Masthead header

Dağlardasın | Feridun Andaç

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

“Sanki tümüyle başka biri şimdi dağcı.”

Max Frisch

Sözü geçitte bıraktın madem, adsızlaştır kendini. Dağlara döneceğiz yüzümüzü. Yolunu ayrıştırmanın anlamı yok. Sesinin rengini değiştirmenin de. Gitmeyi seçince insan bazen görmeyi de unutuyor. Dahası yaşadığı bilinç yarılması bunu anlatıyor, duygu diline yansıyan da bu.

Kentinin sokaklarında gölgen. Orada, içinde değil dışındasın zamanın. Olmakla olmamak arası bir yer, Araf değil; ama Cennet de diyemezsin.

İz sürmek bu çağın yabancısı. Gölgelenen zaman en iyi şifa. Herkes kendi patikasına teslim. Gene de bir kılavuz gerek duygu yolculuğu için. Oradan başlıyor insanın serüveni.

İşte çıkıp geldiğim Setbaşı, az ötede Yeşil Türbe…  Esintisi ta ötelerden gelen dağın serinliği sözlerine karışıyor şimdi. Yaşlı bir ipek ustasından dinliyorum ipekçiliğin öyküsünü. Bir aşkı anlatır gibi anlatıyor…

“Size göç ettirir, sizi göçmen kılar bu meret! Ama gittiğiniz her yerde de eliniz sarrafa keser, gözünüz imbikten süzülür… Bir bakıma da sizi kendine tutsak eder bu meslek…”

İran’a, Hindistan’a uzanıyor onunla bakışlarımız.

***

Yaşattığın tufanı karşılayan zaman bir çetele tutmamızı istiyor bizden. Sen her ne kadar, “kadın matruşka gibidir,” desen de; bir tek sesinde olmak yeğdir sürekli renk değiştirmeye.

William Butler Yeats, “Kelt Şafağı”nda anlatıyordu:

“Bizler, İrlanda’da, karanlık güçleri biraz da olsa duyan ve daha da nadiren onları gören insanlarla karşılaşırız. Zira insanların imgelemi düşsel ve değişken olan üzerinde odaklanır ve iyi ya da kötüden herhangi biriyle özdeşleştirilse de, düş ve değişkenlik, yaşamlarının soluğu olan özgürlüğü yitirir. Bilgeler, insanoğlu her neredeyse açgözlülüğünü körükleyecek karanlık güçlerin de orada olduğunu söyler, tıpkı insanın kalbinde bal yapan ışıltılı varlıklar ve oraya buraya uçuşan alacakaranlık canlıları gibi, bütün bunlar insanı tutkulu ve melankolik bir kalabalıkla çevreler.” (*)

Bir düşe kapılır gibi öyküsünü dinlerken ipekçinin zaman içinde zaman yolculuklarına çıktım.

“Ben işte işimi böyle sevdim, aşk gibi,” diye de bitirirken sözünü, dönüp karşıdaki dağın enginine bakarak; “Şimdi çıkalım seninle dağlara dağlara,” deyip kayboldu birden!

Bir yanılsama mıydı bu, yoksa ânın gerçekliğindeki bir karşılaşma mı?!

Elimdeki kitaba döndüm, “Sessizliğin Yanıtı”nda diyordu ki Max Frisch:

“Ne güzel insanın sağlıklı olması ve nasıl da zor hasta birini düşünme zorunluluğu, koltuğunda uzanmış, elleri sürekli nemli birini; bir daha asla dağlara tırmanamayacak, coşkun bir derenin içinde duramayacak, ağır taşlar kaldıramayacak birini. Seni kendine çekip öpmek istediğinde hastaların yaptığı gibi korkuyla ve titreyerek öpen; kendi çocuğu olmadığı için başkalarının çocuklarıyla oynadığında kıskançlık duyan; artık sahip olmadığı sağlıklı hayata, hatta senin sadece ve sadece bir kereliğine sahip olduğun gençliğine de şüpheyle bakan birini.

Bazen her şey çok zor; kimsenin onun yatağının kenarında oturup ağlayacak bir olduğunu düşünmeyeceği Irene için bile.” (**)

Sonra, gelip karşında oturuyor Irene. Gözleri gözlerinde. Yaban sözler ediyor. Dağa birlikte çıkmak istemiyor.

“Herkes kendi dağında olmalı,” diyor usulca.

“Ama kahveniz soğudu,” derken de; “Şu çeşmeden avuçlarınızdan soğuk sudan içmek isterim,” diye de bir çağrıda bulunuyor sana.

El ele kalkıp yürüyorsunuz taş çeşmeye doğru.

Gözlerindeydin. Bakışlarını hiç kaçırmadan bakıyordun. Sanki kayıp bir denizcinin okyanus düşündeydin. Salınan ne, gözünü alan ışıltı neyin çağrısı diye de için alıp alıp veriyordu.

“Kaygılanmayın,” diyor Irene ansızın, ellerini avuçlarına bırakarak.

Suyu şişeden yudumluyorsunuz nefes değiştirerek.

“Sahi, buralarda çeşme olmaz ki, o eskidendi…”

Sonra, konuşmaya başladı kendi dilinde.

-İnsanın insana gidememesinden söz etti. Bu körlüğün içkörlük olduğundan…

O ara, ona, Furuğ’dan iki dize okumuş, kendi diline çevirmiştin:

“ey kanımın derinliğindeki güzel

hoş olsun sarhoşluğun beni içiyorsun.”

Gülümsemişti.

Gözleriniz gözlerinizdeydi, içindeki ses:

“Dağlara..dağlara,” diyordu…

(*) Kelt Şafağı, William Butler Yeats; Çev.: Ali Karabayram,  2000. Dost Kitabevi,

142 s.

(**) Sessizliğin Yanıtı, Max Frisch Çev.: Saliha Yeniyol,2019, Kolektif Kitap, 96 s.

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (16 Temmuz 2019)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

  • Lutfi Özgünaydın - 16/07/2019 - 10:15

    Her zaman ki gibi harika bir yazı… Sabah iyi geldi. Daha nicelerine. Tebrikler teşekkürler…cevaplakapat

  • hasan bozaslan - 23/07/2019 - 13:28

    hocam ya.. eline sağlık ne güzel yazmışsın..cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z