Masthead header

Ben Aziz Bey, nasılım? | Fatma Yakan

aziz bey hadisesi“Edebiyat özünde empati kurabilme sanatıdır. Hep bir başkası olma, başkasının yerine kendini koyabilme sanatı.” Elif Şafak

Empati; bir insanın, kendisini karşısındaki insanın yerine koyarak onun duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlaması olarak tanımlanıyor sözlüklerde. Bebekler üzerinde yapılan incelemelere göre ortaya çıkan sonuç ise oldukça şaşırtıcı. Empati yeteneği doğuştan yüksekken zamanla kayboluyor. Yani empati öğrenilecek bir şey değil. Özümüzde, aslımızda bulunan bir değerli özellik. Zamanla “ben” demeyi öğrenip bencilleştikçe kaybettiğimiz bir güzellik. Empatiyi geliştirmenin en etkili yollarından biri kitap okumak bence. Kitap, iki yönlü olarak empatiyi geliştiren belki de tek araç. Yazar, kendini bir başkasının yerine koymayı başardığında ortaya çıkarabiliyor eserini; okuyucu da en çok empati kurabildiği kitaplarda anlam buluyor. Roman ve öykü bu konuda en etkili yazın türleri. Özellikle yazarın kendisini karakterin yerine koyduğu birinci tekil şahıs ağzından yazılan roman-öykülerde empati kurmak daha kolay oluyor, hem yazarı hem de okuyucusu için.

Ayfer Tunç’un “Aziz Bey Hadisesi” bu yönüyle kuralları yıkan bir kitap oldu benim için. Kitaba ismini veren ilk öykü hem üçüncü tekil şahıs olarak anlatımı hem de karakteri “Aziz Bey” diye tanımlayarak öykünün başında okuyucu ile arasına koyduğu mesafe ile empati kurulması zor bir öykü olarak görülüyor. İşte bu yüzden okuyucu olarak “Aziz Bey”i kendinizden uzak bir yere koyup başlıyorsunuz okumaya. Öykü, Aziz Bey’in başına gelen tatsız bir hadiseden bahsederek başlayıp geri dönüşlerle devam ediyor. Birden bire Aziz Bey’in gençlik yıllarına yollanıp oradan hızla günümüze doğru yol alırken aranızdaki mesafenin de aynı hızla kapandığını, gitgide Aziz Bey’e yaklaştığınızı, onu anlamaya başladığınızı hissediyorsunuz. İyi bir sevgili olmak isterken kötü evlat oluşu; işinde iyi oluşunun onu kötü bir eş haline getirişi ve tüm bunların temelinde aslında hep insana dair zaafların yer alışı ruhunuzda bir yerlere dokunup geçiyor. Bu dokunaklı öykünün fonundaki tambur sesi ve içli nağmeler ise bir salıncak gibi hüzünle keder arasında salınmanızı sağlıyor. Öykünün sonu ise bir filmin son sahnesi kadar dokunaklı ve iz bırakıcı. Öykü bittiğinde gözümün önünde çamurlu bir yol ve omzundan kopuk bir kol kalıyor…

Kitabın en uzun ve içli öyküsünü bittikten sonra ardından gelen beş kısa öykü, ilk öykünün açtığı kapıdan yüreğinize girmeye devam ediyor.

“Kadın Hikâyeleri Yüzünden” adlı ikinci öykünün daha giriş cümlesinde “Ya ölecektim ya eski yaralarımdan doğacaktım yeniden. Eski yaralarımdı benim kadınlar…” diyerek okuyucunun merakını uyandırmayı başarıyor yazar. Okuyucu ölüm ve yeniden doğum arasında sürüklenen erkeğe karşı acımayla başlayan bir merhamet duygusu beslemişken birdenbire kadınını yaralayan erkekle yüzleşiveriyor. Erkeğin karmaşık duygularının yarattığı oyunun bir parçası olmak, oyunu durduramamak ve kadının gitgide büyüyen içten içe kanayan yarası ve erkeğin bu acıdan aldığı hastalıklı hale bürünen zevk duygusu zehirli bir sarmaşık gibi sarıyor, kaplıyor okuyucuyu. Öykü bittiğinde derin bir nefes alma ihtiyacı duyuyor bu sebeple.

“Soğuk Geçen Bir Kış…” Bu öyküde de bir erkeğin duygularını anlamaya davet ediyor yazar bizi. Kısa sayılabilecek bir öyküde çok fazla geri dönüşlere de başvurmamasına rağmen bir erkeğin çocukluğundaki yoksunluk duygusunun yaşamına nasıl damga vurduğunu gösteren yazarın, bunu aktarma becerisine hayran kalıyorsunuz. Semavi Bey’in ateş görmeye dayanamayışının altında yatan içli olayı merak ede ede okumaya devam ederken sevgisizlikten doğan sevginin, öldürücü etkisiyle karşı karşıya kalıyorsunuz. “Karısını çok seven ve hep daha çok sevmek isteyen” erkeğin “Beni hiç bırakmayacak mısın?Bir gün bile, bir saat bile?” sorusuyla karşılaşmasının sonunda verdiği, yüreğinden kopan “Hiç..Bir saniye bile..”cevabının yakıcı etkisi, bir ömür peşini bırakmıyor.Her duygunun yaşamda ayrı bir yeri olduğu , zamanında ve kıvamında yaşanması gerektiğine dair oldukça dokunaklı bir öykü.

??????????“Kar Yolcusu” ise beni en çok etkileyen öykülerden biri. Yine bir erkekle başlıyor öykü. Bu kez her taraf karlarla kaplı. Kuş uçmaz kervan geçmez bir ücrada tren makas görevlisi olan Eşber’in kulübesinde birbirinin tekrarı şeklinde geçen yalnızlığına tanık oluyoruz. Bu öyle bir tanıklık ki evin bir odasında beslenen tavuklar ve gece kulübenin etrafını saran kurtlarla yarenlik ediyorsunuz. Bir insanın vahşi kurtlar için “İyi ki hayatımda kurtlar var” deyişindeki yalnızlığını hissediyorsunuz. Bu yalnızlık hissi mi yoksa karlarla kaplı alanın betimlemesi mi sizi üşüten bilemezken birdenbire masmavi bir kumaş parçasının ucunda bir yaşama sebebi dahil oluyor öyküye. Fidan, bir ağaç gibi büyürken Eşber’in içinde, artık her yanı kaplayan karın yavaş yavaş eridiğini, eriyen karla birlikte içinizin ısınmaya başladığını hissediyorsunuz. Eriyen kar sadece içinizi ısıtmakla kalmıyor, bir yandan üstünü örttüğü gerçekleri de açığa çıkarıyor. İşte o anda doğanın vahşi yüzü ile insanın vahşi yüzü arasında yapılan tercih, yine bir filmin son sahnesi kadar etkili bir görsellikle bitiriyor öyküyü. Alt üst olmuş duygularınızla bir başınıza kalakalıyorsunuz öylece.

Yalnızlık bu defa sizi hapsetmek isterken kurtuluşu bir sonraki öyküde aramak istercesine devam ediyorsunuz okumaya. Bu defa bir ölüm haberi ile başlıyor öykü. “Mikailin Kalbi Durdu” Bir kadın ve iki erkeğin öyküsü bu. Kadına aşık olan erkek, Mikail. Tutkulu bir aşktır onunki onulmaz bir yara misali. Mikail’in aşkı, kadından öte onun yaşamındaki erkeği etkiler ve bu iki erkek arasındaki içsel hesaplaşmalar üzerinden devam eder öykü. Kadın; erkeklerden birinin yaşamının, diğerinin duygularının tam orta yerindedir ama sanıldığının aksine, öykünün kıyısında… Öykü, kadının yanından bir nehir gibi akıp giderken iki erkeği içine alıp sürükler.

Birbirinden ayrı yaşamları anlatan öykülerin hepsinde öykü kahramanlarının iç dünyalarına dahil oldum. Zayıflıklarını, zaaflarını hoş görüp hisleriyle hislendim. Bu hoşgörüye ihtiyaçları vardı, affedilmeyi bekliyorlardı sanki. Yaşama ve kendilerine karşı borçlu gibiydiler. Sizin gibi, benim gibi… Hangimiz yürüdüğümüz yolda takılıp düşmedik? Hangimiz zaman zaman geriye dönüp bakmadık? Hangimiz sevgisizliği tatmadık? Öykü kahramanları ile okuyucunun sıklıkla yer değiştirebileceği kadar içten öyküler, sonunda, yazarla okuyucuyu baş başa bırakan kırmızı azapla sonlanıyor. Son öyküde artık empati yapacağınız tek kişi yazarın kendisi. Öykü kahramanlarının her biri yazarın çocukları. Ondan doğmuş, onun yanında, onun elinde büyümeyi bekleyen çocuklar onlar. Öykü ise çocukların yaşayacağı evleri, yuvaları. Peki hiç düşündünüz mü bu ayrı evlerde yaşayan çocuklar birbirlerine karşı ne hissederler. Birinin acısı diğeri için kırmızı bir azaba nasıl dönüşebilir?

Fatma Yakan – edebiyathaber.net (7 Kasım 2014)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r