Masthead header

Demet Cengiz: “Okumak hem değişimi başlatacak hem de bizi bu dünyadan kurtaracak.”

Söyleşi: Hatice Balcı

Demet Cengiz’in geçtiğimiz aylarda İnkılâp’tan çıkan ilk romanı “Adımı Deniz Koydular” çok uçlu bir yapıya sahip. Romanda farklı ülkelerde doğup büyümüş iki insanın, Deniz’in ve James’in hikayeleriyle birlikte kırk yıla yayılan (1975-2015) bir dönemin sosyo-politik alt okumalarını yapıyoruz. Aynı zamanda çocuk ve kadınlara yönelen şiddet, cinsel istismar, sevgisizlik, yoksulluk, eşitsizlik, tüm bunların yol açtığı ruhsal bunalımlar vb. çok çeşitli sorunları önümüze koyan bir eser Adımı Deniz Koydular.

Yazar Demet Cengiz’le romanı hakkında konuştuk.

Romanınızın iç kapağına baktığımızda Adımı Deniz Koydular’ı gerçek yaşam öykülerinden yola çıkarak yazdığınızı anlıyoruz. Eserinizin kaynağını ve ayrıca kurgusal yapıyı oluşturma süreçlerinizi bize biraz anlatabilir misiniz?

Sadece romanın değil hemen her şeyin kaynağı dertlenmek aslında. Bu memlekette de dertlenecek o kadar çok mevzuu var ki… Deniz karakteriyle tesadüfen tanıştım. Onun ve annesinin başına gelenlerden çok etkilendim. Ve izniyle onun ve James’in öyküsünü kurgulayıp yazdım. Benim asıl anlatmak istediğim aile içi sevgisizlik temelinde bir çocuğun başına gelebilecek korkunç olaylardı… Çünkü eşik bu! Sevgi esaslı kurulmamış ailelerde bir çocuğu neyden ve kimden koruyacaksın. Bir çocuğun annesinden emeceği süt kadar göreceği sevgi de gerekli. Biri fiziksel varlığını besliyor, büyütüyor diğeri ise ruhuna can suyu veriyor. Bir süre -birkaç yıl- yüreğimde taşıdım bu öyküyü. Yüreğimin taştığı yerden yazı döküldü. İki ayrı roman gibi iç içe geçmiş iki ayrı öykü ve onlara eşlik eden neredeyse yarım yüzyıllık önemli politik ve ekonomik gelişmeler… Kurgu ve öykünün etrafına sardığım haberler epey emek istedi. 

Kadın-erkek eşitsizliği kuşkusuz toplumdaki sağlıksız yapının başta gelen nedenlerinden. Sizi bu romanı yazmaya götüren başkaca sebeplerden de bahsedebilir miyiz biraz?

Bu roman -biliyorsunuz- anneli öksüzler, babalı yetimler için yazılmıştır ve dünyadaki bütün hırpalanmış çocuklara adanmıştır. Sayısını, oranını bilmediğim hırpalanmış çocuklar… Roman yayımlandığı andan itibaren anladım ki sayılar benim tahmin ettiğimin çok üstündeymiş. Ve elbette kadına karşı şiddet, her türlü saldırı, taciz, tecavüz… Çok fazla acı olduğunu biliyordum ama bu kadar olduğunu tahmin dahi edememişim. Bunu nereden biliyorum? Okurun bana kalbini açmasından. Öyle tuhaf ki… Romanı kritik etmek için okuyan gazeteciler arasından da kendi çocukluk yaralarını bana açanlar oldu. Gecenin bir yarısı arayıp “Benim annem beni sevmedi” diye bağıra bağıra ağlayan… Ben, Deniz’in öyküsünü dinlediğimde perişan olmuştum. Romanı yazarken perişan olmuştum. Okurların kalbini açmasından da perişan oldum. Bunu şikayet etmek için söylemiyorum -asla! Romanın okurla kurduğu ilişki yani sonuç beni yazmaya götüren nedenin ta kendisidir. Burada nedenler ve sonuçlar birbiriyle dolanıktır. 

İnsanları yaşamda mahsur bırakan acılar romanınızın tartıştığı temel meselelerin başında yer alıyor sanki, ne dersiniz?

Acı yaşamın ta kendisidir; kaçınılmazdır. Doğduğumuz anda içinde bulunduğumuz o zardan kurtulup ilk kez nefes aldığımızda acı duyarız. Ağlarız.  Annemizin güvenli evreninden sert, bilmediğimiz bir dünyaya doğarız. Korku içinde ağlarız. Hiçbirimiz eşit bir dünyaya doğmadık ama bazıları daha da talihsiz ortamlara doğdu. Korumasız ve muhtaç olduğumuz çocukluk dönemleri…  Fiziksel, geleneksel, ekonomik dezavantajlarıyla toplumda kadın olmak…  Yoksulluğun, ayrımcılığın, adaletsizliğin dövdüğü kadın-erkek herkes… 

Deniz yaşamını düzenleme yolunda müthiş bir irade gücü sergilerken James akıntıya bırakıyor kendini. Arada bir James’e sesleniyor “hadi James, kendine gel artık!” diyoruz. Kadın erkek ilişkilerini konuşalım mı biraz: Nerelerde tökezlediğimizi, bizi nasıl dönüştürdüğünü veya nerelere taşıdığını/bıraktığını?  

Deniz, müthiş bir iradeye sahip. O her şeyin orucunu tutabiliyor. Fakat aslında bu irade onun gücünden çok zayıflığı… İçine doğduğu yoksul, şiddet eylemlerinin eksik olmadığı evde hayatta kalabilmek için uysallığı seçen biri o. Hep ona söylenenleri yapıyor. Şansına karşısına bir İclal abla çıkıyor ve ona rehberlik ediyor. Fakat gerçekte onun inancı asla iyi şeylerin hiçbirine layık olmadığı… Bu yüzden kolay gidiyor. James ise içine doğduğu ailede maruz bırakıldığı sevgisizliği başka ailelerin sığınmacısı olarak aşmaya çalışıyor. Maruz kaldığımız her olumsuzluğa her birimiz farklı farklı tepkiler veririz. İçine doğduğumuz ailelerde henüz hiçbir kavramın bile farkında değilken yaptığımız kodlamalar tüm davranışlarımızın kaynağını oluşturuyor. Bundan en çok etkilenen ise kadın erkek ilişkileri oluyor. İçine doğduğumuz aile, ilk sevgi tanımını yaptığımız anne, güç kaynağımız baba ve günü geldiğinde kendi kanatlarınla uçup gitmene müsaade edebilmek için kesilen bağlar… Ve tabii ki bütün bunlara çağın, teknolojinin getirdiği başka dinamikler de ekleniyor. 

Ülkemizde çocuklara ve kadınlara yönelik cinsel istismar, tecavüz vakaları, kadın cinayetleri sürekli gündemde ve bu vakalar azalmıyor da; aksine her geçen gün artıyor. Sizce ki bu acı verici olayların son bulması adına öncelikle ve acilen neler yapılmalı? 

Caydırıcı yasalar, işleyen adalet, bağımsız hukuk sistemi gerekli. Toplumsal bilinçlendirme, eğitim ve kültürel devrim… Böyle peş peşe sıralayınca boş klişeler gibi geliyor kulağa ama başka ne yapılabilir ki? Yapanın yanına kâr kalıyorsa bu o eylemi teşvik etmek değil de nedir? İyi hal indirimi gibi bir saçmalık bir an önce bitirilmeli. Bunu komplo teorileri içerisinde harcayamayız; acilen televizyonlara çeki düzen vermek gerekiyor. Dedektifçilik oynanan o korkunç programlar  -amaçları bu değilse bile, sadece reytingse bile- şiddet, taciz, tecavüz, cinayet gibi korkunç olayları sıradanlaştırıyor. Medyaya çok görev düşüyor. Tamam, arada toplumun suratına bir tokat çarpmak gerekebilir ama her dakika bu kadar çok şiddet içeren haber, dizi, film, televizyon programı hiç iyi bir hizmette bulunmuyor. Yemek programında bile kullanılan dil kaba, kavgacı, psikolojik şiddet içeriyor. 

Romanınızda ele aldığınız tüm bu kronikleşmiş sorunlarla yüzleşebilme ve harekete geçebilmede edebiyatın imkânları nedir sizce?

Ben edebiyatın gücüne inanıyorum. Ve özellikle kendime seçtiğim mücadele alanı çocuk ve kadın meselelerinde edebiyatın yumuşak gücüne kendimi teslim ettim. Bir öyküyü geniş veya dar kitlelere taşımak da bir mücadele biçimidir. Kimi sokakta eyleme gider kimi mahkeme salonunda cübbe giyer kimi de yazar. 

Günümüz Türkiye’sinde farklı kesim ve grupların kültürel yapılarını, olanaklarını/olanaksızlıklarını; kuşaklararası çatışmalar, işsizlik, göç/ göçmenlik vb. faktörlerle bir arada ele aldığınızda ne görüyorsunuz? Toplumda bir kabuğunu çatlatma, değişim-dönüşüm hali gözlüyor musunuz meselâ? Ya da bunun emareleri var mı sizce?   

Bu sorunuza “Evet” demeyi, diyebilmeyi öyle çok isterdim ki…  Değil bir çatlama, değişim-dönüşüm; kılları dahi kıpırdamıyor önemli büyük bir kesimin. Bizim derdimiz çok. Dert nerede başlar? Dert adil paylaşımın olmamasıyla başlar. Fakat gerek bizde gerek dünyanın gelişmiş veya geri kalmış diğer yerlerinde insanlığın en büyük motivasyon kaynağı savaştır. Neden savaşırız? Toprak isteriz, para isteriz, güç isteriz. Pek çok icadın, keşfin, buluşun ve epeydir merak sardığımız uzay macerasının temelinde savaş motivasyonu var. Miras kavgaları, gelir dağılımındaki eşitsizlik, kölelik… Hepsinin nedeni adil paylaşım, eşitlik değerlerinin insan türünde noksan olması. Bu değerleri -öyle ya da böyle- insanlık olarak saptayabilmişiz. Fakat bunu tüm insanlığın yüksek değeri olarak benimseyemiyoruz. Şu covid19 salgınında bile onca büyük laflar edildi. Yok “Artık hiçbir şey eskisi gibi olamayacak”, yok “Dünya değişmek zorunda” denildi. Ne oldu? Her şey aynı duruyor. Salgını bitirmek için tüm dünya hep birlikte seferber dahi olamadı. Zengin ülkeler aşıları aldı, kullanma tarihi dolunca yoksul ülkelere gönderdi. Yoksul ülkeler aşısız kaldı. Virüsün son varyantları neden Hindistan, Güney Afrika gibi yoksul ülkelerden çıktı? Bunu insanlığın aklını başına almış hali? Bu mu değişmiş dünya?  

Sayın Cengiz, son olarak ekleyecekleriniz var mı acaba?

Bugün Twitter’da gördüm. Biri şöyle demiş: “Bir kitap alın ve yedi bölüme ayırın. Her gün bir bölüm okuyun. Bir haftada bir kitap; yılda 52 kitap eder. Televizyonu kapatın. Değişim ancak böyle başlar.” Okuyun. Okumak hem değişimi başlatacak hem de bizi bu dünyadan kurtaracak. 

Sayın Cengiz çok teşekkür ederiz bize vakit ayırdığınız, romanınız hakkında   söyleşme fırsatı verdiğiniz için.

edebiyathaber.net (24 Aralık 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r