Masthead header

Bir ihtimal daha var o da ölmemek mi dersin? | Can Öktemer

“Ölümün kavranamaz oluşu yaşamın en büyük tutkusu.”

“Her canlı bir gün ölümü tadacaktır.” Ölüm hayatımızın tek yıkılmaz, değişmez gerçeğidir. Hayatımızın sonlu olduğu yetmezmiş gibi, dünyada geçireceğimiz zamanın da oldukça kısıtlı ve zamanın kum tanelerinin sandığımızdan çok daha hızlı aktığı gerçeğidir. Üstelik çoğuz zaman da kötü haber bombardımanı altında yaşamaktayız. Her yüzyılda bir patlak veren dünya savaşları, ölümcül virüsler, bitmeyen ekonomik ve siyasi krizler, Canan Karatay’ın beslenme alışkanlığımıza dair kötü haberleri, Teoman’ın müziği bırakma ihtimali yaşamlarımızı kabusa çevirmeye yetiyor bile. Yaşam biz ona alışana ve onu sevene kadar hızlıca geçip gidiyor

Peki ya ölmeyi istemiyorsak? Ya sonsuz bir hayatın içinde var olmak istiyorsak? Hayatla ilgili değiştirmek istediğimiz bu gerçeği değiştirmek için dilekçe yazıp nereye başvurmamız gerekiyor peki?  En nihayetinde bize bu konu hakkında fikrimiz sorulmadı öyle değil mi? Tamam, böyle bir dünyada sonsuza kadar yaşamak pek hoş bir deneyim olmayabilir lakin bu konuyu özgür irademizle bir karar vermeliydik.  İrademiz dışında gelişen bu olaylar zincirine karşı çıkan birileri de olacaktı tabii. Tarih sahnesi böyle yiğit insanlarla doludur; her ne kadar hikâyenin sonun da onlar da ölse bile. Olsun, önemli olan özgürlük için, ölmemek için, ağır doğalgaz ve elektrik faturalarına karşı hakkımızı inatla hakkımızı aramalıyız. Atalarımız ölümün, hayatımızı manalı kılacağına dair bir inanç geliştirmişti. Lakin, hayatın manası gelip geçici olması değil onu sevdiklerimizle sonsuza kadar mutlak kılmak belki de. Bunun kararını da bizim vermemiz gerekmiyor mu? Sadece soruyorum. Tıpkı, Tom Robbins’in kült romanı Parfümün Dansı’nda olduğu gibi.

Tom Robbins, Amerikan edebiyatının yaşayan en önemli isimli arasında gösteriliyor. Usta işi hikâye kurgusu, hayatın dışından karakterler, uzun birbiriyle bağlantısız gibi duran ama bir bütüne işaret eden nefis betimlemeler, modern hayat eleştirişi, mistik doğu felsefesi, yazarın yapıtlarında sıkılıkla karşımıza çıkan temalar olarak görülmekte. Robbins, külliyatının en bilenen eseri ise hiç kuşku yok ki Parfümün Dansı’dır. İlk olarak 1985 yılında Kelebek Yayınları tarafından çevrilen kitap, 1995 yılında Ayrıntı Yayınları’ndan Belkıs Çorakçı Dişbudak tarafından Türkçeleştirilmişti. Parfümün Dansı da bu anlamda benzer bir tematik çizgiyi koruyor. Yazar, külliyatının en beğenilen eserinde, anti çağlardan modern hayata insanoğlunun doğadan kopuşunu, yabancılaşmasını, ölümü, hayatın manasını, sonsuz aşkın imkânını, kendine has bir üslupla sorguluyor.

Ölümden kaçan kral

Parfümün Dansı, çok karakterli, biraz karmaşık bir kurguya sahip. Olay örgüsü, semavi dinlerin henüz ortaya çıkmadığı, Pagan adetlerinin yaygın olduğu antik çağlardan günümüze uzanıyor. Hikâyenin ana çatısını ise, Kral Alobar ve Kudra oluşturuyor.

Zamanın ve ülkenin bir yerinde hükümdarlığını sürdüren Alobar, güçlü ve haşmetli bir iktidara sahipti. Büyük savaşlar kazanmış, ülkesinin topraklarını genişletebileceği kadar genişletmeyi başarmıştı. Alobar, tüm bu muzaffer hayatına rağmen unuttuğu bir şey vardı o da: zamandı. Ne kadar haşmetli olursa olsun, hangi büyük muharebeyi kazanırsa kazansın insanoğlunun alt edemeyeceği tek şey zamandı. Zaman aktığı sürece insan geri döndürülemez bir şekilde yaşlanıyor, saçlara aklar düşüyor, gözlerinin altındaki çizgiler duble yol olmaya başlıyordu. Alobar’ın krallığını sürdürdüğü ülkede hükümdarların yaşlanması iyi alamet olarak yorumlanmazdı. İhtiyarlayan kralların tahtı ellerinden alınıp, yerine genç ve dinamik velihat prensle değiştirildi.

Yaşlanmak insanın kaderinde vardı, kaderin ağları Alobar için de örülmeye başlanıyordu haliyle. Saçlarına ilk aklar düştüğünde, kimsecikler görmeden o lanet olası kılı kesip ortadan yok etse de gri renkli saç telleri fazla inatçıydı; birini koparırsanız ertesi gün başka bir yerden yeniden çıkıyordu. Alobar, kaderin kendisine oynadığı bu oyunun daha fazla parçası olmak istemiyordu. Ölümü alt etmeye, onu yenmeye ve sonsuz yaşam içinde var olmak istiyordu. Bunu da sonsuza kadar kral olabilmek için değil iradesi dışında gelişen bu olaylara son vermek için istiyordu. Tahttan düşmek üzere olan kral için hayatın anlamı sona ermesiyle değil, yaşanan anlarla ilgiliydi. Bir zamanların haşmetli kralı Alobar, tahtını ölümü yenmek için bırakmaya karar vermişti. Ölümsüzlüğün sırrına ve bu bilgeliğe ulaşabilmek için yollara düşmeye karar vermişti. Yol boyunca kendisine, Tanrı Pan ve onun kendisine has kokusu da eşlik ediyordu. Alobar, gece gündüz yollarda, mağaralarda bilgelerden ölümsüzlük üzerine kıymetli dersler, öğütler almaya başlamıştı. Alobar, uzun yolculuğunda karşısına ölümden kaçan Kudra çıkıvermişti. Kudra, koku konusunda uzmandı. O da Hindu geleneklerinin ölüme ve hayata olan çarpık bakışından kaçıyordu. Ölümden kaçmaya çalışan iki yalnız ve umutsuz karakterin yolları böyle kesişmişti işte. Üstelik sadece yolları değil, görünüşe bakılırsa gönül bağları da kısa sürede birbirlerine bağlanacaktı.

Alobar ve Kudra, yıllar içerisinde ölümsüzlüğe ulaşabilmek için türlü doğunun gizemli bilgilerinden türlü metodlar, bilgiler öğreniyorlardı. Bu sıra zarfında Semavi dinler ortaya çıkmaya başlamış, Pagan adetleri toplumlarda pek hoş karşılanmamaya başlanıyordu. Çok tanrılı dinlere ve inançlara sahip olanlar ayıplanıyordu, sapkınlar olarak damgalanıyordu. Üstelik yeni dine yönelik fanatikçe inanç besleyen bir takım aklı evveler ise; din adına her şeyi yapabilmeyi göze alıyordu. “Büyüsünü yitiren dünyada” eski çağlara ait olmaya başlayan Pan’ın gücü ise zayıflıyordu. Sadece Pan değil, bir zamanların haşmetli tanrıları yok olmay a başlamışlardı. Alobar ve Kudra’nın epik yolculuğu ise sürüyordu; denedikleri onlarca metot işe yarıyor gibiydi. Dünyada geçirdikleri süre uzuyordu. Ölümle amansız mücadele içine giren çiftimizin aşkı ve birbirlerine olan bağı ise her geçen yüzyıl daha da derinleşiyordu. Bu sıra zarfında insanlık “akıl çağı”na girmiş. Semavi dinlerin dogmalarından uzaklaşılmış, insanlar Descartes isimli bir feylesofun mantık söylediklerini dikkate almaya başlamıştı. Dünya akıl çağıyla beraber neden-sonuçlara dayanan rasyonel bir mantığa oturuyordu.  Tüm bu gelişmeler insanı doğadan uzaklaştırmış, kendi özüne yabancılaştırmıştı.

Alobar ve Kudra’nın ölümle girdikleri muhabere ise son sürat devam ediyordu. Alobar ve Kudra, ölümden kaçtıkça hayatın manasını sorguluyordu. Hem insan ne için yaşardı? Hem de bu kadar uzun süre, yüzyılları devirdikten sonra hayatın manası ne olabilirdi? İşte, kahramanlarımızın yolu bu düşüncelerle doluyken kaderin ağları bir kez daha örülerek günümüze yağmurlu bir Seattle ve New Orleans gününe kadar uzanır. Burada Priscilla, V’lu, Wiggs Dannyboy, Madame Devalier, LeFever’le pancar, gizemli bir koku ve ölümsüzlüğün sırrı etrafında kesişecektir. Özellikle pancar, kahramanlarımızın hayatını tamamen değiştirecekti.

Bir tek aşk var

Tom Robbins’in kült kitabı, Parfümün Dansı ölümü, insanlığın doğadan kopuşunu, bireyselleştirmemesini, dogmalarını, inançlarını, aydınlanma fikrini, katı bir rasyonaliteye teslim hayatlarımızı sorguluyor özetle. “Büyüsünü yitiren dünyada” hayatın anlamını, yaşamı ve ölümü tartışıyor. En önemlisi de kokunun hayatımızdaki öneminden bahsediyor. Belleğimizi, anılarımızı oluşturan nadide kimyasal aromaların bizi biz yaptığını, duygularımızı harekete geçirdiğini belirtiyor. Elbette, pancarın faydalarından bahsetmeden de geçmiyor.

Robbins, roman boyunca hayattaki tek hakikatin ölüm olduğunu, insanın hayatı rasyonel kılmaya çalıştıkça doğadan, hayattan koptuğunu söylüyor. İrademizi başkalarının eline bırakmamızı, kararlarımızı özgürce alabilmemizi öneriyor; hayatın bir takım yazılı kurallara bağlı kalmaması gerektiğini hatırlatıyor. Üstelik hayatın fazla rasyonelize edilmeyecek kadar kısa olduğunu hatırlatıyor. Ne yapacaksak siyah peleriniyle ölüm karşımıza dikilmeden, henüz hayattayken yapmamızı öğütlüyor. İlişkilerimizde, kendimize inşa ettiğimiz hesaplı kitaplı hayatın silik ve geçici olduğunu inatla vurguluyor roman boyunca.

“Yeni dünya” salt başarı, hırs ve duygusuz bir yaşam formuna dönüştüğün eleştirisini yaparak, bizi biz yapan tek gerçek şeyin ise duygular olduğunu hatırlatıyor. Hayatın salt neden ve sonuçlara indirgendiği, katı gerçekliğin sürekli tek gerçek olarak önümüze sunulduğu bir zaman diliminde, bir nevi “yaşasın duygular ayaklanması” diyor bir nevi. Hayatın manasının sonsuz yaşamda değil âşık olduğun kişiyle geçireceğin güzel anlarda, dansta, müzikte olduğunu vurguluyor; diğer kalan her şeyin geçici olduğunu belirtiyor.  Belki de bir tek gerçek aşkın insanı ölümsüz kılabileceğini söylüyor.

Murakami de “Yürekten sevdiğin bir insan varsa, bir kişi olsun yeter, hayatın kurtulmuş demektir” demişti. Parfümün Dansı, bir tek aşk var diyenlerin, modernliğin tüm katı gerçekliğine karşı hâlâ duygularıyla hareket eden romanı… Ölüm hayatımızın değişmez gerçeği; yaşayarak, severek, hayatın tadına çıkararak kendisiyle ölümüne didişmeye devam edeceğiz. En nihayetinde Ünal Nalbantoğlu’nun dediği gibi “ölümün kavranamaz oluşu yaşamın en büyük tutkusu”.

edebiyathaber.net (30 Ocak 2020)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r