Masthead header

Bir bakışı solduran zaman (2): Say ki örselendi yüreğim! | Feridun Andaç

 “Dağlar, güneş veya gökyüzü var olmadıkça                    

 sen de var olamıyordun işte.”

Rebecca Solnit                                                                

Kimi kez geçitte bir yolcu gibi bekliyordun. Nereden gelebileceğini bilsen de, hangi yönden çıkıp dokunabileceğini bilemiyordun. 

İşte bu da bazen sizi yönsüz, zamansız kılıyordu.

Senin dile getiremediklerin vardı, onunsa derin suskunluğu.

Şimdi açıp “Alman Sonbaharı”nı okuyorsun şu suskun, kapalı günlerde.

Bazı okumalar öyledir, şifa gibi gelmese de uyarıcıdır.

“Savaş kötü bir pedagodur,” diyordu Stig Dagerman.

Bir toplumun sonbaharını yaşaması için bir tufan, bir kasırga gerekti demek.

Acının ve kederin mevsimleri böyle ânlarda biçimleniyordu kim ne derse desin. “Derin sızı” diye bildikleriniz birden silinip ufalanıyordu öylesi durumlarda.

O “yıkıntı cehennemi”ne tanıklık eden bir bakışın anlattıkları sarsalıyor seni. Yaşadığınız zamanı adlandırmakta acele etmiyorsun gene de.

Ve aranızdaki sessiz çizgiler… Ötelenip kapanan zaman…

Gidince ya da susunca başka bir “ben”e dönüştüğün ânların yansıttığı kabus… İşte şu kapanma günlerinde gelip gelip sizi bulan da bu…

‘Kaygılanma, bildiğin gibi değil,’ bir nağme sanki aranızda! Gene de gözlerindeki gülüşün solmasını, gökyüzünün pusarmasını istemiyorsun.

Aranızda kimsesizleşen söz yok, bunu da biliyorsunuz.

Bu ıssızlığı, kapanıp kalmayı adlandırmak için değil;  hatırlamak için “Sıkıyönetim”in satırları arasında geziniyorsun:

“Yaşasın hiçlik! Kimse kimsenin dilinden anlamıyor artık: vardık işte o yetkin âna!” (Albert Camus)

Çöküş böyle mi başlıyordu yoksa?

İnsan yaşadığı yerde görmeliydi  ağır ağır gelen karanlığın hüznünü. Başka bir yer, başka bir zaman yoktu artık. Az ötede, kıyının öte yakasındaki ev tanığıydı her bir gecenin.

İz süren yalnızlığın mevsimindesiniz madem, zihnin barikatlarını da yıkmak gerek. Seven insanın zamansızlık kavmine yağan kar da böyle böyle buzullaşmaya dönüşüyor demek!

Gene de hatırlıyordun yüzünü, karşına çıkan şu satırlarda:

“Yüzünden akan iyilik ve hüzün pek dokunaklıydı.” (Çehov; “Bir Taşralının Öyküsü”)

Elem dediğin nedir ki; yitince başlıyor figan.

Oysa bilirsin ki; asıl kıyamet unutmayla gelir. Sonrasında yaşanır adım adım o yitikliğin sızısı. Bedenin iç çekişini bilmez, ruhun çözülüşüne içleniriz. Bir de anlamsız sözlerin savruntusuna veririz kendimizi. İyicil  bir bakış aramak yerine, durup dururken  neden yaratırız çatışabilmek için.

Ve sözü indirgeriz, zamanı kıskanırız sözüm ona, başka ben’in duldasında var olduğumuzu sanırız.

-Kristal bir bardağa dokunur gibi dokunuyorsun bana. Parmak uçlarında kalıyor kesik yara izleri. Çığırtkan baykuş fitne fesat düşmüş yollara. Grileşen gökyüzünü çalıyor gözlerimizden. Oysa nefes alıyordum seninle. Sense asi sözle örtü geriyordun aramıza.

Salgın böyle bir şeydi!

Çağrısız gelen sanmıştık!

İçimizi ıssızlaştıranı anlamak için söz avcısı olmaya gerek yoktu. Gücendirme geceydi sana, terk ediyordun arı sözü. Kapı ardında kalıyordu gölgen. Ne el izi vardı bakışlarında, ne de dokunuşların sırrı.

Hadi öyleyse yeğin tut zamanını. Mademki kar yağıyor geceye; sabahın örtüsünü düşün. Günün apaydınlık yüzünü.

Bırak kendini yanardağınının kollarına. Mademki taşıdın kendini cennetine;  “kaygılanmayın ben burda iyiyim, siz kendi rüzgârınıza gidin,” deyin o zaman.

Herkes rüzgârında yaşasın. Bilsin ki, Araf’tan geçmek en iyisi.

Bir Yahuda öyküsüne dönüşüyor aranızdaki sır.  Belki de Cehennem orada!

Ve geceden fısıldıyorsun o sırrın gözlerine şunu:

“Pek çok şey gördünüz, ama aldırmıyorsunuz,

Kulaklarınız açık, ama işitmiyorsunuz.”

“Tanıklarım sizlersiniz,” sözcükler; demenin bir yakarı olmadığını anlatmak için yola düşmeli şimdiden…

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (31 Mart 2020)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r