Mananın peşinde özlediğimiz zarif dünyanın romanı | Şule Tüzül

Eylül 22, 2026

Mananın peşinde özlediğimiz zarif dünyanın romanı | Şule Tüzül

Ne zaman bir Mahir Ünsal Eriş kitabı okusam, kitap bittiğinde iyi hissederim. Kitapları ne anlatırsa anlatsın, yaşamlarımızdan kaybolan ya da eksilen şeyleri hatırlatır, sanki onlar hiç yok olmamış, eksilmemiş gibi kurguladığı dünyanın içinden kendilerini gösterirler, bir süre de olsa dünyayı öyle sanarak yaşarım. 952 sayfalık cüssesi ile, Türkçede tek parça yayınlanan en kalın kitap olma şerefine nail olan Mehmed Nüvid Bey’in Harikalar Lügati, anlattığı onca meseleye ek olarak, zarafetin romanı diyebilirim. Romanı oluşturan 99 hikâyenin içinden geçerken, ana kahramanımız Mehmed Nüvid Bey kadar, kahramanların neredeyse tamamına sirayet eden bu zarafet hali, içinde bulunduğumuz yaşamın eksiğini hatırlatırken, özlediğimiz bir dünyayı seriyor önümüze.

Mehmed Nüvid Bey’in Harikalar Lügati, bir İstanbul beyzadesi olan ana kahraman Mehmed Nüvid Bey’in İstanbul’dan yola çıkıp Anadolu’nun birçok şehrine uğrayarak geçen seyahatini anlatıyor. Bir Odysseus hikâyesi. Kahramanın yolculuğu hikâyesi. Bu seyahat boyunca kendisine anlatılan ya da yanında taşıdığı kitaplardan okuduğu 99 hikâyeyi buluşturuyor. Bu 99 hikâyeden alınan kıssadan hisse Allah’ın 99 adına karşılık geliyor. Bir sözlük roman bu. Arap alfabesinin harflerinin sırasıyla bölümleniyor, bu harflerle başlayan 99 sözcüğe karşılık gelen hikâyelerden oluşuyor. Osmanlı döneminin önemli şair yazarlarından Şemseddin Sami’nin özellikle sözlük çalışmalarına asistanlık eden Mehmed Nüvid Bey zamanını sözcüklerin anlamının peşine düşerek geçirmektedir. Bu peşine düşme hali masa başından gerçek anlamda at sırtında yollara düşmeye dönüşür. Üstelik tek bir kelime için düşülür yollara: nemika‘nın anlamını aramak üzere.

Hayat en büyük yolculuğumuz. Kimimiz hiç evden ya da yaşadığı şehirden çıkmadan da büyük yolculuklara imza atabiliyor, kimimiz dünyayı dolaşıyor. Hepimiz bir şey(ler)in peşinde sürdürüyoruz bu yolculuğu. Nemika, herkes için farklı bir anlamın, arayışın adına karşılık geliyor. Ömrümüzü adamaya değer olan o şeye… Romanın ana meselesi beşerin bitmez tükenmez mana ve hakikat arayışı ve bu uğraş için ödenen bedel. Her hikâye romanın bu ana meselesine hizmet ediyor. Mehmed Nüvid Bey daha seyahatinin başında, karşısına çıkan insanlardan dinlediği hikâyelerle değişmeye, dönüşmeye başlar, hayata ve hakikate dair onlarca düşünce oluşur kafasında, ve şöyle der:

“Benim kanaatimce hakikatin kendisi acayip denen şeyin asıl menşei, kaynağıdır. Bu insanlar hakikatte bana tuhaf hikâyeler anlatmıyorlar. Anlattıkları düpedüz hayatın kendisidir. Zira hayatın kendisi dediğim şey bizzat acayiptir. Tüm tuhaflıklar, alelacayiplikler hayatta bulunmaklığımızın içinden fışkırarak kâinata sirayet eder. Hakikat şudur ki, alelade olmasını beklediğimiz bu dünyanın kendisi fevkaladedir. Şu hâlde, pek tahassür ettiğim, gözümde tüten anneciğimin de daima söylediği gibi, ‘Dar-ı dünyada olmamış şey bulunmaz, işitilmemiş şey bulunur.’”

Roman adeta bu cümleler üzerine kurulmuştur. Yaşamın her alanına sirayet eden ve romanın tüm hikâyelerinin hatırlattığı bir cümle de şudur: “Mananın iki yüzü vardır, biri zuhur eden, diğeri ise idrak olunan.”

Mahir Ünsal Eriş, bir dil ustası. Babil Kulesi Kitabı‘nda dil konusundaki yeteneğine, birikimine, dil ile kurduğu o özel ve muhteşem ilişkiye tanık olmuştuk. İşte o yeteneğini ve birikiminin yansımasının doruk noktasını görüyoruz bu romanda. Osmanlı döneminde geçen romanın dili oldukça yoğun biçimde Osmanlıca, Farsça, Arapça sözcükler içeriyor. Sanılanın aksine bu dil hem anlaşılır hem de müthiş bir zenginlik ve derinlik içeriyor. Daha ilk sayfalarda başka bir dünyaya giriyorsunuz, hikâyeler akıp gidiyor. Roman hiç bitmesin istiyorsunuz, çünkü hikâyeden hikâyeye okuru içine alan bu dünya çok iyi geliyor insana.

Romanın en sevdiğim yanlarından biri, yüzünü batıya değil doğuya dönmesine rağmen oryantalist olmaması. Özde, insanı anlatıyor olması. Dini, milliyeti, dili ne olursa olsun insanı anlatıyor olması. İyisiyle, kötüsüyle. İnsanının aydınlığı kadar karanlığını da anlatıyor. Anadolu’nun zenginliği olan her milletten, her dilden, her inançtan insan yer alıyor romanın hikâyelerinde.

Neredeyse her hikâyede birkaç cümlenin altını çizdim. Her hikâye hayatın bir başka köşesine dokunuyor, her hikâyede insana dair bir özellik, huy dile getiriliyor. Okuduğumuz hikâyelerde insanların başına gelen kendi yaşadıklarımızla aynı olmasa da varılan yer hep beşerin yaşadıkları ve o yaşananların sonuçları. Mehmed Nüvid Bey’in seyahatinde kendisine eşlik eden ve zamanla dostu olan yardımcısı Nikolaki bir hikâyede aşk acısı çeken dostuna şöyle diyor “Aklın yaşadığı ömür, kalbin yaşadığı ise hayattır.” Aynı hikâyede Mehmed Nüvid Bey’in şöyle bir çıkarımı bulunuyor: “Kendine emsal olmayana ne kadar merhametsiz olur şu âdemoğlu!”  

Başka bir hikâyede ise insanın ikiyüzlü ahlak anlayışı ne güzel bir dille eleştiriliyor: “İnsan cinsi ancak, menfaati zedelenirse ahlak kavgasına tutuşur. Keyfi yerinde olanın ahlakı kendinedir, huzuru olmayan ise ahlakı başkasının yaptıklarında ve yapmadıklarında arar. Demem o ki bilabedel hayvanlarına, ekinlerine, bahçelerine, hatta çeşmelerine, kabirlerine bakan, hepsinin gönlünü hoş tutan bir yabancının cadılığı kimsenin canını yakmaz.”

Roman boyunca hayata dair benim için öne çıkan cümleleri de paylaşmak isterim:

“Hayat hakikaten de ayakları yere basmayan bir ikbalden başka nedir? Var olmak, hayatta bulunmak, tıpkı Nâbi’nin de dediği gibi, fâniliğin içinde ebediyen hatırlanmayı arayarak gidip gelen bir dalgadan ibarettir.”

“Bu surette hayatın her sayfada, okudukça değişen bir kitap olduğunu kabul etmek kabil olabilirdi. Öyle bir kitaptı ki her okuyanın elinde başka, okuyanın her eline alışında başkaydı.”

Okur paylaşımlarında rastladığım birkaç hoş latifeye de burada değinmeden edemeyeceğim. Mahir Ünsan Eriş’in söyleşilerinde de dile getirdiği gibi, roman baştan başa bir kurgudur. Alıntılardan şiirlere, yaşanan gerçeküstü olaylardan rüyalara her şey. Yazar elbette yazacağı roman için birçok kaynak okumuş, bu kaynaklardan yararlanmış ancak yaşamın ve hakikatin masaya yatırıldığı bir romana yansımaktan başka bir görevi yoktur bu kaynakların. Eriş, dönemin yaşam standartlarına, diline, geleneklerine, kültürüne sadık kalabilmek için yararlanmış bu kaynaklardan. Romanın başında bizzat yazarın kendisi Kısa Bir Açıklama başlığıyla halasının evinde bulduğu bir romanı hayata geçirdiğinden bahseder. Bazı okurlar bunu gerçek sanarak “halasının evinde bulduğu bir roman, Mahir Ünsal Eriş yazmamış ki” demişler. Bazıları da yazarı Mehmed Nüvid Bey ile bir tutarak, namazında niyazında dini bütün bir insan olarak görmüşler. Bunlar da hoş yorumlar tabii ki. Bir kitabın okuru kadar yorumu var. Yine de hatırlatalım. Edebiyat, tüm sanat dalları gibi, yaratıcının özgür olduğu bir dünya. Eser yaratıcısının elinde, onun istekleri doğrultusunda şekilleniyor. Sınırını da sınırsızlığını da yazar kendi belirliyor. Kendinden parçaları romanına dağıtır belki, belki de hiç koymaz kendinden bir şey. Önemli olan ortaya çıkan eserdir. Romandaki hikâyelerden birinde buna da değinir Mehmed Nüvid Bey. Bu yazıyı onun şu sözleriyle bitirmek de hoş olacaktır:

“Müellifin kitap ile münasebeti onun neşredildiği anda nihayete erer. O başkasına yazılmış bir mektuptur zira. Bir kez elden çıktıktan sonra size ait değildir; eline alanın, okuyanın, kütüphanesinde saklayanın malıdır o. Şu hâlde kitaplar yazarak gelen şöhret ve muvaffakiyet koca bir yalandan ibarettir. Zira kimse sizi görmez, herkes vücuda getirdiğiniz o kelimeleri görür. Demek ki asıl müjde yazacak kelimeleri, dolduracak yeni sahifeleri keşfetmekle alakalı bulunmalıdır.”

Yorum yapın