Masthead header

Çisem Bakoğlu’ndan “Boş Sayfa” adlı öykü

Athena önündeki boş sayfaya bakıyor, bir şeyler yazabilmek için elinden geleni yapıyordu ama son bir haftasını aynı anlamsız çabayla geçirdiğinin de farkındaydı. İç çekti, sabahtan beri kim bilir kaçıncı kahvesini almak için alt kata indi. Salondan geçerken göz ucuyla koltukta uyuyan adama baktı. Adam son on iki saattir aynı pozisyonda hafiften horlayarak uyuyordu. Daha iyi davranmalıyım ona diye düşündü Athena, sonra da düşüncelerinin üstünde durmadan salonu boydan boya geçip mutfağa girdi. Kahve makinesindeki kahve en az üçüncü kez bitmişti, yoksa dört mü? Uyuşuk hareketlerle filtreyi değiştirdi. Kahvesinin hazırlanmasını beklerken masaya oturup göz ucuyla adamı izlemeye koyuldu. Daha ne kadar uyuyabilirdi ki? Ölmüş olabilir miydi? Çıkardığı sesler ölmediğini göstermiyor muydu zaten? Düşüncelerinin saçmalığından yorulunca masaya uzandı yavaşça. Gözlerini kapatıp yarı açık mutfak penceresinden dışarıdaki dünyayı dinlemeye koyuldu. Kuş sesleri, denizin tatlı gürültüsü… Şehir hayatından uzaklaşmak isteyen orta/ileri yaş insanlarının tatil cenneti olabilirdi burası. Satın aldığı günü hatırlayıp kendine bir aferin verdi. Yaşlanınca döneceği bir yeri vardı en azından. Yaşlanabilirse tabii…

Ne var ki, buraya geldiğinden beri kaç kez boş bir sayfayla bakışarak karşılamıştı gün doğumunu hatırlamıyordu. Şimdi bile dışarıdaki eşsiz müziğe turunculu morlu bir renk cümbüşü eşlik ediyordu. Yeni bir gün, yeni dertler, yeni kavgalar… Hiç kimse ile anlaşamamak için doğmuş biri gibi hissediyordu kendini. Güzel geçen gecelerin, neşeli rakı masalarının, şarap eşliğinde izlenen huzurlu gün batımlarının huzursuz insanı… Mutsuzluğun resmi profil fotoğrafında saklıydı. Kahvenin hazır olduğunu bildiren ses salonda uyuyan adamı da uyandırmasa kendine acımaya saatlerce devam edebilirdi. Aras mutfağa girince zoraki bir şekilde gülümseyip ‘Sen de bir fincan kahve ister misin?’ diye sordu Athena. Aras istemediğini belirten bir baş işaretiyle buzdolabına yöneldi, dolaptan çıkardığı meyve suyu kutusunu kafasına dikerek mutfaktan çıktı. Athena hala neden yazamadığını düşünüyordu.

Kahvesini alıp üst kata çıkınca masasının üstündeki yaprağı fark etti. Ufalayıp masanın altındaki çöp kutusuna atmadan önce şöyle bir baktı yaprağa. Biçimsiz, herhangi bir özelliği olmayan dünyanın en sıradan yaprağından bile daha önemsiz, çirkin bir yaprak… Steril hayatında yapraklara yer yoktu.

Akşamüzeri Aras başını kapıdan uzatıp aç olup olmadığını sordu. Athena “Açım.” deyince “Yemek için kasabaya inelim o zaman, değişiklik olur. Yemek yapmaktan sıkıldım.” dedi.

“Olur, hazırlanayım hemen.”

Yemeği sahilde bir restoranda yediler. Yemek boyunca saçma sapan konulardan bahsedip dursalar da aslında konuşmadıklarını ikisi de iyi biliyordu. Aras saklamaya gerek duymaksızın iki masa ötelerinde oturan yalnız kadını kesti gece boyunca. Athena ise farkında değilmiş gibi yapmayı alışkanlık haline getirmişti. Bir süre sonra rahatsız olup denizi izlemeye koyuldu. Hala neden yazamadığını düşünüyordu. Bir köpek –sokak köpeği olmalıydı, çok pisti– iskelede yürürken kayıp denize düştü. Athena önüne dönüp balığından bir parça daha attı ağzına.

“No more drama.”

“Efendim?” dedi Aras, Athena’ya dönüp.

“Bir şey demedim, işine dönebilirsin.”

Aras umursamaz gözlerle yemeğine döndü. O gece köpek düştüğü yerin birkaç kilometre ötesinde karaya vuracaktı.

Eve döndüklerinde Athena hemen çalışma odasına çıktı, Aras ise salonda televizyonun karşısına kuruldu. Athena boş sayfayla birkaç saat bakıştıktan sonra Aras’ın yanına indi. Boş gözlerle televizyon izleyip saat gece yarısını vururken yatak odasına geçtiler. Adam üstünde tepinirken hareketsiz kalmayı öğreneli çok olmuştu, zaten Aras’ın da şu anda aklında restoranda gördüğü kadın olduğuna neredeyse emindi. Neredeyse, çünkü sadece aptallar kesinlikle emin olurdu. Bittiğinde ikisi de sırt üstü uzandılar. Aras nefesi düzene girince “Neden hâlâ uğraşıyoruz ki?” diye sordu.

“Bilmiyorum. İyi bence böyle…” Sırtını döndü, bir eli yastığın altındayken gözlerini kapatıp uykunun gelmesini beklemeye koyuldu. Aras nefretle karışık acıma duygusu içinde yataktan kalktı. Üstüne hiçbir şey almadan balkona çıkıp bir sigara yaktı. O an yeryüzündeki bütün nefret ciğerlerine dolmuş gibi hissediyordu. Dişlerini Athena’ya geçirmek istediği halde sigarasının filtresini kemirdi. Bu kadın bazen çok can sıkıyordu.

Athena uyuyamayacağını anladığında yazı masasına döndü, kendi kürkçü dükkânına. Birden, ne olduğunu anlamadan –şaraptan olmadığına neredeyse emindi– yazmaya başladı. Parmak uçlarından kan damladığını son dakikaya kadar fark etmese de saatlerce yazdı, yazdı, yazdı… Bir an durdu. Saatlerdir aralıksız yazıyor olmalıydı. Önündeki siyah beyaz kâğıtlara baktı. Son noktayı koymadan önce göz gezdirdi yazdıklarına. Güneş doğmak için sabırsızlanıyordu. Son cümlesini yazdı, kâğıdı daktilodan çıkarıp diğer kâğıtların en arkasına koydu. Hareketlerinde durgunluk, soğukkanlılık vardı. Derin bir iç huzurla yerinden kalktı, alt kattaki mutfağa gitti. Çekmeceden bıçağı aldığında bile kendine şaşırıyordu özgüveni karşısında. Derin nefesler alarak yatak odasına geçti. Adam çoktan derin bir uykudaydı. Önce uyandırmamaya çalışarak adamı yatağa bağladı, uyanıp sorun çıkarmasını istemiyordu. Elindeki bıçakla zarif hareketlerle adamın iki ayak bileğinde derin yarıklar açtı. Adam ne olduğunu anlayamadan kadına baktı. Athena gülümsüyordu aynı bıçak göğüs kafesinde bir pencere açarken. Gün doğarken onlar kanlarından oluşan denizde dibe batıyorlardı.

 Çisem Bakoğlu – edebiyathaber.net (3 Eylül 2012)

 

  • İbrahim Sarp Baysu - 14/12/2012 - 01:48

    Tebrik ederim, güzel bir öykü okudum.cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r