
Bahri Selanik yakınlarındaki köylerinin yamacında son kez durmuş, buğulu gözlerle denize bakıyordu. Çocukluğunun geçtiği taş evi düşündü…
Bahçede incir ağacının altında arkadaşları ile oynadıkları günler geldi gözünün önüne geldi…
Begonvillerin huzur veren kokularının sindiği bahçede, komşularının o şen kahkahalarına, taze demlenmiş çayın kokusuna annesinin yaptığı Selanik gevreklerinin iştah kabartan çıtırtısının eşlik ettiği o günleri nasıl unuturdu!
Babası yıllardır buranın toprağını sürüyor, ailesinden kalan zeytin ağaçları ile ilgileniyordu.
Mübadele kararını duyduklarından beri artık hiçbir şey eskisi gibi değildi…
Doğup büyüdükleri toprakları bırakıp Anadolu’ya gideceklerdi. Annesi Nadiye Hanım evde son hazırlıklarını yapıyordu.
Bahri düşünceleri eşliğinde eve doğru yürüdü. Eve uzaktan bir süre baktıktan sonra açık olan kapının önüne geldi, bir süre durdu. Bu sırada gözü duvardaki fotoğrafa takıldı. Bakışlarını fotoğraftan ayırmadan annesine:
-“Bu fotoğrafı da götürebiliriz,” dedi.
Babası Fahim Bey de içerideydi. O da bir süre fotoğrafa baktı. Sonra duvardaki fotoğrafı eline alarak bir süre yakından baktı.
Fotoğrafta ninesi Ulya Hanım ile dedesi Bâkî Bey yan yana oturuyor, annesi ve babası arkalarında duruyor. Bahri ve kardeşi Kadri önde duruyordu. Her birinin yüzlerinde gülümseme vardı. Arkalarında geride bırakacakları taş evleri ve zeytin ağaçları görünüyordu.
Babası bakarken gözyaşlarına engel olamadı. Kafasını kaldırdığında konuşacak gücü bulamadığından Bahri’ye bakıp sadece kafasını sallamakla yetindi. Fotoğraftaki kadın annesiydi ve artık yoktu…
Sandığa kıyafetlerini, bir gümüş saat, tütün kesesi, fotoğrafları aile yadigarı Kuran’ı Kerim ve mendile sardıkları bir tutam toprak koydular…
Köyden ayrılma vakti geldiğinde her biri sessizce son kez baktılar geride bırakmaya hazırlandıkları evlerine…
Bahçedeki zeytin ağaçlarının rüzgârda sallanışı bu defa başkaydı. Sanki onlarla vedalaşıyordu….
Rıhtıma yaklaştıkları vakit, arkalarını dönüp bir kere daha baktılar. Belki de buraları bir daha göremeyeceklerdi…
Babasının arkasından gemiye doğru ilerlerken sanki bir güç onları geri çekiyordu…
Gemiye bindiklerinde herkes sessizdi. Yaşlılar ellerindeki bohçasına sıkı sıkı sarılıyor, çocuklarsa ağlayarak annesinin elini tutuyordu…
Bahri güvertede durup giderek uzaklaşan kıyıya baktı. Kıyı gittikçe küçülüyor, evler kayboluyordu. Annesi yanına gelip omzuna dokunarak:
-“Bakma artık,” dedi.
Bahri ağlıyordu:
-Gideceğimiz yerdeki deniz de aynı, acı da…” dedi karşı kıyıdan gözünü ayırmadan…
Günler sonra Anadolu’ya ulaştıklarında Ayvalık’a yerleştirilirler. Evin kalın duvarlarının sıcak sarı tonları sadece bir renk değil; eski evlerindeki komşularının şen kahkahalarını güneş vurdukça yeniden canlandıracak, o eski günlere götürecekti…
Bahçesi begonvillerle çevrili mavi ahşap pencereleri olan küçük yeni evlerinin kalın taş duvarları ilk zamanlar derin bir sessizlikle doluydu…
Sokak tanıdık, ev köklü de olsa, aile bu sokağın hafızasında henüz bir “yabancı”dıydı. Ayvalık onlar için hem yabancı bir gurbet hem de yakın bir sılaydı…
Toprak aynı olmasa da dilleri ve duaları aynı ve evleri birbirine benziyordu…
Taşındıkları günün akşamı Lavinya Hanım eski günleri hatırlatan plağı açmış, elinde toz bezi, aile yadigarı eşyalarını özenle yerleştireceği rafın tozunu alıyordu. Bu sırada Bahri dışarı çıktı.
Gökyüzüne uzun baktı, yıldızlar oradaydı. Eline aldığı toprağı kokladı. Selanik’teki evlerinin bahçesi gözünün önüne geldi. Unutmak mümkün değildi elbet! Gelirken yanlarında getirdikleri toprağı yeni bahçelerinin toprağına karıştıracaklar ve zeytin ağaçları burada kök salmaya başladığında onlara aidiyet duygusu verecekti….
Ertesi sabah babasının ilk işi bahçeye bir zeytin ağacı dikmek oldu…
Yıllar geçti. Bahri büyüdü. Evlendi. Çocukları oldu. Annesinin evine gittiği bir gün Selanik’ten getirdikleri sandığı açtı ve içinden o fotoğrafı çıkardı.
Fotoğrafa uzun uzun baktı. Selanik’ten ayrılırken de bu fotoğrafa gözü takılmış ve gözlerini alamamıştı…
Fotoğraf sanki bir an canlandı. Ayrıldıkları evleri geldi gözünün önüne. Çocukluğu burada geçmişti. Bu evde ninesi vefat etmişti…
Ayvalık’a geldikten üç yıl sonra da dedesi…
Elinde fotoğraf bahçeye çıktı ve zeytin ağacının yanına giderek ağacın gövdesine yaslandı ve fotoğrafa sımsıkı sarıldı.
İçinde bir burukluk, içeri doğru yürüdü. Pencerenin önünde durdu. İçeri sızan ikindi güneşi babasının masanın üzerine bıraktığı tütün kesesine vuruyordu. Hayat artık onlar için iki rengin ortasındaydı: Ayvalık’ın zeytin karası, geride bıraktıkları memleketin tütün sarısı…
Aklına Anastasia ve sevda türküsü düştü…[1]
[1] https://youtu.be/xu8sxt6caWI?si=zvfN54xEoBNqShOo


















