
Yazıya bir ömrü adayabilmek için hayatta birçok şeyi göze almak gerektiğini çok erken yaşta öğrenmiştim. Erken dediysem de, öyle 6 – 7 yaş dönemleri değildi elbet.
Okuma çabamla bir yere geldiğimi hissettiren kitaplar olmuştu önce. Sonrasında ise, bu duygumun gelip pekişmesinde, insanların etkinliğinden söz edebilirim.
Okumak tutkusunun beni yazmak eyleminin kıyısına getirebileceğini düşünmemiştim hiç. Okurken, okuduklarıma dair yazdıklarımın, notladıklarımın yazmak eylemini içerdiğini, belki de bunun bir boşlama noktası olduğunu ayrımsamadan yoluma devam ediyordum.
Okumak, beni yaşamın sırlarına doğru yöneltiyor, bunları gösterip öğretiyordu, yeni bilinmeyenlere yol aldırıyordu. Yazının da, yazmak eyleminin de böylesi bir sırlı dünyayı içerdiğini; buna doğru her adımda o dünyanın gezgini kesilebileceğini işte o geldiğim kıyıda öğrenecektim.
Aslında, buna öğrenmek de diyemem, bir kapı açılmıştı önümde, ilk adımı atacak cesaretle gelip durmuştum orada. Çünkü o serüven, o eylem süredurdukça, öğrenmenin öğrencisisinizdir.
Çıkış noktam hayat ve kitaplardı. Kitaplarla yol aldıkça hayata dönüp bakıyordum, bakıp gözlediklerim de beni daha çok kitaplara yöneltiyordu.
Jules Verneler, Abdullah Ziya Kozanoğulları, Oğuz Özdeşler, Esat Mahmut Karakurtlar, Kerime Nadirler, Michel Zevecolar, Dumaslar, Reşat Nuriler, Halide Edipler, Hüseyin Rahmiler, Yakup Kadriler, daha birçok ad beni okuma tutkunu kılmıştı. Öncesinde, çocukluğumun bayram şenliğindeki günlerinde, evimizde masallar dinlenir, halk hikayeleri anlatılırdı. Halamdan dinlediğimiz masallar, gecelerin söz beşiği olurdu bize. Babamsa, anlattığı hikayelerle bizi bir sevinçten, bin coşkuya sürüklerdi. Yer yer hüzün, yer yer de umut dalgalarında gider gelirdik. Sözün anlamını, hayatımızdaki yerini bulmuştuk burada.
Bundan olacak, kitaplarla buluşmam kolay oldu. Sözüm anlamı içimde adım adım yürüyordu. Okuma tutkum beni yeni kitap adalarına yöneltiyordu. Salt kitaplar vardı benim için. Oralarda anlatılan dünyalar… Yazarları bir yol arkadaşım gibi bellemiştim. Ama yazının, yazmak eyleminin sırlarını başka kitaplar bana öğretecekti asıl. Bir de, yazar olmanın ne anlama geldiğini, imlediğim, yazmak için nelerin göze alınabileceğini öğrenmem için bir kitapla / bir yazarla yüzleşmem gerekiyordu sanki!
Ortaokul son sınıf öğrencisiyim. Okuma oburluğumun iyice arttığı günler. Arkadaşım Hüseyin Haydar’ın babasının Gürcükapı semtindeki dükkanındayız. Kese kâğıdı yapılmaya gidecek eski gazetelerin arasında mor kapaklı, küçük boy, kalınca bir kitap gözüme ilişiyor. Martin Eden / Jack London, Varlık Yayınları.
Bu kitapla yol alıyorum günlerce, okuma defterim oradan aldığım notlarla doluyor. Dönüp dönüp okuyorum… Bir yazarın zorluklar içindeki dünyasına tanık oluyorum. Yazmanın ne anlama geldiğini yavaş yavaş öğrenmeye başlıyorum. Jack London, beni yüreklendiriyor adeta. O güne değin okuduklarıma döndürüyor. Gogol, Çehov, Dostoyevski, Hemingway, Steinbeck, Gorki, Tolstoy… Bu yazarların çevrilmiş bütün yapıtlarına ulaşıyorum… Okurken tuttuğum notların arasında öyküler yazdığımı, yazarlar ve yapıtları üzerine düşüncelerimi dile getirdiğimi gözlüyorum sonraları.
Bu ilkiyle, lisede (Erzurum Atatürk Lisesi) Haykırış, Taşra adıyla iki dergi çıkarıyoruz Hüseyin Haydar ile. Düşümüz, düşleğimiz okumak yazmak oluyor. Dergileri (Varlık, Yeni Dergi…) izliyor, yazarların, şairlerin neler yazdıklarını yakın takibe alıyoruz!
Liseyi bitirdiğimde, bu kentin sınırlarının bana dar geldiğini hissediyorum! Büyük kentler çekiyor beni.
İstanbul yolcusuyum artık. Çantamda yazdıklarım, birçok kitap, elimde Rilke’nin “Malte Laurids Brigge’nin Notları”… Şimdi dönüp, o bin hüzünlü tren yolculuğumun notlarını anımsıyorum: Tanrım! Rilke, bu kitabı benim için yazmış sanki!.. gibisinden sözlerle yüklü… Kitabın sayfalarına gömülerek, Haydarpaşa Garı’nı buluyorum.
★
Kırk kapının ardındaki kırk gizi arayan bir masal kahramanı gibiydim. Sonrasında ise Kaf Dağı’na ulaşmak vardı.
Kent, bir muammaydı. Ama, ben, gidecek yerimi biliyordum. Nereden okumuştum, çıkaramıyorum! Belki, Aziz Nesin’in “Bir Sürgünün Anıları”ndan ya da başka öykülerinden… Cağaloğlu Yokuşu’na gidecektim. Genç bir yazar adayı olarak ilk adımımı atacaktım oraya. Yazar olabilmek ya da yazdıklarını birilerine göstermek, ulaştırabilmek için bu yokuşu tırmanmak şarttı! Böylesi duygular içinde, sezgilerim beni bu yokuşun altbaşına getirmişti. Sandığımca dik bir yokuş değildi, burayı kolayca çıkarabileceğimi sanmıştım. Ama hiç de öyle olmamıştı!
Her gün Beyazıt’a çıkmak için yolumu buraya düşürüyordum. Bir muammaydı Cağaloğlu da benim için! Yoksa Kaf Dağı burası mıydı, diye de sormuyor değildim. Birilerini tanımak, birileriyle tanışmak, birilerine ulaşmak gerekiyordu. Birçok ad biliyordum, onlardan ise dergilere yaklaşmak daha çekici gelmişti bana. Sonra, onların karşılarına çıkıp ne diyecektim! Jack London “iş”in sırrını, Rilke, yazmak çabamı bilemişti.
Cem Yayınevi’nin izini bulmuştum, önce. Birçok kitabını okumuştum taşrada. Şiir Dizisi elimizden düşmemişti. Ataol Behramoğlu, Refik Durbaş, Egemen Berköz, Nihat Behram burada çıkan kitaplarıyla bizim dünyamıza girmişti. Oğuz Akkan’la tanışmıştım. Neden tanışmıştım, bilemiyorum! Henüz bir yazar adayı bile değilim! Bu tanışmanın armağanı olarak, Akkan, bana, Hasan Ali Ediz’in hazırladığı Rus – Sovyet Öykücüleri Antolojisini vermişti. İri gövdesi, gür sesiyle Yaşar Kemal’i orada görmüştüm. Sonraları, o yakın ilgi nedeniyle, hep gidip geldim bu yayınevine. Ali Uğur döneminde de bu böyle oldu. Bir gün, bu yayınevinde kitabım çıkmalı, diye düşündüm mü, anımsamıyorum. Ama, istemişimdir, kuşkusuz. Bu, önümde uzunca bir yoldu. Bunun ayrımındaydım. Yıl 1973 sonu, 1974 başları… On altı yıl sonra ilk kitabım bu yayınevinde çıkacaktı. Öncesinde, o uzun serüvene atılmak gerekecekti…
Hiç acele etmiyordum. Okuyup yazıyordum. Dergilerin sıkı bir takipçisiydim. Kim ne yazıyor beni ilgilendiriyordu. Dergi adreslerine gitmekte acele etmiyordum. Oralara gidilmesi gerektiğini biliyordum. Ama yazmalıydım önce, kendim için…
Yeni Dergi kapanıyordu. De Yayınevi’ne birçok kez uğramış, tanışmak istediğim Memet Fuat’ı bulamamıştım. Yıllar sonra ilk yazımı Yazko Edebiyat’ta yayımlayarak, sonraki yıllarda bana elverip yön çizecekti adeta.
O “tırmanış”ın sonrasında insanlar tanıdım, bana el verip yön tutan: Sait Madenleri, Refik Durbaşları, Asım Bezircileri, Tarık Dursun K.ları, Adnan Özyalçınerleri, Hayati Asılyazıcıları…
Dediydim ya, önce okumak / yazmak tutkumun serdümencisi kesilmiştim. Dergileri de didiklercesine okuyordum. Özellikle genç yazarların, hatta yaşıtım sayılabileceklerin ne yaptıkları da beni ilgilendiriyordu. Varlık, Yeni Dergi, Milliyet Sanat, Yansıma, Militan, Doğrultu, Yarına Doğru, Birikim, Öykü, Yeni Adımlar, Türkiye Yazıları, Yusufçuk, Türk Dili, Sanat Emeği… Sürekli izlediğim dergiler olmuştu. Bir adımım da Beyazıt Sahaflar Çarşısı’ndaydı…
Bilerek, seçerek yudum yudum okuyordum. Edebiyat toplantılarını, söyleşileri gidip izliyordum. Notlar tutuyordum. Sinematek, tiyatrolar, yazar toplantıları uğrak yerlerim olmuştu.
Bu edebiyat ortamının varlığında kendi varlığımı hissetmeye başlamıştım. 1977’de Sait Maden ile tanışmam beni iyice bu ortama yakınlaştırmıştı. Yazının, yaşamın sırlarına yolculuğum yeni bir dönenceye girmişti. Tanıdığım her yüz, binbir sözün kapısını aralıyordu bana.
Yazmak, bir varoluş biçimi de olsa, yazıda hayatın sırlarını aramaya başlamamın keyifli bir serüven olduğunu adım adım gösteriyordu bana. Şiirler, öyküler, romanlar, denemeler, inceleme / eleştiri yazıları okuyor, o ilk okuma günlerinin heyecanıyla düştüğüm notların bu kez yazı uçlarına dönüştüğünü görüyordum. Öyküler yazıyordum, roman taslakları, devşiriyordum. Okuduğum kitaplar üzerine düşüncelerimi notluyordum, okuma defterlerime.
Benim gibi, o kentin sınırlarına sığmayan Hüseyin’le (Haydar) bu kentte buluşmuştu yolumuz. Bu serüven kıpırtılarını paylaşıyorduk onunla. Yeni dostluklar edinmiştik.
Kuşağımızdan bir adım önde Mehmet Ergün, Tahir Abacı, Erol Çankaya yazıyordu. Yaşar Miraç ve Ahmet Erhan Militan dergisiyle okurun ve edebiyat ortamının karşısına çıkıyorlardı. Turgay Fişekçi, Haydar Ergülen, Adnan Özer, Ozan Telli, Hüseyin Ferhad, Suat Vardal, Tuğrul Tanyol, Metin Celal şairliklerini önce dergi sayfalarında kanıtlıyorlardı. Dergiler (edebiyat dergileri) biz genç kuşak yazar ve şairleri için birer laboratuvardı.
“Bilimden Yana/Sosyalizme Doğru”sunu Cem Yayınevi’nde bana imzalayarak sunan Asım Bezirci ile tanışmamız da benim için bir dönemeçtir.
Bu gidip gelmeler, tanışmalar, söyleşmeler bana yeni ufuklar açıyordu. Bezirci, yazdıklarımı okumaya başlamıştı. Adnan Özyalçıner, Tarık Dursun K. ile bir sevgi bağı kurulmuştu aramızda. Özendirici, yönlendirici gönendirici şeyler söylüyorlardı her görüşmemizde.
Giderek, genç bir yazar adayı için kitap çıkarmanın ilkten bir amaç olamayacağını kavrıyordum. Sesimi, soluğumu dergilerde sınayıp, sözümün anlamını dergilerde bulmalıydım önce. Girdiğim ortamda bunun gerçekliğini algılıyordum.
Bu tutkulu yolculukta, sanırım, dergilere buluşmam biraz geç oldu. Öyküler, romanlar yazıyordum. Bezirci önüme eleştiriyi sürmüştü! Hüseyin, Tekin Sönmez’in çıkardığı Sanat ve Toplum’da ilk şiirlerini topluca yayınlıyordu. Onun beni zorlaması, Bezirci’nin gönendirmesiyle, yayımlanacak ilk yazım Memet Fuat’ın değerlendirmesi sonunda Yazko Edebiyat’ta çıkmıştı. Sonrasında, Hayati Asılyazıcı Yazko Somut’un sayfalarında uzunca yazılarıma yer açıyordu.
Öyküler yazan, romanlar tasarlayan bu genç yazar adayı; Memet Fuat’ın, “edebiyatımızın eleştirmenlere gereksinimi var, sende de bu birikim gözleniyor”, sözleriyle, artık bunlardan hiç kimseye söz edemeden eleştiriye yöneliyorum. Kendime yazmalar bir yandan süreduruyor.
İlk yazım 1983’te yayımlandı. 1986’ya değin yazdıklarımın bir bölümünden oluşturduğum dosyama, “Gerçekçilik Yolunda”ya 1987 Akademi Kitabevi İnceleme – Eleştiri Birincilik Ödülü verildi. Bu alanda kaçınılmaz bir yol alışa neden olarak algıladım ödülü. Genç bir yazar için önemliydi. Edebiyat ortamında kabul görmenin ötesinde, bu alanda bir şeyler yapabilme sorumluluğunu yüklüyordu asıl. Önemli bir diğer yanı da; ilk kitabınızın yayınlanmasına kapı aralıyordu.
Edebiyat ödüllerinin, özellikle gençlere yönelik bu ödülün böylesi bir anlamı vardı. Birçok genç yazar Akademi ödülüyle edebiyat dünyasına girmişti.
★
Genç bir yazar adayı için bu tutku dolu, serüvenli yolculuk pek kolay olmuyor.
Bilinir, çalışmak yorar, yordukça da insanın önünü ışıtır.
Ben, edebiyata, yaşamın sırlarını öğrenmek için tutkuyla bağlanmıştım; o da bana yazının da sırları olduğunu anlattı! Çalışıp çabalayarak, bir geyik avcısı gibi onun ardına düştüm. Bir de, Halam’ın masallarındaki, kırk kapının kırk gizini çözercesine, Kaf Dağı’nın ardına erişmek istedim. Önüme uzun, aydınlık bir yol açıldı.
Gelip durduğum yer beni o gizlere doludizgin yolcu kılmış. Bir geyik avcısıyım hâlâ. Kaf Dağına erişmek düşüyle birlikte, asıl o düşe yolculuk için yazarlığı kuşanıyorum günbegün, o genç ömrün bana sunduklarıyla.


















