Masthead header

Nihan Özant: “Karantina sınırları ev duvarlarıyla değil zihnin duvarlarıyla çiziliyor.”

Söyleşi: Mahmut Yıldırım

Yakın zamanda Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık tarafından basılan Karantina adlı kitabın yazarı Psk. Nihan Özant ile konuştuk.

“Karantina” adlı eserinizden ve kendinizden bahseder misiniz? Okuru neler bekliyor?

Keşfetmeye tutkun bir kadın olduğumu söyleyebilirim. İster seyahatler ister kitaplar ister sohbetler getirsin, keşif dolu her yolculuk beni içine çeker. İnsanların öykülerini dinlemek de keşifleri paylaşmanın en güzel yoludur belki mesleğimde. Bir psikolog olarak kendimi okumaya, dinlemeye ve dolasıyla keşfetmeye adamış bir karantina yolcusuyum.

Bu kitap, Asya’nın yurt karantinasında geçirdiği 14 gün akışındaki kendisiyle olan karantina sürecini konu alır.  İkinci Dünya Savaşı’nda hamamböceği olan Yahudileri yok etmek ne kadar kolaysa bir virüsü bir yere kapatmak ve beslemek de o kadar kolaydır. İnsan dışılaştırma, olağanüstü bir hal içinde insanların tepkisi, korkusu ve yalnızlığı dikkat çeker kitapta. Karantina sınırlarının ev duvarlarıyla değil zihnin duvarlarıyla çizildiğine şahit oluruz. İnsanın kendinden kaçmak için ne kadar uğraştığının ve kendi sesini duyma yolculuğunun ne kadar çetin olduğunun çığlığını hissedeceksiniz. Bir kadının çığlığı yankılanacak kulaklarınızda, duymak istemeyebilirsiniz ama hissedeceksiniz.

Edgar Allan Poe, “Daha önce hiçbir salgın bu denli acımasız ve korkunç olmamıştı. Kanla başlıyor ve kanla bitiyordu. Kanın ölümü hatırlatan o koyu kırmızı rengi ve dehşetiyle,” der. Tıpkı bugüne ışık tutar. Siz de karantina altına alınmış biri olarak neler düşünüyorsunuz?

Pandemi ilan edildiğinden beri kendime şu soruyu sordum: hangisini tercih ederim, savaşı mı, salgını mı? Ve her sorduğumda salgını tercih ettim. Dickens’ın hikayesindeki temsil her aklıma gelişinde yüreğimi titretir. Fıçıdan dökülen şarabın tüm sokağı sulaması gibi idam edilen insanların kanı aylar sonra aynı sokağı süslemiştir.  Elimde şarabımla kanlı sokakları düşündüğüm, kendi âlemimde yüzümde maske, evimde görüntülü konuşma eşliğinde sahip olduğum yakınlarımdan uzaklığımı sorguladığım, onlarca komplo teorisiyle dünyanın kaçıncı salgını olduğuna cevap veremediğim bu yıl içinde çok da şanssız olmadığımı hissediyorum.

“Kitabım, bireylerin kişisel hayatlarında sıkışıp kaldıkları olağan dışı duruma ışık tutabilmeyi göze alan bir yolculuktur,” diyorsunuz. Bu kitabın başrolünde Asya karakteri yer almakta. Asya üzerinden kadınların bu hayattaki gücüne dair bir okuma yapılabilir mi?

Kitap 3 ana bölümden oluşuyor. Bu bölümlerin her biri ayrı ışıklar altında incelenebilir. Lakin hepsi bir kadına aittir. Asya “toplum içinde olması gereken kadının” karşısında dik durmaya çalışırken zorlanıyor, acı çekiyor. Zincirlerinden kurtulmaya çalışırken her geçen gün daha çok esir kaldığını fark ediyor. Sadece toplumsal norm, kutsal annelik şemasına değil savaşan kadın güçlüdür, yargısına da kafa tutuyor.

Güçlü değilim, güçlü olmak zorunda değilim. Hayallerimdeki umudun arkasında ayaktayım, diyor Asya, ayaklarında takılı kalmış prangalar eşliğinde.

Biraz da günümüz edebiyat dünyasından konuşalım isterim. Yeni formlar, teknikler, biçemler, kurgular vs. deneniyor. Siz edebiyat evreninizi okurlarınıza nasıl açarsınız?

Yazarken bir biçim veya teknik kaygısı duymadım. Sonsuz sayıdaki kitaplarıma ev sahipliği yapan bir kütüphanem olduğunu da iddia edemem. Lakin kendimi hep elimde kitapla hatırlıyorum. Belki de hiç bilmeden öykülerde, romanlarda var olmayı diledim. Hayal gücünün kanatlarının altında uçmak gibi yaratıcılığa teslim olmak istedim. Bu kitapla aslında çocukluk hayalimi gerçekleştirdim. Samimi, içten ve bir kadına ait öykünün kalemi olmak istedim. Okurken hissettirsin, düşündürsün, göz ardı ettiğimiz acılara tuz bassın ki artık görülsün diye bekledim. Unuttuğumuz çocukluğumuzu hatırlatmak ve dayatılan kadınlığın ardındaki suskunları silkelemekti belki derdim.

Eserinizin bir derdi var. Ziya Gökalp der ki: “Bugün siz yazarlar, elinizdeki kuvveti biraz bilseydiniz, az zamanda memleketin hâlini değiştirebilirdiniz.” Derdi olan her türdeki yazılarımızla okura düşüncelerimizi aşılamak istiyoruz. Sizce insanlara ne derece ulaşıp onları değiştirebiliyoruz?

Karantina’yı okuyanlardan geri bildirim aldıkça her okurun kitabı bambaşka yerlerinden ele aldığının ayrımına vardım. Bu beni inanılmaz heyecanlandırdı. Kimi Asya kadar cesur olmak, kimi yalnızlığına sarılmak, kimi aşk acısıyla barışmak istedi. Kimileri pandemiyi anlamaya çalıştı, kimi önyargılarıyla yüzleşti. Kimi kendinden kimi düşmanından nefret etti. Kitabı okuyan daha iyi anlayacaktır ki pek çok kadın yıldızlarla kucaklaştı, sönmesini dilediği yıldızlarla. Düşünce aşılamaktan öte okurlar kendi içlerinde farklı pencereler açabilsinler istedim. Bu yüzden her okurun farklı yerleri sahiplenip, kitabın elinden tutması beni derinden mutlu ediyor. Okurların kendi iç dünyalarını kurcalamalarını, ufak dokunuşlara yelken açmalarını izliyorum.

Değiştirmek değil belki ama insanlara dokunduğumuzu hissediyorum. En azından ben, kalplerinden zihinlerine dokunabilmeyi diliyorum. Yazma tutkum da tıpkı mesleğim gibi sahip olduğum eşsiz bir dokunma aracı benim için.

edebiyathaber.net (26 Şubat 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r