Masthead header

Çağrısı olan zaman | Feridun Andaç

Zaman zaman onu gözümde büyütmenin ne olduğunu düşündüğümde, karşıma çıkan gerçeklik beni sarsalar…Acı ve şiddet karşısındaki direnci kadar, hayata bu denli sarılan, iyimser bakan bir başka insanı tanımadım ömrümce.

Onun hayat karşısındaki bu duruşu sizi hemen kendine çeker, kıyısında bekletir, düşündürür, anlattıklarını dinlerken de merak duygunuzu çoğaltarak ona doğru yürümeye başlarsınız.

“12 Eylül” kasırgasına Karadeniz’deyken yakalanmıştı.  Dönemin devrimci gençlik örgütlerinden birinin bölge sorumlusuydu. Onu, o günkü aşkı ve eşi; Zapata vari tavırlarıyla tanımlardı: “Beni büyüleyen yanı buydu” demişti bir gün. O, fındık tüccarı bir ailenin kızıydı. Bir devrimciyle aşkı dillere destandı. Tıpkı güzelliği   gibi. Cezaevinden çıktığında kızı onu tanımıyordu. O içerdeyken büyümüştü. Bunu da buruklukla anlatırdı.

Amalia Rodriues’in şarkılarını dinlerken bugün onu özlediğimi hatırladım.

Veda Yetmiyor

Düşe döndüm orada. Kendimi kaybedip bulduğum zamanın barınaklarından geçtim. Hatırladıklarım veda ettiklerimdi yalnızca. Mühürlemiştim diğerlerini. Bana esin veren sözcüklerin ardına takılmaya niyetli de değildim, çünkü nicedir “sözcelem” adını verdiğim bir sözcük defterim vardı. Oraya taşıdığım her sözcük hem yaşamdan hem de okuduklarımdan süzülüp gelenlerdi.

Ne yaşamaya, ne okumaya, ne de yazmaya ara vermemek gerektiğini bana belleten bir kadını sevmiştim ilk gençlik yıllarımda. Karşılıksız bir aşkla hem de. Yüzlerce sayfa yazmıştım ona.

Sonra da imgesine tutularak yol almıştım. Arada bir şu dörtlüğü mırıldanırım onu anarak:

             “Payın sedası gelse de sen hiç gelmesen

              Men dinlesem kıyamete dek, vuslat istemen

              Bulsam izinle semtini, ol semte ermesem

              Aşsam zamanı hasretin  encamı gelmeden.”

                                                           (Rabia Hatun)

Yakarış

Herkesin bir Tanrısı olmalı içinde. İbrahim dedemin bu sözünü hatırlarım sık sık. Kendi Tanrımı yitireli beri, bağlandıklarımı da tek tek bıraktım. Hem de veda etmeden.

Geçen gün bir filmi izlerken (“Unutursam Fısılda”) bazı duyguların beni derinden yakaladığını hissettim. Anlatılan hikâyenin bir yerinde kendimi de gördüm. Ama sinemasal olarak baktığımda eksikliklerin, yazık edilenlerin, oldurulamayanların üzerinde daha çok düşününce; kendimden kaçtığımı da gördüm.

Hayat bizi bir yere çekip götürüyordu. Sonra, bir zaman sonra bıraktıklarımıza geri dönüyorduk. İşte o anda yaşama figanı başlıyordu içimizde. Bir yakarış da demeliydik buna.

Yerdeş Zaman Bakışı

“Ulusların Düşüşü”nü (Daron Acemoğlu/James A. Robinson) okurken karşıma çıkan düşüncelerin biri de Latin Amerika gerçeğine yakın duruşumuz. Ulus/ülke olarak melezlikten öte de benzerliklerimiz var. Octavio Paz, “Yalnızlık Dolambacı”nda o kültürel karşılaştırmayı anlatır. Azgelişmişlik ortak payda. Tarih/iktidar/bellek yakınlaşmalarında gözlediklerimiz ise o ortak paydanın göstergelerini içeriyor.

Latin Amerika’nın sömürgeleşme süreciyle Osmanlı İmparatorluğu’nun yayılmacılığı ilginç karşılaşmaları tarih sahnesine taşımıştı geçmişte. Bugün ise küreselleşme bir salgın gibi her yanı sarmalarken, ülkeler de giderek birbirine benzeşmekte. Bu da tarihsel yaklaşımlardan çok yeni sömürgecilik anlayışının kıskacında olmayı anlatıyor bizlere.

Sanırım artık “eşitsiz gelişme”yi konuşmanın da zamanı geldi geçti bile… Bizi geleceğe taşıyan zamanın izleri de burada yatıyor kanımca!

edebiyathaber.net (11 Ekim 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r