Masthead header

Deniz Yıldırım: “Biz siyasete uzak durmaya çalışsak da, siyaset bize uzak durmaz.”

Söyleşi: Nilgün Çelik 

Siyaset Bilimi okumuş bir edebiyatçıyla karşılaşınca “ne olcek bu edebiyatın hali mi” desek “ne olcek bu memleketin hali mi?” 

Deniz Yıldırım’la, tam normalleşmeye geçtiğimizde, her iki soruyu da rahatlıkla soracağımız yüz yüze etkinlikler yaparız belki de.  

Deniz Yıldırım, aslında edebiyatın içinde olan bir akademisyen. Ancak ilk öykü kitabı Mümkün, Alakarga Yayınları’ndan  bu yıl Ekim ayında çıktı.

Bireyi ön plana alan öyküleri, betimlemeleri, sıra dışı kurgusuyla okurun dikkatini çeken Deniz Yıldırım’a edebiyat serüvenini onun dilinden dinlemek isteyenler için soruyorum:

Yeni öykü kitabınız Mümkün’ün yolu açık olmasını, çok okura ulaşmasını dileyerek giriş yapmak isterim. Uzun süre bekletilmiş bir öykü dosyası olduğunu öğreniyoruz. Sizce ilk kitap için yazarın ve yazdıklarının bir yaşı, bir süresi olmalı mı? Her ikisinin de olgunluk sürecini tamamlayıp edebiyatseverlerle öyle mi tanışmalı?

Çok teşekkür ederim. Aslında beklettiğim şey öykü dosyası değil; öyküsel anlatıma yönelme fikri. Çocukluğumdan başlayan kitap ve edebiyat sevgim, ilk gençlik yıllarımda öykü alanına doğru genişlemişti. Yazmak istiyordum, çok büyülü geliyordu bana bu fikir. Fakat belki de bunun bir “heves” olmanın ötesine geçmesi için daha fazla insan tanımam, daha fazla deneyim biriktirmem ve hevesi olgunlaşmaya bırakıp yeri gelince arzuyu yeniden sınamam gerekiyordu. Şimdi 42 yaşındayım; bende birikenlerle toplumda birikenler arasındaki irtibat yakınlaştıkça ve bu yaklaşmaya edebi bir köprü kurmanın zamanının geldiğini fark edince “tamamdır, zamanıdır” dedim ve yazmaya başladım. Mümkün böyle bir sürecin ürünü.

Hem akademisyen hem de yazarsınız, o halde siyasi gerçekleri yazmak, siyasetin çetrefilli halini çözümlemek mi zor, kurgu yapmak mı? 

Türkiye gibi hayatın her alanına sirayet edip kendi rengini, kokusunu her yerde göstermek isteyen iktidarların başta olduğu ülkelerde siyaset dediğimiz olguyu gündelik yaşamdan ya da başka alanlardaki üretimden ayırmak pek de kolay değil. Neyin siyasal olduğuna, neyin olmadığına kim karar verecek? Yönetenler mi yoksa biz yönetilenler mi? Asıl mesele budur sanırım. Mümkün, sürece “yönetilenler” açısından ve edebiyat aracılığıyla bir müdahale biçimi öneriyor; siyasal alana müdahale biçimi de karakterlerin siyasal alandaki gelişmelerden etkilenme biçimi de bu diyalektik sürecin ürünü. Diğer yandan siyasetin çok da çetrefilli olduğunu düşünmüyorum Türkiye’de. Oyun belli ve oldukça basit aslında. Yönetenler önce bozuyorlar, sonra da büyük bir bozulmanın içinde küçük düzeltmeler yaparak toplumsal onaylarını koruyorlar. Muhalefet de bu oyunu büyük oranda boz(a)madan hareket ediyor. Dolayısıyla, AKP üzerine doktora tezi yazmış, yıllardır bu konularda günlük köşe yazısı kaleme alan biri olarak söylüyorum; Türkiye siyasetinin bugünkü aşamasına dair çok büyük sözlere, tahlillere gerek yok. Tekrara düşeriz. Oysa edebiyat alanı daha büyük bir kapı açıyor bize bu süreçte. Yüzeyselleşmiş ve tek kişileşmiş siyaset alanı ve onun etrafında oluşturduğu “kamuoyu”, gündelik yaşamı, insan hikâyelerini, karşı karşıya kaldığımız zorlukları dışlıyor, içermiyor, görünmez kılıyor. Oysa bu büyük çürümeden, yozlaşmadan insana daha fazla eğilerek ve insanla doğa/diğer canlılar arasındaki yabancılaşma sürecini edebi bir yaklaşımla hedefe koyarak da uzak durmak ve hatta bu sürecin karşısında durmak MÜMKÜN. Bu bakımdan hikâyelerimi siyasetin etkilediği insanların yaşamlarından insanların etkilediği siyasal yaşama doğru bir seyir/sıralama içinde kurguladım ve bu bir tesadüf değil.

Kitabınızdaki tüm öyküler bireyi merkeze alan kurgular. Ancak kitaba adını veren Mümkün biraz daha farklı, sosyal ve kültürel açıdan incelenebilir davranış biçimleri var. Ama kısaca siyasetin/ otoritenin toplumu nasıl şekillendirdiği, insanların o kaygan zeminde nasıl yaşadıklarını konu alıyor, diyebiliriz. Ayrıca çok nefis bir püf noktası da var. Unutmayacağım öykülerden biri.  Bu öykünüzün hikâyesini merak ediyorum. Nasıl hazırlandınız biraz bahseder misiniz? 

Uzun süredir aklımda olan bir yol ve mekân hikâyesini karakterleriyle, dönüştürücü olay örgüsüyle zaman içinde geliştirdim zihnimde. 2017 anayasa referandumu sırasında eşimle birlikte Ordu’nun bir ilçesinin epeyce zor ulaşılan iki köyünde sandık görevlisi olarak görev yaptık. Gecenin karanlığında önce eşimin görevli olduğu köye gittik. Eşim Evren Haspolat’ın görev yapacağı köyde sandık camide kurulmuştu. O günden beri zihnimde karanlıkta çıktığımız bu dik, kıvrımlı yol ve mekân dönüp duruyordu. Sonra yavaş yavaş hikâye de şekillendi, “birey”in, bireysel tutumun bir yandan yok sayıldığı ve fakat teklik olgusunun siyasal alanda bu kadar yüceltildiği bir ortamda bu “tekil” tutumun, bireysel müdahalenin gündelik yaşamı, siyasal yaşamı, kolektif yaşamı nasıl tersinden de dönüştürebileceğini alegorik temelde göstermek istedim ve bu yolla, mekânla buluşturdum hikâyeyi. Fakat hikâye bununla sınırlı değil. Umarım içindeki farklı alegorik boyutlar üzerine düşünen, sorup sorgulayan okura ulaşır.

Evet, öykülerinizde insan davranışları kurguyla bütünleniyor. Bütün karakterler, okurun gözüne sokmadan, tam dozunda eylem olarak da düşünce olarak da merkezde. Olduğu Kadar, Olmadığı Kader; Dikine Mezarlık gibi. Bu başarınızdan bahsedecek olursak, akademisyen ya da köşe yazarlığı, en çok hangisi etkili?

Teşekkür ederim sözleriniz için. Fakat sanırım bu değerlendirmeyi benim yapmam doğru olmaz. Okura bırakmak en iyisi.

Kelime seçimlerinde oldukça dikkatlisiniz. Her yazarın bir sözlüğü vardır. Kiminin bir yazar, kiminin gerçek bir sözlük daima elinin altında bulunur.  Sizin için nasıldır? Sizi merak eden okurlarınız için ne söylersiniz?

Ben edebi türler arasında geçişliliğe inanıyorum. Bu açıdan da hem sözlü kültürle yazılı kültürü hem de şiiri, romanı, öyküyü birlikte düşünüyorum. Hepsini birlikte “anlatı” olarak adlandırmak mümkün. Nitekim öykülerin içinde belirli aşamalarda kimi ifadeleri ve cümleleri şiirselleştirmeye çalıştım. Diğer yandan 5 öyküyü, birbirinden bağımsız, habersiz gibi görünebilecek farklı karakterlerle, aslında birbiriyle aynı nedenlerden, olumsuzluklardan etkilenmiş fakat yalıtık kaldıkları için giderek bu irtibattan yoksun bırakılmış insanların hikâyeleriyle kurguladım. Bu nedenle 5 öykü, kendisini bütünleyen bir zincir halkasına sahip ve bu yönüyle bir roman bütünlüğü içinde de ele alınabilir. Kelime, cümle seçimlerimi de sanırım bu türler arasındaki geçişliliğe yaklaştığım satırlara göre değerlendirebiliriz.

“Büyüdükçe ayaktan başa yürüyen, giderek koyulaşan bir siyahlıktı yoksulluk.” “Bir hakkı savunmayan insan, yaşadığını nasıl iddia edebilir ki?” “…umutlarını özelleştirmiş…”   gibi öykülerinizi zenginleştiren betimlemeler, benzetmeler ve cümleler var. Ben bu ve birkaç betimlemenizi siyasete bir gönderme ya da dikkat çekme olarak algıladım. Siyah yoksulluk, gittikçe kararan gelecek, umutların özelleştirilmesi, umudumuzun bile artık bize ait olmaması gibi. Öykülerinizi yazarken siyasete uzak durmakta zorlanıyor musunuz?

Sanırım bu soruya az önce yanıt verdim, biraz daha açmak isterim. Biz siyasete uzak durmaya çalışsak da, siyaset bize uzak durmaz. Bugün, en azından Türkiye’nin 21. yüzyılının bu ilk çeyreğinde, daha da daraltalım, son 7-8 yılında gerçekleşen siyasal dönüşümleri birlikte düşünelim. Bu gelişmelerden etkilenmeyen, gündelik yaşamı, psikolojisi, geliri, okuma-yazma etkinliği, işi, gelecek kararları etkilenmeyen var mı? Bu nedenle Türkiye’nin çağdaş edebiyatının bu olguyu görmezden gelmesinin, görmezden gelmeye çalışmasının bile bir “politik” yanı var bence. Burada mesele siyasete uzak durmak/yakın durmak zıtlığının ötesinde, yaşadığımız gerçekliği kaba bir siyasallaştırma tuzağına düşmeden “mikro” düzeye, sıradan yaşamlara, gündelik alana, edebiyata, kurguya nasıl yansıtacağımızdır kanımca.

Öykü bir kere yazarın kanına girdi mi çıkmaz. Mutlaka yeni çalışmalarınız vardır. Yine  Mümkün  gibi  bireyi öne alan öyküler mi olacak yoksa yeni denemeler, arayışlar içinde kendinize yeni bir yol mu çizeceksiniz?

Öykü bana çoğunlukla dışarıda, insanlar arasında, gerçek hikâyeleri dinlerken ve onları kendi hayal dünyamda en uç noktalara taşırken yaklaşıyor. Dinleniyor zihnimde, pişiyor ve sonra masaya geçiyorum. Dolayısıyla öyküden vazgeçebileceğimi, onun sağladığı anlatım ve ruhsal rahatlama olanaklarından uzak durabileceğimi sanmıyorum. Fakat bir yandan da bir roman (aslında birkaç roman) var zihnimde. Notları, okumaları, ziyaretleri/keşifleri bitmek üzere ilkinin. Hazır hissettiğimde sanırım ona odaklanacağım şimdi. Bir de, Cumhuriyet’te yaklaşık bir yıldır cumartesi günleri sürdürdüğüm bir dizi var. Hayata, yaşadıklarımıza tepkilerimizi edebiyat ve sinema aracılığıyla/üzerinden anlamaya/anlatmaya çalıştığım. Onu da “Akış, Kaçış, Direniş” başlığıyla kitaplaştırmayı planlıyorum yeni yılda. Bir yandan da hazırda bekleyen akademik çalışmalar var. Umarım odaklanabilecek şartlarım olur bunlara.

Tüm cevaplar için teşekkür ederim

Ben de kitabı okuduğunuz, kıymetli notlar alıp bana kendimi biraz daha ifade etme şansı veren bu güzel soruları yönelttiğiniz için size teşekkür ederim.

edebiyathaber.net (17 Şubat 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r