Hani çocuklardan herkesin duyduğu bir söz vardır, “Benim babam senin babanı döver.” atışması. Çocuğun gözünde babası kahramandır, güçlüdür, herkese gücü yeter. Güçlünün yanında durma, ona sahip olma duygusunun arka planıdır bu bir tür.

Bu çocuksu yaklaşımla bir güçlü baba gibi görüp sevdiğimiz yazarları da sahipleniriz. Onu kusursuz, güçlü, özel bir konuma yerleştiririz. Bizim özel kahramanlarımızdan biridir artık o yazar da. Sonra o çocuksu yaklaşımla “Benim yazarım senin yazarından daha iyi.” tartışmaları başlar. Karşıdaki de bu sözün altında kalmaz: “Hiç de bile canım, benim yazarım şu kadar ödül aldı, seninkinin kaç ödülü var.”a getirilir söz. Sonrasında Orhan Pamuk ile Yaşar Kemal’in hayali boks maçı başlatılır.
Geçenlerde bir videoya denk geldim. Maradona ile Pele bir masada konuşuyorlar. Yayındalar. Masada bir futbol topu var, doğal olarak. Maradona, “Benim hayalim seninle kafa topu oynamak.” diyor. Sonra iki efsane kalkıp kafa topu oynamaya başlıyor. Ralli uzun süre devam ediyor, bitecek gibi de değil. İki usta da topu düşürmüyor. Maradona topu bilerek başka tarafa atıyor, sonra iki dost sarılıyor sımsıkı. İşte bu dedim. Yıllarca tartışıldı hangisi daha büyük futbolcu diye.
Bu isimler daha eski bir geçmişte yaşadılar ama Messi – Ronaldo olayını bilenler çoktur. Senelerce bu iki futbol cambazının mücadelesini izledik yeşil sahalarda. Benim şu dünyada tanığı olduğum önemli olaylardan biri olarak sayarım Messi ve Ronaldo’yu izlemiş olmayı. Kıyısından köşesinden Maradona izlemişliğimiz de vardır hani.
Peki neden hep birini tercih etmek durumunda kaldık veya birini diğerinden daha çok beğendik? Sosyal medyada karşılaşmışsınızdır, uzmanlar bir görsel paylaşır, altına da bir açıklama ekler: önce balık görenin beyni şöyle çalışır, kutup ayısı görenin beyni şöyle. Nasıl bir görselse, nasıl bir teknikle hazırlanmışsa aynı yere, aynı resme bakıp da balık gören de var, kutup ayısı gören de… Geçenlerde ben böyle bir resimde köpek görmez miyim? Nasıl çalışıyorsa beynim!
Messi ya da Ronaldo sevmemiz de sanırım bu beynimizin çalışması, algılama biçimi ile ilgili olabilir. İkisinin de birbirinden geri kalır yanı yoktur ama biri bize daha yakın gelir nedense. İşte burada görelik devreye giriyor. Bana göre Messi diyenler kendine ait beyninin yönlendirmesi ile söylüyor bu sözü. Bu tartışma hiç bitmedi, bitmez de. İki usta hâlâ topa vurmaya, istatistik bilimini yormaya devam ediyor. Az önce Messi’nin oynadığı Amerika liginde akıl dolu serbest vuruş golünü keyifle izledim. Ben bu tartışma yapıldığı ortamda ısrarcı olmaktansa Maradona ve Pele bu konuda ne diyor diye sorarım karşımdakine. Benim görüşüm o efsanelerin görüşünün üstünde değildir ya. İkisi de bu soruya Messi cevabı vermiş. Ben Messici olduğum için başvururum bu yola. O iki ustadan destek almak için. Söz de burada biter zaten. Muhatabım, futbolun o efsanelerinin sözü üzerine söz söylemez ama içten içe yine “Bence Ronaldo” sözünü dillendirmekten geri kalmaz.
Peki iki ustayı da sevemez miydik? İkisini de aynı heyecanla izleyemez miydik? Şu tarafgirlik yüzünden bundan yoksun kaldık ne yazık ki? İkisini de aynı içtenlikle şapka çıkaramadık.
Sözün burasında yazımın başlığına döneceğim. Sevdiğimiz yazarlara bu yazarlardan oluşturulan listelere. Türk edebiyatının en büyük romanı hangisidir? Dünyanın en büyük yazarı kimdir? Bu ve benzeri sorular dolaşıp duruyor sosyal medya hesaplarında. Bu soruların altına da o kadar çok cevap yazan insan var ki… İşleri güçleri yok sanki.
Futbol taraftarlığında düştüğümüz fanatik bakış açısına yazarları horoz dövüşü yaptırır gibi yarıştırarak sahip olmayalım. Zirve bir kişilik değildir. Zirveye Rus edebiyatından Tolstoy’u koyduğunuzda Dostoyevski’ye, Gogol ve Çehov’a da yer kalacaktır. Aynı şekilde Tanpınar, yanı başına gelen Oğuz Atay’a, Yaşar Kemal’e “Burada size yer yok.” demeyecektir.
Edebiyatın büyük ya da küçük yazarlarından bazılarını severken, bazılarına hiç ilgi göstermezken içimizdeki “görelik” ile hareket ederiz. Herkes Tanpınar âşığı olsa ne olurdu bir düşünsenize. Tekdüzelikten, tek seslilikten yakınmaya başlardık o zaman. Hayata Tanpınar gibi bakar; beğenilerimiz, algılarımız, eleştirilerimiz hep benzer şekilde olurdu.
Ama öyle değiliz, bunu herkes biliyor. Herkesin bir kendine göresi var. Bu da bizim çok renkliliğimiz, zenginliğimiz. Bu çok renklilikte ben Sait Faik’i çok severim, sen Sabahattin Ali’yi, öteki Refik Halit’i… Oğuz Atay da Orhan Kemal de Yaşar Kemal de Orhan Pamuk da Ahmet Büke de Ayşe Kulin de kendine okur bulabilir. Hatta bir okur çıkar bunların hepsini severek okuyabilir. Asıl özlenen de budur. Birini sevip diğerini ötekileştirmemek. Dilin tat aldığı, gerçekçiliğine bayıldığı, sürükleyiciliği ile kitabını bitirdiği yazarı sever okur. İyi bir okur da hiçbir zaman çocuksu bir eda ile “Benim yazarım senin yazarını döver.” demez.
Kendi adıma söyleyeyim, ben bir okur olarak böyle bir şey demiyorum. Çocukluk etmiyorum yani bu anlamda. Bana dil tadı veren, sokağı ve insanı olanca yalınlığı ile yansıtan, metnini sıkılmadan okumamı sağlayan yazarları seviyorum. Klasikmiş, modernmiş çok fark etmez. Gençmiş, yaşlıymış o da önemli değil. Onları birbiriyle karşılaştırma yoluna gitmiyorum, bana göre Türk edebiyatının en güzel eserleri şunlardır listesini yapmıyorum. Yazarların kişilikleri, dini, ırkı, sevgisi konusu ile de ilgilenmiyorum. Kimsenin düşmanı olmadığım gibi kimsenin avukatlığını da yapmıyorum. Esas olan metindir, ben metni bilir, okurum diyerek okuma yolculuğuma devam ediyorum. İyi bir metinle karşılaşınca şapka çıkarıyorum.
Vesselam.

















