Aslıhan Duman’ın Güneşin Işınlarını Beklerken kitabı üzerine | Metin Turan

Haziran 22, 2026

Aslıhan Duman’ın Güneşin Işınlarını Beklerken kitabı üzerine | Metin Turan

Aslıhan Duman’ın ilk olarak Salur Kazan ile Burla Hikâyesi’ni (2024) okumuş, Dede Korkut destansı öykülerinin yolculuğuna çıkmıştım. Bu kitap üzerine aldığım notların yolculuğu başlı başına bir yazıya dönüşecek kıvamda. Gününü bekliyor. Bu kitap beni onun ilk kitabı Gün Doğusundan Kopan Hikâyeler’e (2023) götürdü. Zaman zaman benimle birlikte ülkeler gezen, birini Almanya’da birini Azerbaycan’da, bir diğerini de Kıbrıs’ta bıraktığım Güneşin Işınlarını Beklerken üzerine notlarım ise bütün bu yolculuklarla birlikte kabarıp durdu. O geniş irdelemeyi başka bir mecraya bırakarak, Edebiyat Haber’in formatına uygun bir değerlendirmeyi paylaşmak istedim.

*

Bir kitabın adı bazen yalnızca bir başlık değil, bütün metni anlamlandıran gizli bir şifre işlevi görür. Aslıhan Duman’ın Güneşin Işınlarını Beklerken adlı öykü kitabı da daha ilk anda okurunu böyle bir yorum alanına davet eder. Burada dikkat çekici olan, “ışık” yerine “ışın” sözcüğünün yeğlenmiş olmasıdır. Işık genel ve kuşatıcı bir aydınlanmayı çağrıştırırken, ışın belirli bir kaynaktan çıkarak belirli bir noktaya yönelen, karanlığı yarıp ilerleyen ve temas ettiği şeyi dönüştüren bir enerjiyi ifade eder. Kitabın bütününe bakıldığında bu tercih, salt bir sözcük seçimi değil, yazarın anlatı evrenini açıklayan temel bir metafor hâline gelir. Çünkü Duman’ın öykülerindeki karakterler, mutlak bir aydınlığa değil; kendi karanlıklarının içine sızacak, saklı olanı görünür kılacak hakikat ışınlarına gereksinim duyarlar.

Kitap iki ana bölümden oluşur. İlk bölümde bireysel hikâyeler, mitolojik göndermeler ve psikolojik derinlik öne çıkarken; ikinci bölümde toplumsal hafıza, medya manipülasyonu, iktidar ilişkileri ve yakın gelecek distopyaları belirginleşir. Ancak bu ayrım görünürdedir. Dikkatle okunduğunda her iki bölümün de aynı sorular etrafında örüldüğü görülür: İnsan geçmişiyle nasıl yüzleşir? Bellek neyi saklar, neyi dönüştürür? Hakikat neden çoğu zaman acı vericidir? Ve karanlığın içinden geçmeden aydınlığa ulaşmak mümkün müdür?

Bu soruların en yoğun biçimde hissedildiği metinlerden biri “Yolculuk”tur. İlk bakışta halk bilgeliği ile modern bilimin karşılaşmasını anlatıyor gibi görünen öykü, ilerledikçe travmanın bilinçdışındaki izlerini araştıran güçlü bir psikolojik anlatıya dönüşür. Nigâr Teyze figürü burada yalnızca geleneksel bir şifacı değil; bastırılmış olanı görünür kılan bir eşik bekçisidir. Modern dünyanın açıklamakta zorlandığı ruhsal yaraları sezgisel bilgiyle okuyabilen bir karakter olarak ortaya çıkar. Uğur’un yıllardır karabasan olarak deneyimlediği durumun çocukluk travmasına bağlanması, öykünün asıl gücünü oluşturur. Duman burada travmayı anlatmaktan çok, travmanın insan ruhunda nasıl yaşamaya devam ettiğini göstermeyi yeğler.

Bu durum, kitabın genel yapısıyla da uyumludur. Çünkü Duman’ın ilgisi olaylardan çok, olayların insan zihninde bıraktığı izler üzerinedir. Karakterler çoğu zaman dış dünyayla değil, kendi içlerinde taşıdıkları karanlıkla mücadele ederler. Bu nedenle kitapta yolculuk motifi yalnızca fiziksel bir hareket değil, bilinçdışına doğru yapılan bir iniş olarak da okunabilir.

Kitabın dikkat çekici yönlerinden biri de mitolojik ve masalsı anlatı geleneklerini çağdaş meselelerle ilişkilendirme biçimidir. “Tunç ile Demir’in Masalı” bu açıdan özel bir yere sahiptir. Geleneksel halk anlatılarının dilini ve ritmini kullanan öykü, zamanla günümüzün savaş ve yıkım gerçekliğine açılır. Böylece masal yalnızca geçmişe ait bir tür olmaktan çıkar; bugünün dünyasını anlamlandıran bir anlatı aracına dönüşür.

Benzer bir yaklaşım “Savaşçının Hikâyesi”nde de görülür. Burada İrlanda mitolojisinin önemli figürlerinden Cu Chulainn ile çağdaş bir asker olan Rüstem arasında kurulan paralellik, kahramanlık kavramını sorgulayan güçlü bir zemin yaratır. Mitolojik anlatılarda yüceltilen savaşçı figürü ile modern dünyanın travmatize olmuş askeri yan yana getirildiğinde ortaya ironik bir tablo çıkar. Kahramanlık artık zaferle değil, yük taşımakla; destan yazmakla değil, hayatta kalmakla ilişkilidir. Duman böylece modern insanın parçalanmış varoluşunu mitolojik arketipler üzerinden yeniden düşünmeye açar.

Bu noktada kitabın Jungcu anlamda oldukça zengin bir arketipsel yapıya sahip olduğunu söylemek mümkündür. Bilge kadın, yolculuk, sınav, gölge, rehber ve yüzleşme gibi pek çok klasik motif öyküler boyunca farklı biçimlerde karşımıza çıkar. Ancak yazar bu motifleri olduğu gibi kullanmaz; dönüştürür ve yer yer ters yüz eder. Böylece okur, tanıdık bir anlatı evreninde dolaşırken sürekli yeni anlam katmanlarıyla karşılaşır.

Kitabın ikinci bölümü ise bireysel karanlıktan toplumsal karanlığa doğru genişleyen bir perspektif sunar. Özellikle “Komplo Teorisi” ve “Gazeteci ve İş Adamı” öyküleri, günümüzün hakikat krizini merkezine alan metinlerdir. Bu öykülerde gerçeklik artık sabit bir zemin olmaktan çıkmıştır. Medya, siyaset ve sermaye ilişkileri içinde sürekli yeniden üretilen bir kurguya dönüşmüştür.

**

Aslıhan Duman’ın  buradaki başarısı, iktidarın işleyişini büyük olaylar üzerinden değil, gündelik dil ve sıradan ilişkiler üzerinden görünür kılmasında yatmaktadır. Özellikle diyaloglarda hissedilen atmosfer, bireyin kendisini sürekli bir sorgulama mekanizmasının içinde bulduğu modern dünyayı çağrıştırır. Suçun tanımlanmadığı, ancak suçluluğun sürekli yeniden üretildiği bu evrende insanlar yalnızca yaptıklarından değil, düşündüklerinden ve hatta varlıklarından sorumlu tutulurlar. Bu yönüyle kitabın ikinci bölümü yalnızca Türkiye’nin güncel politik atmosferine değil, küresel ölçekte yaşanan hakikat krizine de temas eder. Sosyal medya çağında bilgi ile manipülasyon arasındaki sınırların silikleşmesi, bireyin gerçeklik duygusunu aşındırmaktadır. Duman’ın distopik anlatıları bu aşınmayı görünür kılarak okuru rahatsız edici sorularla baş başa bırakır.

Kadın karakterlerin kuruluşu da kitabın güçlü yanlarından biridir. Nigâr Teyze, Tülay ve diğer kadın figürler hikâyenin içinde yer alan kişiler olmanın ötesinde, anlatının düşünsel omurgasını taşıyan aktörlerdir. Özellikle Nigâr Teyze karakteri, Anadolu’nun sözlü kültüründen süzülüp gelen bilgeliğin çağdaş edebiyattaki güçlü temsilcilerinden biri olarak değerlendirilebilir. Ancak Duman onu romantize etmez. Karakter hem iyileştirici hem de sarsıcıdır. Bilgisi kadar belirsizliğiyle de etkili olur. Bu kitabın genel yaklaşımını da özetler. Yazar kesin cevaplarla değil, verimli belirsizliklerle ilgilenmektedir. Okur çoğu zaman olayların gerçekten yaşanıp yaşanmadığından emin olamaz. Ancak zaten önemli olan da bu değildir. Önemli olan, karakterlerin yaşadıkları deneyimin hakikatidir. Duman’ın öykülerinde psikolojik gerçeklik, nesnel gerçeklikten daha belirleyici bir konuma sahiptir.

Dil açısından bakıldığında ise yazarın oldukça dengeli bir anlatım kurduğu görülür. Halk anlatılarının ritmiyle modern öykünün yoğunlaştırılmış dili arasında kurduğu denge dikkat çekicidir. Masalsı tonla psikolojik çözümleme, şiirsel atmosferle politik eleştiri aynı metin içinde bir araya gelebilmektedir.

Toparlarsam, Güneşin Işınlarını Beklerken, çağdaş Türk öykücülüğünde mitolojik düşünceyi, psikolojik derinliği ve toplumsal eleştiriyi aynı potada eritebilen önemli eserlerden biridir. Aslıhan Duman, bireysel travmalarla toplumsal yaraları, halk anlatılarıyla modern anlatı tekniklerini ve hakikat arayışıyla politik sorgulamayı bir araya getirerek çok katmanlı bir anlatı evreni kurar. Kitabın merkezinde yer alan bekleyiş ise pasif bir bekleyiş değildir. Bu, insanın kendi karanlığıyla yüzleşebilmek için ihtiyaç duyduğu cesaretin bekleyişidir. Çünkü Duman’ın dünyasında güneş her zaman doğar; ancak onun ışınlarına maruz kalmak, her okurun göze alabileceği kadar kolay bir deneyim değildir.

Kitabın Künyesi:

Aslıhan Duman, Güneşin Işınlarını Beklerken, Alakarga Yayınları, İstanbul: 2025

Yorum yapın