Masthead header

Bir bakışı solduran zaman (6): Söz ki dönüştürür… | Feridun Andaç

Uzaklıktaki  yakınlık

Dinmesini beklemek istedin, bir süre geçmeliydi. Dönüp düşününce o ânı, yargılamak yerine anlamak, unutmak yerine hissettiklerimi dile getirmek için.

Bazı sözler geldi dilinin, aklının ucuna. Sizi bir araya getirenin ne olduğunu anlamak için de yeterli ipucuydu sanki bunlar:

Duygulanış: istenen, kendini bulmak, orada yaşamak; yeniden ruhunu keşfediş.

Dokunmak: bunları taşıyan, ama bir o kadar da arzulanan iki tenin buluşması…bir çekim odağı…

Paylaşılan: kuşkusuz yazıda yol alış, ortak bir yere varma/buluşma isteği…

Engel: iki ayrı yaşam, iki ayrı dünya, iki ayrı zaman…ama gene de birbirini görme, bira araya gelme isteği…bunu ortadan kaldırıyordu.

Haz: dokununca bunun nasıl yaşanabileceği az çok anlaşılmıştı aranızda.

Görülen:  dokunmamak ne mümkündü arzulanan zamana…bunun yaşanacağını bilerek düşlere vermek kendini, engeli aşan sözlere tutunmak…

Gösterememek:  “oyun” sanki hayatın her alanında insanı sarmalayan… görülmeyen yanını gösteren…

Ânlık: ânlık bir bakışla gelen düşüncenin labirentlerine yönelmek…düş kurdurup, yeniden yeniden özletecek bir duyarlılık hali…

Öteki. sürekli aranızda duran…oysa, hissedileni dolu dolu yaşatacak olana gölge… yaşama sarmalı diyordun buna da!

Uzaklık: sanki bir anda bunu yaratmanın koşusundaydın…iki bakışın birbirine dönüşünü anlatan…

Özcesi,  korku duvarını aşabilmek için gitmeliydi insan… Ama bir yerden bir yere gidercesine değil, insan ruhunu anlayarak yol almalıydı birbirine…

Saydamlık

Yüzüne yansıyan sesinin izlerindesin.

Bakışsız bakan. Kendi içe çekilen zamanında. Çoğunlukla da öylesi ânlarda saydamlığını yitirdiğini düşünüyorsun.

Bu kez, söz, başka bir debi yaratıyor kendine. Üstelemeden sessizleştiriyorsun bakışlarını. Anlamak artık bir dil yolu olmak için söz dokusu olmaktan çıkıyor aranızdan.

Yabanlık dediğimiz şey böylece varlığını koruyor. Aranızdaki sessizlik bundan.

Geçtiğiniz kapıları kapatıyorsunuz bir bir. Bu taş avluya düşen gölgedeki zamandasın. İnsanların anlamsız sözlerine yansıyan benliklerin nasıl nefes alabildiğine şaşarak bakıyorsun bir ân. Nasıl bir hayat, kendi içinde ne çok anlamsızlık barındırıyor.

Sonra düşünüyorsun, nereye vardırıyorlar acaba böylesi yaşamalarını.

Belki de günü böyle dert ediyorlar kendilerine. Usançlı bir hayatın görünmeyen yanlarında yaşamak iyicil onlara.

Güzellik arıyorsun her şeyde. Aşinalık uzaklaştırıyor seni. Duyarlı bilinç, açık  bilinç dediğin ise bir algı sorunu.

Şimdi uzaklaşıyorsun varlığına ses olmayan kıyılardan. Bir Midas olmaya gerek yok. Hele bu çağda anlaşılmayı beklemek tam bir salaklık.

Arzunun iklimi ise öldürücü bunu biliyorsun. Sen tutkularına bak.

Zaman çıkışları

Söz, kaldığınız yerden başlamıyor hiçbir zaman aranızda. Dönüyorsun kendi anlatına. Kaldığın yerden, bir düz çizgide kurmaya çalışıyorsun “Ağrısız Zaman”ı. Nereye varacak bilmen gerekmiyor. Yalnızca o sese doğru gidiyorsun.

Bir anlatı kurmak için kendi sesini taşımalısın önce. Orada kendi zaman duraklarını yaratarak yol alabilirsin.

Dil kaygın olmalı orada, zamanı ele geçirebilmek için. Kendi duyarlık kozmosunu başka nasıl yaratıp kurabilir ki insan.

Sezgi, evet; ama bilime, bilgiye yakın olmadan bunu kurmanız zor. Bir varoluş deneyimlemesidir bu da. Yani, her ânını diri ve duru/saydam yaşamak.

Dokunmak, ama nasıl?

Sabah sabah, hiç olmadık bir yerde, Sarp Maden gelmişti aklına. Sait Maden’le konuştuğunuz zamanlar… Onun kendi kıyısında kendi halindeki durumuna kaç kez tanık olmuştun.

Babasını birlikte uğurlamıştınız, toprağa verirken yan yanaydınız, ofisini kapatırken de… Sevdiği kadın da oradaydı. Adeta ona dokunurcasına bakıyor, yasını paylaşıyordu.

Bugün gazetedeki röportajını okurken; “birbirimize dokunarak dayanışıyoruz” demesini sevmiştin.

Dünyanın neresinde olursanız olun, eğer böyle dokunabiliyorsanız birbirinize; birbirinize nefes aldırabiliyorsunuz demektir. Dokunmak her ân birlikte olmak demek değildir.

Şimdi sesinden uzakta

Bir duygunun seni ele geçirmesinde ürkülecek bir şey yok. Bunu nasıl hissedip yaşadığın önemli.

Anlamak/anlaşılamamak başkasının sorunu. Kendini bilmek bunların örtüsünü kaldırıyor senden.

Gözlerinin izinin farkında değilse üzülme. Ellerinin ısısına uzanamıyorsa o onun sorunu. Doğallığından, bir de  kendin olmaktan vazgeçme. Unutma, bir şey tikelleştikçe benlik sanrıları çoğalır. Sen kendi ben’in olmaya bak.

Tutup onca söz çağrısından da vazgeç. Aşındırma aranızdaki zamanı. Bak hayat daha renkli, daha yaşanası şeyleri taşıyor her gün sana. Avuntulama kendi sesinin sessizliğinde madem, bırak sessizliğinde onu.

Söz ki dönüştürür…

Yolcu gibiydiniz, yönsüzlük oduna tutulmuş bir bekleyiş sabrı vardı halinizde. Gidip gitmemek, kalıp kalmamak telaşı vardı gözlerinizde.   Yaşadığımız ikilemlerin kıyısında bekleyen herkesin benzer kaygısıydı bu aslında. Çünkü nereden bakarsanız bakın ikili olan her şey sürtünerek aşındırıyor insan ruhunu. Taşımadığınız, özenle beslemediğiniz sürece bir kördüğüme dönüştürüyoruz hayatımızı. Adına ne derseniz deyin, körelen yanlarımızı göstermeden yaşamaya özen gösteriyoruz bu kez de. Zaman zaman unutma, uzaklaşma, kanıksamanın adı oluyor. Alışkanlıklar ise bir başka körlüğün diline dönüşüyor.

Arayış ve bekleyiş her zaman tükenişin ufkunda var. Gidip gidememek gibi… Bağlandıklarımızdan kopmak vazgeçmek anlamına geliyor ki; bu da çoğu kez göze almayı gerektiriyor.

Doğamızda var, yerinden oynamayı pek sevmeyiz. İşte o zorunluluk diye adlandırdıklarımız ya da gidememe halimiz çoğunlukla bundan kaynaklanır. Ya biri bizi çekip almalı oradan ya da biz göz almalıyız çoğu şeyi.

İkili hayat dediğiniz şey, ruhumuzda saklı olanların çift yönüdür aslında; iyi ile kötünün çatışmasıdır bazen. Gitmekle kalmaktır kimi zaman. İstemeden yaptığımızla özleyerek sakladığımızdır. Görünenle görünmeyen… Susanla konuşan, dile gelenle gelmeyendir.

Yeniden başlamak bir özlemdense, bir sanrıdır aslında. Yitirdiklerine bağlanış, özlediklerini kavuşma istemi. Aldanış çığlığıdır hayatın; kimde, nerede, neden bu aldanışlarım demektir biraz da. Alıp kendini uzaklaştırma, o boğuntulu yerden çıkarma, kendini besleyecek bir hayata taşıma isteği…

O kördüğümden kopma, belki de çözme isteği…

Oysa ikili yaşamak ruhu körelten bir şey. İkilemlerini çoğaltan, kendini kendinden koparan…Olmadığın yerde durma hali…Çatışma ve sünmeyi hayatın her alanına yayın bir kabulleniş…İnsanı sevmeye değil, tükenişlere hazırlayan bir yol…O bir gün’den geçiş, çok güne kapanış…

Önce insan kendisi için nefes almalı, bunu kirleten bir rüzgârın seyrinden uzaklaşmalı vazgeçilmezlikleri olmalı insanın, bağlılıkları da. Sevgiyle aşkla büyüttükleri…Eğer orada filizlenmişse bir ikili hayat bundan kendini niçin alıp taşısın ki başka yerlere…Huzuru ve uyumu bulmuşsa neden yeni bir aşk koşusuna çıksın ki…

İşte dönüp yaşadığımız kördüğüme bakınca belki de tüm bunları görebiliyoruz…Sorgumuz arayışımız da işte o zaman başlıyor…Kendine kavuşma isteği biraz da bu, kendi olmak; bırakmak başkaları için yaşamayı…Kendi zamanını kurmak, tutkularına bağlanmak, özlemleriyle baş başa kalmak…Savrulmadan yaşamak, bağlanarak sevmek ve sevgiyle çoğalmak…O kör benliklerin savruntusuna, bönlüklerine katlanmamak…Öylesi bir ikili hayatın cenderesini görmektir biraz da bu…

Kendi dilini kurmak gibi bir şeydir bu. Yaşatan ve yaşayan, taşıyan ve besleyen olması da bundan değil mi? Kurtuluş ya da avunuş değil, yaşamak “Volkandan fışkıran lav gibi yüreğe neşe katıp, hüznü ebediyete gönderendi. Örten, ısıtan kucaklayandı,” belki de bunu yaşamaktı her şey.

“İkinci hayat”, bir bekleyiş ötesi özlem…

Gitmekle kalmak arasındaki sır, yaşamakla yaşamamak yolu belki de…

Bilmem siz ne dersiniz sevgili okurum…

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (5 Mayıs 2020)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r