Derin yalnızlıkların anlatıcısı Seyhan Aslan Hanotte ve bir ilk kitap: Geçti Bitti Meyhanesi | Elif Derviş

Şubat 8, 2022

Derin yalnızlıkların anlatıcısı Seyhan Aslan Hanotte ve bir ilk kitap: Geçti Bitti Meyhanesi | Elif Derviş

Seyhan Aslan Hanotte’yi ilk okumam Ekim 2020’de, Öykü Gazetesi’nin ön sayfasında yer alan Tepeler ve Odunlar’la olmuştu. Dilin hem sade hem de aynı ölçüde derin oluşu dışında beni en çok etkileyen, öykünün duygusuydu. Her edebî yapıta öyle ya da böyle duygular yansır elbette, varlığı, yokluğu, ağırlığı ya da hafifliğiyle. Seyhan Aslan Hanotte kahramanların duygularını anlatmıyor bize, doğrudan yaşatıyor. Heykellerinin çamurunu yoğururken fazla hiçbir şey bırakmayıp sadece olması gerekeni biçimlendirdiği gibi belki, öykülerinde de olanı olduğu gibi anlatsa da, okuyanda durgun suya atılan taş misali halka halka, sessiz sakin genişliyor duygular. Hanotte’nin öykülerini özel bir yere koyan tam da bu: okura insanlık durumlarına has tüm hissiyatın geçmesi için yarattığı, hayranlık bırakacak kadar doğal, ama bir o kadar vurucu dili.

Geçti Bitti Meyhanesi yalnızlıkların, kimlik yitiminin (bazen de hiç kendine ait bir kimlik edinememiş olmanın), çokça çaresizliğin, sevgi arayışının, hatırlamanın – veya unutamamanın, hasretin, biraz da küskünlüğün ve yorulmuşluğun kitabı. Gelin görün ki bunca ağırlığa rağmen su gibi akan, okuyanı dipsiz kuyulara atmadan, çeşit çeşit yaşantıların içinden durup bir soluklanma ihtiyacı doğurmadan geçiren ve aralara serpiştirdiği yıldız tozlarıyla umudu da eksik etmeyen öyküler bunlar. Geçmişte takılı kalmış hayallerin, kırgınlıkların veya ömür boyu beklense de hiç yaşanmayacak olanın, anlatılanlara pasını değil ışığını getirebilmesi bundan. On tabak kuşyemi alana peygamberdevesi hediye eden biri ya da dazlak kafasından kayıp düşen bitlerin ruhlarına üzülen ince bir ruh gülümsetmez mi insanı? Umudu karnı şişkin sekizlerde de olsa bulanlar, kendi aynasında sıkışmak pahasına başkalarına ayna tutanlar, yamuk yumuk ama uysal ruhlar, dudağındaki çatlağın, parmağındaki boğumun arasında geçmişin tortusunu yaşatanlar, emeklilik hayali sayfiyede bir yazlık değil de ölmeden ben kimim’i keşfetmek olanlar…

Seyhan Aslan Hanotte’nin öykülerinde insanlar, konuşmalar, olan biten her şey çok gerçek, ama dil o kadar naif ve çabasızca doğal ki en ağır gerçek bile çirkinliğiyle, karanlığıyla değil, geride bıraktığı duygunun iziyle okurun kalbine giriveriyor. Sırtını boşluğa yaslayan bir ninenin evlat acısını duyuyoruz. İnsanların birbirine ecnebi olduğu bir dünyanın çaresizliğini hissediyoruz. Başıyla omzu arasında koca bir örümcek ağı taşıyan adamları, küçük kızını omuzlarında taşıyıp aynı küçük kız büyüdüğünde bir omuz silkişiyle onu tepetakla eden babaları, hayat desturu çaktırmamak olan tek tüfek anaları ve annesinin yüzünü bir bulabilse kimsesizlikten kurtulacak herkesi, hepimizi anlatıyor Geçti Bitti Meyhanesi öyküleri.

Derin bir hüzün ve yıpranmış hayatlar var bu öykülerde, evet. Ama ne ilginçtir ki –yazarın ince işçiliği sayesinde muhakkak– en hazin hikâyede, en yalnız insanda bile gülümserken buluyoruz kendimizi. Çok da umut yokmuş gibi hissettiren yorgunlukların içine ışıklar, ince espriler, kırmızı çiçekler, tatlı çocuk hayalleri sızıyor. Geçti Bitti Meyhanesi’nde anlatılan her hikâyenin içinden kendimize bakıyoruz. Bağırıp çağırmadan, ağlayıp dövünmeden, ama geride bıraktığımızı düşündüğümüz her şeyi yanımızda taşıyarak, elimiz ağırlaştıkça geçip gitmenin rüzgârıyla yüreğimizi hafifleterek.

edebiyathaber.net (8 Şubat 2022)

Yorum yapın