Masthead header

Aynı adı taşıyan iki kitap: Edebiyata Övgü(*) | İhsan Kurt

Edebiyat okurlarının dikkatlerini çekmiştir. Türkçeye “Edebiyata Övgü” adıyla çevrilmiş iki kitap var. Her iki kitapta iki yazarlı, birinin üzerinde Mario Vargas Llosa ve Carlos Fuentes, diğerinde de Zygmunt Bauman ve Ricardo Mazzeo isimleri var.

Kitaplardan biri iki Latin Amerikalı yazarın eseri. “Neden Edebiyat”, “Okumaya ve Kurmacaya Övgü” bölümleri Mario Vargas Llosa imzalı “Romana Övgü” bölümü de Carlos Fuentes’e ait. Bu kitaba “Edebiyata Övgü” adını kitabın çevirmeni Celal Üster vermiştir. Kitabın adı Edebiyata Övgü ama bu esere tam bir edebiyat savunusu da denebilir. Özellikle “Neden Edebiyat” bölümünde konuyla ilgili örnekler veriliyor, açıklamalar yapılıyor. Yazar kendince sağlam dayanaklar göstererek edebiyatın birey ve toplum hayatında olmadığında ne gibi kuraklıklar yaşanacağını vurgulaması düşündürücü olmaktadır. Bu kitapta Edebiyat, insana ve insanlığa sağladığı faydaları açısından değerlendirilirken birçok örnek ve açıklamaların verilmesinden geri durulmuyor. Bu kitaba göre   Edebiyat etnik ve kültürel farklılıklarda insanlık mirasının zenginliğini görmeyi, bunları değerlendirmeyi öğretir. Bu kitapla ilgili düşüncelerimin diğer kitapla karıştırılmaması için daha çok Llosa adına atıfta bulunularak yapıldığını söylemeliyim.

Z. Bauman ve R. Mazzeo’nun kitabı iki yazar arasında gerçekleşen bir sohbet, bir diyalog neticesinde ortaya çıkmıştır. Kitabın, Mazzeo’nun açıklamalı ve uyarıcı sorularına bir sosyal bilimci olarak Z. Bauman’ın cevaplar vermesiyle ilgi çekiciliği artmıştır. Kitabın adı “Edebiyata Övgü” olmasına rağmen sadece “edebiyat” merkezli bir kitap olduğunu söylemek mümkün değildir. Çünkü kitap daha çok “ikiz kardeş” olarak ifade edilen edebiyat ve sosyoloji arasında ilişkiler, ortak özellikler, benzerlikler, sorunlar, bazen de çok az ayrıldıkları taraflar tatlı ve derinlikli bir tartışma üslubu ile yorumlanıyor. Bu yorumlarda edebiyata bir övgünün öne çıkması yerine edebiyat-sosyoloji kardeşliği somut örneklerle, metinlerle tartışılıyor. Bu kitabın en önemli farklılığı sosyoloji-edebiyat ağırlıklı olmasıdır. Kitapta yer alan edebiyat, sosyoloji-edebiyat, yazar/toplum/ okuma, dil/kelime/söz/söylem ve yazar isimleri/eserler temel kavramlar olarak öne çıkarılmıştır. Kitabın vermek istediği düşünceler bu kavramlar etrafında ve içeriklerinden hareketle yapılmaya çalışılmıştır. Kitap baştan sona kadar dikkatli bir incelemeden geçirildiğinde  “edebiyat”, “sosyoloji-edebiyat” kavramlarının doğal olarak fazla yer almış olduğu anlaşılır. Birbirinden çoğu defa kesin olarak ayrılmasa da bazı paragraflarda “edebiyat” kavramına bağımsız olarak yer verilmiştir. Hatta bu konuda açıklama yapılırken bazen başka görüşlerin onayına da ihtiyaç duyulmuştur. Mesela bireylerin modeller ve istatistiksel olgularla tarif edilemeyeceği işaret edilirken edebiyatın kendi doğasının “kararsız, metaforik ve metonimik” olduğu belirtilir. Kendisini 2019 yılında kaybettiğimiz Fransız yazar ve edebiyatçısı J. P. Richard’dan,  edebiyatın varoluşumuzun katılığı ve akışkanlığının yanı sıra, homojenliği, çoğulluğu, pürüzsüzlüğü hatta  kesin, sert ve katı doğasının da ifade edebilir olduğu, düşüncesi aktarılır. Kitapta “edebiyat” sosyolojiye, sosyal olaylara, “sosyoloji” de edebiyat eserlerindeki -daha çok öykü ve roman türündeki kitaplara- kahramanların, grupların sosyal ilişkiler içerisindeki davranışlarına, olaylara bağlı olarak irdelenmeye çalışılmıştır. Yazarlardan Bauman’ın bir sosyolog olduğu da dikkate alınırsa böyle bir yaklaşım doğaldır. Daha çok Sosyoloji/Edebiyat yahut Edebiyat/Sosyoloji ilişkileri içerisinde “edebiyat” kavramı açıklanmış ve anlatılmıştır. Neticede sosyoloji ve edebiyatın paylaştığı ortak uğraşıların varoluşsal meseleleri sorgulamak, bunları tekrar kamuoyunun gündemine taşımak olarak ifade edilmiştir. Ancak bu uğraşılarla edebiyat ve sosyoloji birbirlerini tamamlayan unsurlara dönüşür ve karşılıklı olarak kalıcı esinlenmelere yol açabilir. Bu kitapla ilgili görüşlerim, diğer kitapla karışmaması için Bauman adı verilerek aktarılmaya çalışılmıştır.

Her iki kitapta da “edebiyat” anlatılırken edebiyatın önem-görev-övgü boyutlarına açık vurgulamalar yapıldığı da anlaşılmaktadır. Edebiyat bazı görevleri yerine getirdiği veya getirmesi gerektiği için önemlidir ve bunun için de övgüye layıktır. Z. Bauman, sosyolojik bakış açısı ağırlıklı olsa da iki disiplin arasında karşılaştırma yaparken “edebiyatta, aynı sosyolojide olduğu gibi, insanların aradığı, benimsediği veya karşısına çıkan hakikatin yolları, sonsuza dek sıra dışı bir konumda olan ve bir Mesih’in ifşa etmesini bekleyen hakikatle keşfedilir” der. Bu sözüyle aynı zamanda edebiyata önemli bir görev yükler. Z. Bauman ve R. Mazzeo yaptıkları sohbetlerde daha çok başkalarını anlamakta edebiyatın taşıdığı önemi merkezlerine almışlardır. Kitapta yeri geldiğinde verilen örneklerden de bu anlaşılmaktadır. “Övgü” kelimesinin adı pek geçmese de “edebiyatın önemi” sıkça vurgulanarak bu görev yerine getirilmektedir.

Llosa da Borges gibi “edebiyat ne işe yarar?” sorusundan tedirgindir. O da bu soruya Borges’in verdiği yanıtı alıntılayarak cevap verir: “Kanaryanın ötüşü ya da çok güzel bir günbatımı ne işe yarar diye sormak kimin aklına gelir!” der. Sonrada, var olan güzel şeyler yaşamı bir an için de olsa daha az çirkin yapıyorsa, daha az hüzünlü kılabiliyorsa bunlarda faydacı doğrulamalar aramanın ne gereği vardır, diyor. Buna rağmen soruyu önemseyen yazar “romanları ve şiirleri insanlar yaratmıştır, dolayısıyla nasıl ve neden doğduklarını, amaçlarının ne olduğunu ve neden bu kadar kalıcı olduklarını sormakta bir sakınca yoktur” der. Llosa edebiyata övgüsünü, edebiyatın yerine getirdiği görev bakımından sıralar. Edebiyatın insanlar arasında kardeşlik bağı, birbirleriyle diyaloğa girmelerini, zaman engellerini aşmalarını sağladığını, insanları geçmişe taşıdığını, çeşitli metinlerle keyifler yaşattığını, düşler kurdurttuğunu ve bu şekilde diğer insanlara bağladığını vurgular. Övgüde biraz daha ileri giderek edebiyatın kültürün en büyük utkusu olduğunu, bu duygunun her kuşakta yenilerek sürmesine, hiçbir şeyin edebiyattan daha çok katkıda bulunamayacağını da ekler. Llosa edebiyatın insanın duyarlılığını, görgüsünü artıran yararlı bir uğraş olarak görür. Hatta Llosa’nın edebiyatla ilgili yaptığı övgülerinin hiçbiri küçümsenemez. Çünkü O edebiyatın olmadığı bir dünyayı kısır ve kupkuru görür. İnsanların şiir ya da roman okumadığı bir dünyayı “güdük kalmış söz dağarında homurtuların ve maymunsu seslerin sözcüklere ağır bastığı bu tür bir körelmiş uygarlıkta bazı sıfatlar olmayacaktı” der.

Her iki kitapta konu “edebiyat” olunca farklı açılardan yakın düşüncelerin ifade edilmiş olduğunu okuyoruz. Edebiyatın önemi, görevleri özellikle vurgulanmaktan geri durulmaz. Mesela Llosa’ya göre “edebiyat” deyince eleştiri olmazsa olmaz. Çünkü eleştirel düşünce ona göre tarihsel gelişimin gerçek çarkı ve özgürlüğün en iyi koruyucusudur, bu da bir edebiyat ürünü için gereklidir. Ayrıca dünyayı durmadan incelemek, özgür ve demokratik bir toplum yaratmak, içinde yaşanılan dünyayı daha yaşanılır bir dünya haline getirme bilincinde olan sorumlu, eleştirici, bağımsız yurttaşlar oluşturmanın yolu iyi edebiyat okumaktan geçer. Aynı zamanda iyi bir edebiyat eseri okunduğunda okur olarak ne olduğumuzu ve nasıl olduğumuzu da öğrenebileceğimize vurgu yapılır. Llosa ’ya göre okumayan, edebiyata el sürmemiş bir insanlık, kaba ve ilkel dili yüzünden ürkütücü iletişim sorunları yaşayan bir sağır-dilsizler topluluğuna döner. Aynı şey bireyler için de geçerlidir. Hiç okumayan, az okuyan ya da yalnızca “süprüntü “okuyan bir insan engelli bir insandır.

Z. Bauman’un kitabında okuma ve kitap üzerinde de kısaca durulmaktadır. Çağın bu konudaki çarpıklığını açıklarken kişinin yaşadıkları ortam içinde kitap okuma sevgisinin aşılanmasının kulağa çağımız ile bağdaşmayan bir inatçılıkmış gibi geldiği belirtilmekte. İnternet ağlarında yazılanlara, bloklara ulaşan insanların kitap ve gazete okumayı tercih etmediği ortamlarda insanlığı kültür çıtasının aşağısına çektiği bir olguyu tanımlamak için “yalancı modernizm” teriminin icat edilmesinin hiç de tesadüf olmadığı açıklanmaktadır.

Konunun edebiyat olduğu, hatta edebiyat ve sosyoloji olduğu yerde en önemli ve vazgeçilmez araç elbette dildir, sözdür, kelimedir/sözcüktür, söylemdir. Bauman bu konuların önemine de kısaca değinmiştir. Kitapta hayatımızı ve bizi çevreleyen dünyayı tarif ederken kelimelerin gerçek bir kavranışının her şeyin sebebi olabileceği ifade edilir. Kelimeler hayatta bu derece önemlidir. Oysa “akışkan-modern” dünyada kelimeler bir baskının altına girmekle kalmıyor, sayıları azalıyor, daha çok mesajlarda yazıldığı gibi kısalıyorlar. Kelimeler bir yığın boş slogana indirgeniyor.  Bu şekilde dilin değeri ve gerçek anlamı yok ediliyor. Llosa da “Edebiyatın ilk yararlı etkilerinden biri, dil düzeyinde gerçekleşir” derken haklı olarak edebiyatta dilin önemine vurgu yapmaktan geri durmuyor.

Her iki kitabın belirgin olarak ayrıştığı konu edebiyatı “bilimleştirme” hususudur: Llosa, uzmanlaşmanın yararlarına inanmasına ve bunu vurgulamasına rağmen edebiyat adına uzmanlaşmanın sakıncalarını sıralamadan da edemez. Çünkü ona göre uzmanlaşma insanların bir arada var olmalarına, birbirleriyle iletişim kurmalarına, dayanışma duygusu içinde bulunmalarına imkân veren düşünsel ve kültürel özellikleri yok eder. Yine bilginin zenginliği ve evrim hızı yüzünden bilim ve teknoloji bütünleştirici bir rol oynayamaz ama edebiyat, amaçlar, coğrafi ve kültürel farklılıklar ne kadar değişik olursa olsun insanların kendilerini tanıyabildikleri ve birbirleriyle konuşabildikleri insan yaşantısının ortak paydalarından biri olarak hayatı zenginleştirir. Nitekim James Joyce da “Kimilerine göre edebiyat, sadece kökeni itibariyle, Dilbilgisi ve karakterleri açısından ilim olarak değerlendirilebilir” düşüncesindedir.

Bauman’un ise edebiyatı sosyolojiden kesin çizgilerle ayırmadığı hatta bunları  “ikiz kardeş” gördüğü dikkate alınırsa bu düşüncelerini Llosa ile paylaşması beklenemez. Yani bu konuda Llosa’dan tamamen ayrılır.

Bauman’ın  ve Mazzeo’nun imzasını taşıyan kitaba göre edebiyat “sanat dalı” olarak sınıflandırılıp onlardan biri olarak görülürken, sosyoloji “bilim dalı” olarak görülmek için her zaman başarılı olmayan bir mücadele vermiştir. Edebiyat zaman zaman karakterlerin ağzıyla gerçekliği sosyolojik çalışmadan daha güçlü bir şekilde ifade eden kavramlara sahip bir roman aracılığıyla belirleyebilir. Bu kitabın edebiyatı birçok önemli bazı yazarlar ve eserlerinden anlatmaya, irdelemeye ve incelemeye çalışmış olması, somut örneklerden hareket etmesi Edebiyata Övgü ismini hak etmesine sebep olmaktadır. Kitapta birçok yazar ve birçok edebiyat eseri listelenirken yine de bunlar sosyolojiden tamamen soyutlanmış olarak değerlendirilmez. Olaylar, anlatımlar ve metinlerde geçen kahramanların davranışları, kendisi ve çevresiyle ilişkileri dikkate alınarak “edebiyat sosyolojisinin verileri” denebilecek değerlendirmeler de yapılır. Kitap bu özelliği ile övgüye değerdir.

Her iki kitabın ortak veya ayrılan tarafları ne olursa olsun edebiyat okuyucusuna zengin ufuklar aralayacağını, özgün düşünce kıvılcımlarını ateşleyeceğini söylemek mümkündür. Ayrıca edebiyatın ve sosyolojinin etkileşim içindeki sorunlarının sorgulanmaya değer olduğu gerçeği yeni baştan ele alınabilir.
______________

(*) Zygmunt Bauman & Ricardo Mazzeo. Edebiyata Övgü. Çeviren.E.Pilgir. Ayrıntı Y.2019

Mario Vargas Llosa & Carlos Fuentes. Edebiyata Övgü. Türkçesi Celal Üster, Notos, 2014

edebiyathaber.net (3 Temmuz 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r