de yok. Özellikle tekrar gözden geçirdim, deprem sözcüğü bile geçmiyor eserde ama metin geçen yıl yaşadığımız büyük felaketi anlatıyor. Yanlış mı düşünüyorum?

Evet, doğru tespit etmişsiniz. Eserdeki yer ve karakter isimlerinin eksikliği, bilinçli bir tercih olarak yapıldı. Amacım, okuyucuya soyut bir evren sunarak, hikâyenin evrensel bir boyuta taşınmasını sağlamaktı. Bu sayede olayların ve duygusal deneyimlerin sınırları aşarak her okuyucunun kendi yaşam deneyimleriyle bağ kurmasına olanak tanımak istedim. Deprem gibi büyük bir felaketi anlatırken, coğrafi sınırları ve bireysel isimleri atlayarak olayların insanlığın ortak hafızasında daha geniş bir yer bulmasını hedefledim. Bu şekilde, eserimdeki olayların evrensel bir anlam taşımasını ve okuyucuların kendi bağlamında anlamlandırabilmesini amaçladım.

“Su Aktı Olan Yine Bize Oldu”, adının da belirttiği gibi bir olumsuzluk halini okuyucunun zihnindeki çatlaklardan derindeki boşluklara sızmasını sağlıyor. Metinde sarsıntının bireysel ve toplumsal etkisi hep iç içe. Böylesi bir felaketin bireysel ve toplumsal etkisi arasındaki etkileşimi tanımlamak zor olmadı mı?”

Zorlandığımı itiraf etmeliyim. “Su Aktı Olan Yine Bize Oldu” eserini oluştururken, felaketin bireysel ve toplumsal etkisi arasındaki karmaşık etkileşimi çözümlemek gerçekten derin bir keşif süreci gerektirdi. Görevim gereği bölgede yapılan çalışmalara katılmış olmam, yardım faaliyetleri esnasında felaketten doğrudan etkilenen insanlarla sürekli iletişim halinde olmam, bu zorlu süreci bir nebze de olsa kolaylaştırdı diyebilirim. İnsanların yaşadığı bireysel travmaların toplumsal dokunun bir parçası haline nasıl dönüştüğünü gözlerimle gördüm.

Aslına bakarsanız bireylerin iç dünyalarında hissettikleri kırılmalar, kayıplar ve direniş, sarsıntının yarattığı çalkantının bireysel düzeydeki etkilerini belirgin kılıyor. Bunu bölgede sıkça gözlemledim ve insanlarla yaptığım derin sohbetlerle beslenen bir süreç de oldu. Ancak bunun yanı sıra, toplumun kendisindeki değişimleri anlamak, toplumsal bağların ve normların nasıl evrildiğini görmek, felaketin bireyden topluma nasıl yayıldığını keşfetmek de benim için bir o kadar önemliydi.

Metinde bölgede geçen deneyimlerimden ilham alarak bireysel ve toplumsal etkileşimin ince ayrıntılarını ele almayı amaçladım. Bu karmaşık etkileşimi anlatırken, ana karakter aracılığıyla felaketin izlerini belirgin kılmaya çalıştım ve bu yolculuk, benim için sadece yazılı bir metin olmanın ötesinde bir deneyim haline geldi.

Eserde fazlaca karakter yok, ana karakterle tüm afetzedeleri anlatırken diğer karakterlerle toplumun afete ve afetzedelere bakışını anlatmaya çalıştığını hissettim. Her bir afetzede aynı şeyleri ama diğer karakterler farklı şeyler yaşamış gibi.  Doğru mu anlamışım?

Evet, tespitiniz oldukça isabetli. “Su Aktı Olan Yine Bize Oldu” da karakter düzenini, bilinçli bir seçimle sınırlı tuttum. Ana karakter aracılığıyla anlatılan bir kişinin hikâyesi değil. Binlerce insan ana karakterin yaşadığı şeyleri -adına her ne deniyorsa- yaşadı. Aynı hikâyeyi farklı farklı kişilerin ağzından tekrar tekrar anlatmak yerine tek bir özneyle tüm yaşananları anlatmanın daha doğru olacağını düşündüm.

Tüm afetzedelerin deneyimleri tek bir karakter ağzından paylaşarak felaketin etkilerini genelleştirme kararım, toplumsal bir perspektif sunma amacını da taşıyor. Tıpkı, diğer karakterlerin her birinin farklı yerden afete ve afetzedelere bakması gibi. Bununla bir yandan afetzedelerin yaşadığı travmaların evrenselliğini vurgularken diğer yandan toplumun afete ve afetzedelere yönelik bakışını ve tepkilerini ortaya koymayı amaçladım. Karakterlerin bizlerden biri olmasına özen göstererek okuyucunun kolayca empati kurabilmesine ve felaketin her birimizde açtığı yaraları görmesine olanak sağlamayı amaçladım.

Bu seçim, eserdeki karakterlerin hem birbirine hem de bize benzemelerinin ötesinde, ortak bir insanlık deneyimi içinde buluşmasını ve okurun, sadece bireyin değil, aynı zamanda toplumun da nasıl bir travma yaşadığını hatırlamasını istedim.

Bu noktada şunu sormak istiyorum. Metnin genelinde yıkımın nedenini sarsıntıya veya merkezi ve yerel yönetimlerin politikalarına değil de toplumun tamamına bağlıyorsun. Toplumun tamamının bu yıkımda suçu var mı?

Bu soru eserimdeki temel temayı ve bakış açısını açıklamak adına önemli bir noktaya değiniyor. Yıkımın nedenini sarsıntıya veya yöneticiler ile uyguladıkları politikalara değil de toplumun geneline bağlamamın temelinde, felaketin sadece doğal bir olay olmanın ötesinde toplumsal bir olay olduğuna dair bir düşünce yatıyor.

Şahsen yıkımın sadece fiziksel bir çöküntü değil, aynı zamanda toplumsal tercihlerimizin, bireysel çıkarlar çerçevesinde çiğnenmesini izin verdiğimiz tüm yasal mevzuatın, uygulanmasına ses çıkarmadığımız, karşısında durmadığımız tüm politikaların ortak sonucu olduğunu düşünüyorum. Seçimlerimiz belirliyor yaşamımızı. Kimilerimiz susarak, kimilerimiz bağırarak, kimilerimiz durarak, kimilerimiz hareket ederek izin veriyoruz aslında tüm bu olanlara.

Toplumun tamamının bu yıkımda bir sorumluluğu var mı sorusu, aslında bireylerin ve toplumun nasıl bir arada var olacağına dair bir derinlik de içeriyor. Felaketin getirdiği zorlu durumlarda, insanların içsel karakterlerini ve toplumun dayanışma potansiyelini görüyoruz ama felaket olmadan önce mevcut politikaların bir felakete yol açacağına dair konuşmuyor, sesleri duymuyor, emareleri görmüyoruz. Konuşanları susturan da biziz, sesleri duyanların kulaklarını kapatan da biziz, görenleri kör olmaya zorlayan da. Zorla bir arada tutuluyoruz gibi. Başka bir sarsıntıyla da bizi zorla tutan bağ kopacak ve ayrılacağız.

Bu bağlamda, suçlama ve sorumluluk kavramları, eserdeki temel düşünceyi desteklemek için kullandığımı söyleyebilirim. Yıkımın nedenini sadece fiziksel etkenlere değil, toplumun içsel dinamiklerine, insanların birbirleri ve devlet ile olan ilişkilerine de bağlayarak, felaketin sadece bir doğal afet değil, aynı zamanda toplumdaki her bir ferdin seçimlerinin bir yansıması olduğunu ifade etmeye çalıştım. Okura olayın sadece yüzeyine değil, aynı zamanda toplumsal tercihlerimize ilişkin doğru bir bakış açısı sunmayı amaçladım.

Kitabınız biterken siz umudun var olduğunu vurgulamışsınız. Buna cidden inanıyor musunuz?

Umudun varlığı, insanın içsel dayanıklılığını ve toplumsal dayanışmayı keşfetme arzusundan doğar. Bu düşünce, benim eserimde umudun sadece bir kavram değil, aynı zamanda insanın doğasındaki bir gerçeklik olduğu fikrini yansıtmaya yönelik bir çaba.

Evet, kitabın sonunda vurguladığım umut kavramına olan inancım, yaşamın karmaşıklığı ve direncin derinliklerine yönelik düşüncemi yansıtıyor. Belki de insan doğası, zorluklar ve felaketler karşısında çıkan umudu besleyen güçtür. Anlatıdaki umut, yıkımın ortasında dahi insanların birbirlerine destek olabilme, dayanışma içinde bir arada durabilme ve bu süreçten güçlenerek çıkabilme potansiyelini temsil ediyor.

Umudu vurgulamak sadece bir iyimserlik ifadesi de değil. Aynı zamanda yaşamın içsel zorluklarına ve dışsal engellere rağmen insanlığın içsel direncine olan bir güveni ifade etmekte. Sanırım bu inanç, insanların karşılaştıkları her felakette, zorlukta veya yıkımda bir şekilde umudu yeşertme yeteneğine olan güvenimden kaynaklanıyor. Yaşam devam ediyor ve en iyisini kurmak yine bizim elimizde diye düşünüyorum.

edebiyathaber.net (13 Şubat 2024)

Yorum yapın