
Yazın en civcivli, en sıcak günleriydi. Gökyüzü, hani o eski tren hatlarının geçtiği, şehrin biraz uzağındaki fabrikaların, ambarların arkasında yükselen çıplak tepelerden bakarsınız da gözünüzün alabildiğine mavi kesilir ya, tam öyleydi işte.
Şehrin o uğultulu, devasa merkezinden uzakta, tren raylarının hemen kenarında, pas ve kömür kokulu bir çıkmaz sokağın köşesinde sıkışıp kalmış küçük, köhne bir berber dükkânının önünde oturuyordum. Dükkânın sahibi, mahallenin kırk yıllık emektarı Aynalı Ali Efendi’ydi. Neden Aynalı derlerdi bilir misiniz? Dükkânında topu topu iki küçük ayna vardı ama Ali Efendi’nin gözleri öyle parlardı, dünyaya, insana ve sokak köpeklerine öyle berrak bakardı ki, sanki canı sıkılan, hayattan ümidini kesen her adam o gözlerde kendi asıl suretini, yaşama sevincini bulurdu.
Ali Efendi içeride, bıyıkları yeni terlemiş, askere gidecek bir delikanlının saçlarını makas şakırtılarıyla düzeltiyordu. Ben dışarıda, hasır taburenin üzerinde oturmuş, karşıdaki lokomotif deposundan yükselen metal sıcaklığına inat, rayların arasından esip gelen o hafif rüzgârı bekliyordum. Trenler şuracıktaki makas gürültüleriyle geçip gittikçe içimdeki sıkıntı da onlarla beraber akıp gidiyordu.
Derken sokağın köşesinden, eski tuğla duvarların gölgesinden o göründü: Berberin yeni çırağı, küçük Ahmet.
Ahmet, on iki yaşlarında, kolları bacakları çırpı gibi, gözleri bu dünyanın dertlerini erkenden fark etmişçesine büyük ve dikkatli bir çocuktu. Elinde paslı, telleri yer yer dışarı fırlamış eski bir tel kafes taşıyordu. Kafesin içinde ise rengi solmuş, başındaki o canlı kırmızılığı neredeyse tamamen yitirmiş, kocaman gagalı bir saka kuşu vardı. Kuş, kafesin tabanındaki kurumuş pisliklerin üzerine tünemiş, tüylerini kabartmış, hiç kımıldamadan duruyordu.
Ahmet dükkâna yaklaşırken adımlarını yavaşlattı. Ezilmiş kömür tozlarıyla kaplı parke taşların üzerinde yürürken sarsılmasın diye, sanki dünyanın en kıymetli, en çabuk kırılacak sırrını taşıyordu.
— Yine mi o kuş Ahmet? dedi Ali Efendi içeriden. Oğlum, bu kuş ölmüş de ağlayanı yok. İki güne kalmaz gider bu, bırak yahu, kendi canını da sıkma.
Ahmet cevap vermedi. Geldi, benim oturduğum taburenin yanındaki mermer basamağa çöktü. Kafesi dizlerinin üzerine koydu. Gözlerini saka kuşuna dikti. Çocuğun yüzünde öyle sessiz bir keder, öyle derin bir merhamet vardı ki, bakışlarındaki o hüzünlü bulut sokağın bütün sıcağını bir anda unutturuyordu.
— Nereden buldun bunu Ahmet? diye sordum
.
— Yukarı mahalledeki haftalık pazarda bir kuşçudan aldım abi, dedi. Adam bunu satamayacağını anladı, tezgâhın arkasında güneşin alnına, bir köşeye atmıştı. Aç kalmış, susuz kalmış. Sol kanadı da incinmiş sanki, baksana biraz düşük duruyor. Ben orada öylece ölmesine izin veremezdim ki. İçim elvermedi.
— Peki ne yapacaksın şimdi?
— İyileştireceğim abi. Biraz su vereceğim, biraz buraların havasını soluyacak. Sonra da salacağım. Gökyüzü bu ara çok güzel, baksana. Mavi, pürüzsüz. Bu havada, şu daracık demirlerin arasında durulur mu?
Ahmet parmağını yavaşça içeri uzattı. Saka kuşu önce ürkek bir hamleyle geri çekildi, sonra siyah boncuk gözlerini çocuğa dikti. Küçük gagasını Ahmet’in parmağına değdirdi. Isırmadı; sadece dokundu, kokladı. O an sakanın gözünde küçük bir ışık parladı.
O sırada istasyondan bir yük treni geçti, rayları titreterek kara bir duman bıraktı. Sokaktaki hamallar birbirine bağırdı. Herkes bir yerlere yetişmek, üç beş kuruş fazla kazanmak peşindeydi. Kimsenin bir saka kuşunun kırık kanadına ya da bir berber çırağının kalbindeki o kocaman dünyaya bakacak vakti yok gibiydi.
İçerideki müşteri, saçları tıraş kolonyası kokarak çıktı. Ali Efendi dükkânın kapısına gelip beyaz önlüğünü havaya doğru silkeledi. Ahmet’e baktı, sonra kafesin içindeki kuşa.
Cebinden iki bozuk para çıkarıp Ahmet’in avcuna bıraktı.
— Hadi bakayım Ahmet, koş fırına. Taze bir simit al. Yarısını sen ye, yarısının içini de şu dilsiz hayvanın önüne ufala. Açlıktan kırılıyor. Ama çabuk gel, dükkânın yerleri saç içinde.
Ahmet’in yüzünde güller açtı. Kafesi bana emanet edip sokağın aşağısına doğru koştu.
Bir saat kadar sonra, güneş eski deponun ve fabrikaların yüksek bacalarının arkasına doğru devrilirken dükkânın kepengini indirdik. Ali Efendi, Ahmet ve ben, mahallenin kullanılmayan eski tren makasına doğru yürüdük. Ahmet kafesi iki eliyle göğsüne bastırmıştı. Saka kuşu biraz canlanmış, teller arasında başını sağa sola çevirmeye başlamıştı.
Hattın en ucuna, tellerin bittiği boş araziye geldiğimizde durduk. Toprak, akşam güneşinin altında kızıl bir örtü gibi uzanıyordu. Uzakta evlerin ışıkları tek tük yanıyordu.
Ahmet kafesin paslı kapağını açtı. Elini içeri sokup sakayı dikkatlice avcuna aldı.
— Hadi, dedi. Yolun açık olsun.
Kuşu hafifçe havaya bıraktı.
Saka önce düşecek gibi oldu. Sonra kanatlarını çırptı, dengesini buldu ve rüzgârı altına aldı. Tellere tünemiş birkaç serçenin arasından geçerek gökyüzünün kararmaya yüz tutmuş açıklığına doğru süzüldü.
Ali Efendi derin bir iç çekti.
— Dünya hâlâ dönüyorsa, dedi, şu çocuğun yüzü suyu hürmetine dönüyor.
Ahmet elindeki boş kafese baktı. Sonra gözlerini gökyüzünden ayırmadan mırıldandı:
— Yarın yine o pazara gideceğim abi. Belki bir tane daha bulurum. Belki birini daha kurtarırım.
Akşam serinliği mahalleyi iyice kaplamıştı. Evlerimize doğru yürürken içimde uzun zamandır hissetmediğim hafif bir ferahlık vardı. Hikâye burada bitiyordu belki ama hayat, o küçük saka kuşunun kanat çırpışında yeniden başlıyordu.
















